Gözden
ırak olan gönülden de ırak olur derler ya Japonya Uzakdoğu ülkesi olduğu için
ilgi alanımızın dışında kalıyor, hele Japon edebiyatı hakkında doğru dürüst bir
şey bildiğimiz yok. Son yıllarda birkaç üniversitede açılan Japon Dili ve
Edebiyatı bölümleri bu uzak ülkenin gizemli dünyasını gözümüzün önüne sermekte
ne denli etkili olur bilemem.
Dalgaların
Sesi romanıyla yeni tanıştığım Yukio Mişima, meğer en çok okunan ve adı en çok
bilinen 20. Yüz yıl Japon yazarı imiş, benim,
Yasunari Kavabata (Kyoto) ve Haruki Murakami(İmkansızın Şarkısı)’den
sonra okuduğum üçüncü Japon yazarım. Doğrusu Japon edebiyatının Dünya edebiyatı
içinde saygın bir yeri olduğunu da böylece öğrenmiş oldum. Kavabata 1968 Nobel
Edebiyat Ödülü sahibi, bir Japon yazara daha aynı ödülün verildiğini biliyorum.
Haruki Murakami de son yıllarda hep bu ödül için adı geçenlerden ve Türk okuru
için diğer ikisine göre daha bilindik bir isim. 45 yaşında harakiri yaparak
hayatına son veren Hiraoke Kimitake (Yukio Mişima) tam üç kez Nobel Edebiyat
ödülüne aday gösterilmiş. Kavabata, Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisinden çok
Mişima’nın hakkı olduğunu belirterek, onun Dünya’ya ancak üç yüz yılda bir gelebilecek
büyük bir deha olduğunu vurgulamıştır.
Hayat hikayesi okunduğunda büyük romancının yazdığı roman kahramanlarından çok
daha ilginç bir hayat yaşadığı görülüyor.
1925’te Tokyo’da zengin ve Japon geleneklerine bağlı bir ailede doğan
Kimitake, II. Dünya Savaşı’na askerlikten sağlık sorunlarıyla muaf tutulmasına
karşın savaşın yıkıcı, yok edici, ölüm kusan etkilerini her zerresinde duya
duya gerek özel hayatında gerekse eserlerinde şiddete yatkın, ölümü kutsayan
bir anlayışı yansıtmıştır. Yazarlık henüz çocukluk dönemlerinde kaptığı bir
hastalık gibi ona bulaşmış, kısa sayılacak ömründe 20 roman, 52 oyun, 153 öykü
yazmıştır. Babası yazarlık yapmasına izin vermediği için Yukio Mişima takma
adını seçmiştir. "Mishima", Fuji Dağı'nın
karlı tepelerinin izlendiği şehrin adıdır. "Yukio" ise kar demektir.
Adının Japon alfabesiyle yazıldığında "Ölümle lanetlenen muammalı
şeytan" anlamına gelişini ise büyük yazar, ilginç bir tesadüf olarak nitelendirmiştir.
Her gün
iki saat vücut geliştirme sporuna zaman ayıran yazar, birbirine zıt
sayılabilecek birçok karakter özellikleri sergilemiştir. Babaannesinin yanında
bir kız çocuğu gibi yetiştirilmiş, ergenlik döneminde eşcinsel eğilimler
göstermiş; sonradan evlenip iki çocuk babası olmuş. Japon geleneklerine,
Samurai öğretisine göre yetiştirilmiş, edebiyatta da geleneksel Japon oyunları
Kabuki ve No metinleri yazmış, bunun yanında Japon edebiyatının
modernleşmesinde büyük rol oynamış, özellikle roman ve öyküleri modern Avrupa
edebiyatı örneklerinden aşağı kalmamıştır. Hem Doğu hem de Batı kültürünü
özümsemiş ama ülkesinin atom bombası ile teslim olduğu büyük savaş sonrasında
Batılı güçler karşısında Japon İmparatoru’nun teslimiyetçi politikalarını
reddederek özel bir ordu kurmuş, sonunda bu ordunun 4 elemanıyla imparatorluk sarayını
basmış ve bu baskında seppuku (bir tür harakiri) yöntemiyle dramatik bir
biçimde yaşamına son vermiştir. Yaşamıyla ve ölümüyle sıra dışılığını bütün
dünyaya göstermiştir. Onun hakkında Mişima ve Boşluk Algısı adlı monografi
kaleme alan Marguerite Youcenar’ın tutarlı tespitiyle “Ve kuşkusuz, Mişima’nın bu tasarlanmış
ölümü, eserlerinden biridir.”
2015
baharında 16 gün geçirdiğim Osaka, Kyoto, Nara ve Kobe’de de gözlemledim:
Japonya ayrı bir dünya, 2500 yıllık tarih ve kültür sanki hiç bozulmadan modern
bilim ve teknoloji ile yan yana yaşıyor.
Japonlar, hayatı ve ölümü bizden çok farklı algılıyorlar. Ölüme bir son olarak
bakmıyorlar, hayat ve ölümü birbirleriyle iç içe veya silsileli bir süreç
olarak görüyorlar, bu anlayış çevre düzenlemelerinden ve geleneksel mimariyi
korumalarından da anlaşılıyor. Gelenek de modernlikle bu bakış açısıyla kolayca
birleşiyor bütünleşebiliyor.
Türkçe’ye
çevrilen ünlü romanları: Bir Maskenin İtirafları, Denizini Yitiren Denizci, Yaz
Ortasında Ölüm, Bereket Denizi Dörtlemesi (1.Bahar karları, 2. Kaçak Atlar, 3.
Şafak Tapınağı, 4.Meleğin Çürüyüşü).
Mişima’nın
eserlerinde Batı edebiyatından Swinburne, Wilde,, D’Annunzio, Thomas Mann,
Cocteau, Racine, Verlaine ve Prost’tan
etkilenmeler görülür.
Türk
edebiyatında Mişima benzeri edebiyatçı olarak Türkçü şair ve yazar Hüseyin
Nihal Atsız hemen aklıma gelen isimdir.
Dalgaların Sesi
Japonya’da
yazarın “Şarkılar Adası” olarak tanımladığı bir balıkçı köyünde,
Uta-Jima’da zengin bir ailenin kızı ile
babasız büyüyen, fakir fakat çalışkan bir genç arasındaki aşk hikâyesi. Çok
canlı kişileri ve rengarenk doğa betimlemeleri ile gerçekçilik akımı
özellikleri, ulusal değerlere bağlılığı ve ideal toplumu korumak için bireysel
ahlakı, doğruluğu çalışkanlığı önermesiyle romantizm akımı özellikleri gösteren
Dalgaların Sesi kusursuz kurgusu, büyük
küçük çatışmalarla örülü sürükleyiciliği, yalın ve basit anlatımı ve mitolojik
ve geleneksel göndermeleriyle uzun süre akıllarda kalacak basit ama etkileyici
bir öykü.
Kahramanımız
genç Shinji, balıktan dönerken güzeller güzeli Hatsue ile karşılaşır. İki genç
birbirlerine aşık olurlar. Ancak, Hatsue’nin babası, bu masum aşktan haberdar
olunca kızını eve kapatır. Sevgililer gizli gizli mektuplaşırlar. Hatsue’yi
isteyen başka bir genç daha vardır; varlıklı bir ailenin oğlu ve gençlik
örgütünün başkanı Yasuo. Shinji’yi gözüne kestiren ve Tokyo’da üniversitede
okuyan bir de kız, deniz fenercisinin kızı Chiyoko. Romandaki olaylar, bu dört
genç ve aileleri arasında geçmektedir.
Hatsue
ile Shinji aşkı, Dünya’nın ilk romanı olduğu öne sürülen eski Yunan’daki
Çoban Daphnis ve köylü güzeli Chloe
öyküsünden ilhamla kurgulanmıştır. Hatta, iki gencin fazla ileri gitmeyen
sevişme sahnelerinde de benzerlikler vardır.
Mişima’nın
Dalgaların Sesi’ni Yunanistan seyahati sonrasında kaleme aldığı biliniyor.
Eserde Kadim Yunan metinlerinde görülen denge ve duruluk dikkatli okur
tarafından kolayca sezilir. Bir ailede günlük işlerin kadın ve erkekler
arasında eşit bir şekilde paylaşımı, açık denizde balık avlayan erkekler bir
mevsim boyu deniz kulağı toplayan kadınlar, yoksul ama çalışkan, doğanın
sunduğu nimetlerle mutluluğu yakalamaya çabalayan, çoğunlukla iyiliksever
insanlar ve pırıl pırıl bir ilk aşk… Elbette kötülük olacak ki iyilik apaçık
gözüksün. Maddi gücü ile istediği kadını elde edebileceğini sanan kötü kalpli
Yasuo sonuna kadar kötü kalırken platonik aşkına karşılık bulmak ümidiyle
hileye başvuran ve kötü kalpli Yasuo’yu kışkırtan Chiyoko, Shinji’yi elde
edemeyeceğini anlayınca suçunu itiraf edip günah çıkarmaya çalışır. Shinji’nin
tayfuna yakalanan Hatsue’nin babasına ait tekneyi palamara yeniden bağlamak
için dev dalgaların üzerine atılışı da Bizans dönemine ait olduğu anlatılan
ünlü Kızkulesi Efsanesi’ni çağrıştırmaktadır.
Söylenceye göre Bizans imparatoru kızı Hero’yı Leandros adlı bir köy
delikanlısıyla görüşmesin diye Kızkulesi’ne kapatır. Çok çeşitli anlatım
versiyonları bulunan efsanenin bir anlatımına göre Leandros yüzerek Kızkulesine
çıkmaya çalışırken boğularak ölür.
Kadınlar
arasında denizden sünger çıkarma
yarışmaları, hamam sahneleri, balıkçıların ve gemi adamların
şakalaşmaları, gençlerin rekabeti , şarkılar, oyunlar okuyucuyu eğlendiren
bölümler olarak öne çıkıyor. George
Eliot’un dediği gibi “Bir romancı okuyucusunu eğlendirebiliyorsa işini iyi
yapıyor demektir.”
Dalgaların
Sesi’ndeki aşk hikayesinin geri planında geleneksel Japon mimarisi, köy yaşamı,
dini hayat, bir adada ve bir arada yaşama kuralları, erdemli, ahlaklı, verdiği
sözü tutma öğütleri, denizcilerin ekmek kavgası ve Japon erotizmi başarıyla
sergilenmektedir. Tanrısal bakış açışıyla ve üçüncü kişi kipiyle anlatılan eser
roman tekniği açısından eleştirmenlerin kusur bulamayacağı sağlamlıktadır.
Kitaptan
seçmeler:
“Kötü
niyetler, iyileri kadar uzun ömürlü olamaz.”
“Sevda
bir insanın göğsünü acılı bir özlemle doldurduğunda ne duyulur?”
“Kaçmak
mı? Kaçmak için bir tekne gerekliydi. Shinji’nin teknesi olmadığı gibi parası
da yoktu… Birlikte intihar mı etmek? Bu yola başvuran insanlar yalnız kendini
düşünen, bencil insanlardı…”
“Haklı olan
hakkını sessiz sedasız kabul ettirir… Haklı olan eninde sonunda daha güçlüdür.”
“Niwa-hama,
Bahçe Körfezi, adını gerçekten de yadsımıyordu., küçük bir kır parkından farkı
yoktu da ondan. Körfezi çevirmiş kireçli kayalar, çocuklar arasında saklanıp
Kovboy-Kızılderili oyunu oynarken tabancalarıyla ateş etsinler diye bile bile
böyle sıralanmışlardı sanki. Kayaların üzerleri dümdüzdü. Parmak büyüklüğündeki
deliklerde yengeçlerle diğer küçük deniz hayvanları saklanıyordu. Kayalıklar
arasındaki kum göz kamaştıran bir beyazlıktaydı. En tepelerinde, çiçek açmış
kumsal pamukları göze çarpıyordu. Mevsim sonuna doğru bu çiçekler, uykudan
saçları karmakarışık uyanmış insanları andırırdı. Şu sırada ise şehvet içindeki
lekesiz ve bembeyaz, kobalt mavisi göğe doğru uzatmışlardı.”
“Körfezdeki
su aydınlık ve maviydi, deniz durgunken kırmızı yosunlarla kaplı ve deniz
yüzüne doğru yüzmek istiyormuş gibi görünen yuvarlak kayalar dipte olduğu gibi
görünüyordu. Aslında çok derindeydi bu kayalar. Bütün genişlikleriyle yüklenen
dalgalar buraya ulaşınca deniz dibindeki kayaların üzerinde gölgeleri ve
kırılarak köpüren kıvrımları görünürdü. Dalgalar en yükseğe çıktıktan sonra
kırılır, kumsalda çatlayıp dururlardı. O zaman bütün körfezi derin, iniltiyi
andıran bir ses doldurur , kadınların şarkısını bastırırdı.”


