20 Mart 2017 Pazartesi

Hayatı Romanlarından Daha İlginç Bir Yazar:Yukio MİŞİMA ve DALGALARIN SESİ Romanı


Gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler ya Japonya Uzakdoğu ülkesi olduğu için ilgi alanımızın dışında kalıyor, hele Japon edebiyatı hakkında doğru dürüst bir şey bildiğimiz yok. Son yıllarda birkaç üniversitede açılan Japon Dili ve Edebiyatı bölümleri bu uzak ülkenin gizemli dünyasını gözümüzün önüne sermekte ne denli etkili olur bilemem.
Dalgaların Sesi romanıyla yeni tanıştığım Yukio Mişima, meğer en çok okunan ve adı en çok bilinen 20. Yüz yıl Japon yazarı imiş, benim,  Yasunari Kavabata (Kyoto) ve Haruki Murakami(İmkansızın Şarkısı)’den sonra okuduğum üçüncü Japon yazarım. Doğrusu Japon edebiyatının Dünya edebiyatı içinde saygın bir yeri olduğunu da böylece öğrenmiş oldum. Kavabata 1968 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, bir Japon yazara daha aynı ödülün verildiğini biliyorum. Haruki Murakami de son yıllarda hep bu ödül için adı geçenlerden ve Türk okuru için diğer ikisine göre daha bilindik bir isim. 45 yaşında harakiri yaparak hayatına son veren Hiraoke Kimitake (Yukio Mişima) tam üç kez Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş. Kavabata, Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisinden çok Mişima’nın hakkı olduğunu belirterek, onun Dünya’ya ancak üç yüz yılda bir gelebilecek büyük bir deha olduğunu  vurgulamıştır. Hayat hikayesi okunduğunda büyük romancının yazdığı roman kahramanlarından çok daha ilginç bir hayat yaşadığı görülüyor.  1925’te Tokyo’da zengin ve Japon geleneklerine bağlı bir ailede doğan Kimitake, II. Dünya Savaşı’na askerlikten sağlık sorunlarıyla muaf tutulmasına karşın savaşın yıkıcı, yok edici, ölüm kusan etkilerini her zerresinde duya duya gerek özel hayatında gerekse eserlerinde şiddete yatkın, ölümü kutsayan bir anlayışı yansıtmıştır. Yazarlık henüz çocukluk dönemlerinde kaptığı bir hastalık gibi ona bulaşmış, kısa sayılacak ömründe 20 roman, 52 oyun, 153 öykü yazmıştır. Babası yazarlık yapmasına izin vermediği için Yukio Mişima takma adını seçmiştir. "Mishima", Fuji Dağı'nın karlı tepelerinin izlendiği şehrin adıdır. "Yukio" ise kar demektir. Adının Japon alfabesiyle yazıldığında "Ölümle lanetlenen muammalı şeytan" anlamına gelişini ise büyük yazar,  ilginç bir tesadüf olarak nitelendirmiştir.
Her gün iki saat vücut geliştirme sporuna zaman ayıran yazar, birbirine zıt sayılabilecek birçok karakter özellikleri sergilemiştir. Babaannesinin yanında bir kız çocuğu gibi yetiştirilmiş, ergenlik döneminde eşcinsel eğilimler göstermiş; sonradan evlenip iki çocuk babası olmuş. Japon geleneklerine, Samurai öğretisine göre yetiştirilmiş, edebiyatta da geleneksel Japon oyunları Kabuki ve No metinleri yazmış, bunun yanında Japon edebiyatının modernleşmesinde büyük rol oynamış, özellikle roman ve öyküleri modern Avrupa edebiyatı örneklerinden aşağı kalmamıştır. Hem Doğu hem de Batı kültürünü özümsemiş ama ülkesinin atom bombası ile teslim olduğu büyük savaş sonrasında Batılı güçler karşısında Japon İmparatoru’nun teslimiyetçi politikalarını reddederek özel bir ordu kurmuş, sonunda bu ordunun 4 elemanıyla imparatorluk sarayını basmış ve bu baskında seppuku (bir tür harakiri) yöntemiyle dramatik bir biçimde yaşamına son vermiştir. Yaşamıyla ve ölümüyle sıra dışılığını bütün dünyaya göstermiştir. Onun hakkında Mişima ve Boşluk Algısı adlı monografi kaleme alan Marguerite Youcenar’ın tutarlı tespitiyle  “Ve kuşkusuz, Mişima’nın bu tasarlanmış ölümü, eserlerinden biridir.”
2015 baharında 16 gün geçirdiğim Osaka, Kyoto, Nara ve Kobe’de de gözlemledim: Japonya ayrı bir dünya, 2500 yıllık tarih ve kültür sanki hiç bozulmadan modern bilim ve teknoloji  ile yan yana yaşıyor. Japonlar, hayatı ve ölümü bizden çok farklı algılıyorlar. Ölüme bir son olarak bakmıyorlar, hayat ve ölümü birbirleriyle iç içe veya silsileli bir süreç olarak görüyorlar, bu anlayış çevre düzenlemelerinden ve geleneksel mimariyi korumalarından da anlaşılıyor. Gelenek de modernlikle bu bakış açısıyla kolayca birleşiyor bütünleşebiliyor.
Türkçe’ye çevrilen ünlü romanları: Bir Maskenin İtirafları, Denizini Yitiren Denizci, Yaz Ortasında Ölüm, Bereket Denizi Dörtlemesi (1.Bahar karları, 2. Kaçak Atlar, 3. Şafak Tapınağı, 4.Meleğin Çürüyüşü).
Mişima’nın eserlerinde Batı edebiyatından Swinburne, Wilde,, D’Annunzio, Thomas Mann, Cocteau, Racine, Verlaine  ve Prost’tan etkilenmeler görülür.
Türk edebiyatında Mişima benzeri edebiyatçı olarak Türkçü şair ve yazar Hüseyin Nihal Atsız hemen aklıma gelen isimdir.


Dalgaların Sesi
Japonya’da yazarın “Şarkılar Adası” olarak tanımladığı bir balıkçı köyünde, Uta-Jima’da  zengin bir ailenin kızı ile babasız büyüyen, fakir fakat çalışkan bir genç arasındaki aşk hikâyesi. Çok canlı kişileri ve rengarenk doğa betimlemeleri ile gerçekçilik akımı özellikleri, ulusal değerlere bağlılığı ve ideal toplumu korumak için bireysel ahlakı, doğruluğu çalışkanlığı önermesiyle romantizm akımı özellikleri gösteren Dalgaların Sesi kusursuz kurgusu,  büyük küçük çatışmalarla örülü sürükleyiciliği, yalın ve basit anlatımı ve mitolojik ve geleneksel göndermeleriyle uzun süre akıllarda kalacak basit ama etkileyici bir öykü.
Kahramanımız genç Shinji, balıktan dönerken güzeller güzeli Hatsue ile karşılaşır. İki genç birbirlerine aşık olurlar. Ancak, Hatsue’nin babası, bu masum aşktan haberdar olunca kızını eve kapatır. Sevgililer gizli gizli mektuplaşırlar. Hatsue’yi isteyen başka bir genç daha vardır; varlıklı bir ailenin oğlu ve gençlik örgütünün başkanı Yasuo. Shinji’yi gözüne kestiren ve Tokyo’da üniversitede okuyan bir de kız, deniz fenercisinin kızı Chiyoko. Romandaki olaylar, bu dört genç ve aileleri arasında geçmektedir.
Hatsue ile Shinji aşkı, Dünya’nın ilk romanı olduğu öne sürülen eski Yunan’daki Çoban  Daphnis ve köylü güzeli Chloe öyküsünden ilhamla kurgulanmıştır. Hatta, iki gencin fazla ileri gitmeyen sevişme sahnelerinde de benzerlikler vardır.
Mişima’nın Dalgaların Sesi’ni Yunanistan seyahati sonrasında kaleme aldığı biliniyor. Eserde Kadim Yunan metinlerinde görülen denge ve duruluk dikkatli okur tarafından kolayca sezilir. Bir ailede günlük işlerin kadın ve erkekler arasında eşit bir şekilde paylaşımı, açık denizde balık avlayan erkekler bir mevsim boyu deniz kulağı toplayan kadınlar, yoksul ama çalışkan, doğanın sunduğu nimetlerle mutluluğu yakalamaya çabalayan, çoğunlukla iyiliksever insanlar ve pırıl pırıl bir ilk aşk… Elbette kötülük olacak ki iyilik apaçık gözüksün. Maddi gücü ile istediği kadını elde edebileceğini sanan kötü kalpli Yasuo sonuna kadar kötü kalırken platonik aşkına karşılık bulmak ümidiyle hileye başvuran ve kötü kalpli Yasuo’yu kışkırtan Chiyoko, Shinji’yi elde edemeyeceğini anlayınca suçunu itiraf edip günah çıkarmaya çalışır. Shinji’nin tayfuna yakalanan Hatsue’nin babasına ait tekneyi palamara yeniden bağlamak için dev dalgaların üzerine atılışı da Bizans dönemine ait olduğu anlatılan ünlü Kızkulesi Efsanesi’ni çağrıştırmaktadır.  Söylenceye göre Bizans imparatoru kızı Hero’yı Leandros adlı bir köy delikanlısıyla görüşmesin diye Kızkulesi’ne kapatır. Çok çeşitli anlatım versiyonları bulunan efsanenin bir anlatımına göre Leandros yüzerek Kızkulesine çıkmaya çalışırken boğularak ölür.
Kadınlar arasında denizden sünger çıkarma  yarışmaları, hamam sahneleri, balıkçıların ve gemi adamların şakalaşmaları, gençlerin rekabeti , şarkılar, oyunlar okuyucuyu eğlendiren bölümler  olarak öne çıkıyor. George Eliot’un dediği gibi “Bir romancı okuyucusunu eğlendirebiliyorsa işini iyi yapıyor demektir.”
Dalgaların Sesi’ndeki aşk hikayesinin geri planında geleneksel Japon mimarisi, köy yaşamı, dini hayat, bir adada ve bir arada yaşama kuralları, erdemli, ahlaklı, verdiği sözü tutma öğütleri, denizcilerin ekmek kavgası ve Japon erotizmi başarıyla sergilenmektedir. Tanrısal bakış açışıyla ve üçüncü kişi kipiyle anlatılan eser roman tekniği açısından eleştirmenlerin kusur bulamayacağı sağlamlıktadır.
Kitaptan seçmeler:
“Kötü niyetler, iyileri kadar uzun ömürlü olamaz.”
“Sevda bir insanın göğsünü acılı bir özlemle doldurduğunda ne duyulur?”
“Kaçmak mı? Kaçmak için bir tekne gerekliydi. Shinji’nin teknesi olmadığı gibi parası da yoktu… Birlikte intihar mı etmek? Bu yola başvuran insanlar yalnız kendini düşünen, bencil insanlardı…”
“Haklı olan hakkını sessiz sedasız kabul ettirir… Haklı olan eninde sonunda daha güçlüdür.”
“Niwa-hama, Bahçe Körfezi, adını gerçekten de yadsımıyordu., küçük bir kır parkından farkı yoktu da ondan. Körfezi çevirmiş kireçli kayalar, çocuklar arasında saklanıp Kovboy-Kızılderili oyunu oynarken tabancalarıyla ateş etsinler diye bile bile böyle sıralanmışlardı sanki. Kayaların üzerleri dümdüzdü. Parmak büyüklüğündeki deliklerde yengeçlerle diğer küçük deniz hayvanları saklanıyordu. Kayalıklar arasındaki kum göz kamaştıran bir beyazlıktaydı. En tepelerinde, çiçek açmış kumsal pamukları göze çarpıyordu. Mevsim sonuna doğru bu çiçekler, uykudan saçları karmakarışık uyanmış insanları andırırdı. Şu sırada ise şehvet içindeki lekesiz ve bembeyaz, kobalt mavisi göğe doğru uzatmışlardı.”
“Körfezdeki su aydınlık ve maviydi, deniz durgunken kırmızı yosunlarla kaplı ve deniz yüzüne doğru yüzmek istiyormuş gibi görünen yuvarlak kayalar dipte olduğu gibi görünüyordu. Aslında çok derindeydi bu kayalar. Bütün genişlikleriyle yüklenen dalgalar buraya ulaşınca deniz dibindeki kayaların üzerinde gölgeleri ve kırılarak köpüren kıvrımları görünürdü. Dalgalar en yükseğe çıktıktan sonra kırılır, kumsalda çatlayıp dururlardı. O zaman bütün körfezi derin, iniltiyi andıran bir ses doldurur, kadınların şarkısını bastırırdı.”