24 Haziran 2018 Pazar

YAŞAMAK ÜZERİNE ÇEŞİTLEME: GÜNÜ YAŞA /Saul BELLOW



ABD’li  yazar Saul Bellow, Türkiye’de fazla tanınmıyor. Edebiyatçı dostum Refik Algan’a adını söylediğimde “Ha… şu Boşlukta Sallanan Adam” dedi. O romanı daha bir bilinirmiş. Amerika’da çok tanınan, üç ayrı romanıyla ABD Ulusal Kitap Ödülü’nü üst üste üç kez kazanan yazar 1976 Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi ve daha birçok edebiyat ödülünün…  İsveç Akademisi Nobel Edebiyat  Ödülü’nün gerekçesini açıklarken “derin bir insanlık kavrayışıyla çağdaş kültürün incelikli bir çözümlemesini eserlerinde birleştirmesi”ne dikkat çekmiş ve Günü Yaşa romanını Bellow’un diğer romanlarından ayrı tutmuş, gerekçeye uygunluğuna vurgu yapmış. 1915 Kanada doğumlu yazar 2005’te Şikago’da ölmüş.Ölümü nedeniyle Hürriyet'ta çıkan haberde, "II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde ortaya çıkan ve aralarında Bernard Malamud, Philip Roth gibi isimlerin olduğu Yahudi yazarlar kuşağının en tanınan üyesi" olarak  tanıtılan Bellow, - bu arada Bellow, İngilizce'de feryat demekmiş- Günü Yaşa adlı romanında vahşi kapitalist sitem içinde insanın nasıl ezildiğini anlatıyor. 
Eski artist, eşinden boşanmış iki çocuk babası Wilhelm – artist olunca adını Thomas olarak değiştirmiş- artık yolun sonuna gelmiş, beş parasız kalmış, henüz kırklı yaşlarında ama parası olan doksanlık doktor babasından ve yoluna zor yürüyen ihtiyar borsacıdan daha bitkin görünüyor, çünkü ümidi kalmamış. Her şeyin para ile ölçüldüğü bir dünyada, aslında insan ilişkilerinin insanla ilgili hiçbir yanı kalmıyor, tamamen hayvanileşiyor her şey. Borsada oynayan bir doktor, eski artist Wilhelm’in elindeki son bin dolarını da çarpıyor onu dımdızlak bırakıyor. Bir yandan da ayrı yaşadığı karısı sömürüyor Wilhelm’i, adam ne boşanabiliyor kadından ne de kadın bir işe girip para kazanıyor, iri kıyım gövdesinin zıddına hayatın acımazsızlığı karşısında iki büklüm ezilen zavallıya yüklendikçe yükleniyor. Wilhelm’in ayda en az on beş bin dolar kazanması gerekiyor ama karşısına çıkan herkes ona hiç acımıyor, düşerken bir tekme daha atıyorlar. Yeni bir hayat kurmak için tanıştığı Olive ile olan ilişkisi de hayata tutunmak için yeterli olmuyor kahramanımıza çünkü yaşadığı ortamda parasız kalan kişi hiçbir şeydir. En son sığındığı babası, merhametsizce yüz çeviriyor zavallıdan. “Sana” diyor “bir kere para verirsem, sonu gelmez,  iliklerime kadar sömürürsününüz kardeşinizle ikiniz beni, defolun gidin başımdan.” Karısı acele telefon etsin diye otelin resepsiyonuna not bırakmış, o yine iyi niyetle belki de içi çocuklarıyla ilgili acıklı bir haberdir korkusuyla dolu, sarılıyor telefona, meğer kadın her zamanki gibi para istiyor yine. Son parası olan elindeki yüklü miktarda bozuklukları telefon kulübesinde bırakışı çok dramatik bir sahneydi. Bir de romanın final sahnesi: kendisini çarpıp kaçan adamı sokakta gördüğü herkese benzeten ve her gördüğüne o borsacı uyanık doktorun adı, “Tamkin” diye seslenen Wilhelm, savrulduğu cenaze kalabalığının ortasında ölünün yüzünü görünce hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Herkes, ölünün kardeşi olduğunu sanıyor ama ölüye renk ve boy olarak hiç benzemeyen bu iri kıyım sarı adam kendisinin ölüden bile kötürüm olduğuna inandığından ağlıyor. Ne kadar da Dostoyevski etkisinde yazılmış bir final. 
Yıllar önce, -sanki önceki yaşamımdaymış gibi şimdi- Gebze’de bankada çalışırken –yaşıyorsa kulakları çınlasın- polis emeklisi güvenlik görevlimiz Celal Bey’in ne münasebetle söylediğini şimdi unuttuğum “Bir babanın en zor anı, büyütüp de kendisine bakmasını, bir yuva kurmasını beklediği çocuğunun eli ekmek tutacakken, aylaklığa düşüp babasına el açmasıdır, bir baba her şeye katlanır da buna katlanmakta zorlanır” anlamındaki sözleri bu romanın ana teması değilse bile yardımcı temalardan biri olarak belleğimden sökün edip buraya düştü işte.
Bellov’un her cümlesi bilge bir ustanın ağzından çıkmış şiir sanatıyla yoğrulmuş ironik sözlerden oluşuyor. 3. Tekil kişi kipiyle ve her şeyi bilen Tanrısal bakış açısı anlatıcısıyla yazılan eserde, yerli yerince serpiştirilen felsefe, edebiyat ve kutsal metin göndermeleri ayrı bir kültürel ağırlık olarak göze çarpıyor. Adamın bir günü içine sığdırılmış sadece koca bir ömür değil anlattığı yazarın, kısa kısa ayırdığı yedi bölüm, koskoca bir ülkenin ekonomik ve siyasal sisteminin insanlık acılarına duyarsız, insaf ve merhamet duygularından uzak bir yaşamı nasıl olur da iyi diye kurulduğuna isyan ve lanet okuma olarak da okunabilir. Romanın başkişisi fizik olarak Amerikalı ama ruhsal yönden öyle zavallı ki sanırsınız Gogol’ün yahut Dostoyevski’nin kahramanlarının komşusu. Zaten, Bellow, Amerikan edebiyatına “kahraman olmayan kahramanları” kazandıran yazar olarak ünlenmiş. 
Günü Yaşa'da Wilhelm de bir baltaya sap olamamış, hayatta hiç hayır diyememiş, ensesine vur lokmasını ağzından al cinsinden beceriksiz bir anti-kahraman. Bu yönüyle Kafka'nın kahramanlarını da andırıyor. Bir baba oğul kurgulaması yönüyle de Günü Yaşa, en çok Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nı akla getiriyor. Vahşi kapitalizm insanın babasını bile babalıktan çıkartıyor, para herkesin babasını oluyor.
Günü Yaşa adında da ironi olduğunu sanıyorum, kapitalist sistemin felsefesinden çok, karşısındakini kandırma yöntemi olarak vurgulamış Bellov, günü yaşamayı. Adamın parasının üstüne yatmak için bugün var bugün yaşa yarını merak etme diyor madrabaz doktor Tamkin, onun hayat felsefesi o, tamam da sistemi o değil Wilhelm'in babası Doktor Adler ile yumurta spekülatörü yaşlı borsacı. 
Günü yaşa demekle romanda yazar, antik Roma dönemi bilgelerinden Horatius'un dün geçti nasılsa yarın da geçecek en iyisi gününü gün et anlamındaki Carpe Diem felsefesini vurgulamıyor, aksine gençliğinde har vurup harman savuranın yaşlılığı hüsran olur demeye çalışıyor. Bir cırcır böceği hikayesi...  
Romandan seçtiğim cümleler:
“…puro içip şapka takanların bir avantajı vardır: ne hissettiklerini anlamak zorlaşır.” S.5
“İnsan ancak sevdiği şey kadar iyidir.”
 “Oğlumla benim soyadlarımız farklı. Ben geleneklere bağlıyım. O yenilikten yana.”s.16 
“Iyy! Parayı nası da severler diye düşündü Wilhelm. Paraya tapıyorlar! Kutsal para. Güzel para! İşler o hale gelmişti ki insanların aklı paradan başka şeye çalışmıyordu. Paran yoksa sersemin tekiydin.” S.39
“Ölümden söz ediyorsan mezarın bu tarafındaki herkes oraya eşit uzaklıkta.”S.51
“İş kadınlara ve paraya gelince kara cahil sayılırım.” S.52
“Zengin bir insan net bir milyonu varsa özgür olabilir. Yoksul bir insan, ne yaptığına kimse aldırmadığı için özgür olabilir. Ama benim durumdaki bir adamın ölene dek ter dökmesi gerekir.” S.54

“Deniz yosunu olmanın nasıl bir his olduğunu anlamak için suya girmen gerekir.” S.69
“Zafere giden yolun düz bir çizgi olmadığını  anlamıyor musun? Öklit’ten Newton’a düz çizgilerle yaşadık. Modern çağda dalgalanmalar ölçülüyor.” S.72
“Gerçekler daima sansasyoneldir.” S.73
Geçmiş bize hiçbir yarar sağlamaz. Gelecek endişelerle doludur. Sadece şimdi gerçektir, şimdi ve burada. Günü yaşa.” S.74
“Ben bir insanın yalnız olduğunda kendini hayvan gibi hissetmeye başlamasının ne demek olduğunu bilirim. Gece olduğunda pencereden bir kurt gibi ulumak istediğinde.” S.75
“Mangır ve mort ikisi de M ile başlıyor. Makineler, maskaralık. Ya merhamet? İnsanî şefkatin meyvesi.” S.77
Bir şeyi anlamış olman gerekir; para kazanmak saldırganlıktır. Bütün olay bu. Tek açıklama işlevsel açıklamadır: İnsanlar borsaya öldürme duygusuyla gidiyorlar. ‘turnayı gözünden vuracağım’ diyorlar. Yalnız birini vuracak cesaretleri yok, bu yüzden bir simge buluyorlar: Para. Öldürme fantezisini gerçekleştiriyorlar. Bak sayı saymak, rakam vermek her zaman sadistçe bir faaliyet olmuştur. Birine vurmak gibi.” S.77
“İnsan göğsünde –benimkinde, seninkinde, herkesinkinde- sadece bir tane ruh yok. Pek çok ruh var. Ama bunların başlıcaları gerçek ruh ve varmış gibi yapan yalan ruh.
Mış gibi yapan ruhun kendini sevdirmek için bulduğu yollardan biri, kibir, sadece kibir.  Ve toplumsal denetim. Mış gibi yapan yalan ruhun çıkarları, toplumsal hayatın, toplumsal mekanizmanın çıkarlarıyla aynı. İnsan hayatının temel trajedisi budur. Ah bu korkunç bir şey. Korkunç. Özgür değilsin. Sana ihanet eden ruhu içinde taşıyorsun. Bir köle gibi hizmet ediyordun ona. Seni at gibi çalıştırıyor. Ve ne için, kimin uğruna?
Amaç düzenin devam etmesini sağlamak. Bedelini gerçek ruh ödüyor. Acı çekiyor, hastalanıyor ve mış gibi yapan ruhu sevemeyeceğini anlıyor. Çünkü mış gibi yapan ruh bir yalan. Gerçek ruh, hakikati seviyor. Ve gerçek ruh bunu hissedince yalancıyı öldürmek istiyor. Sevgi nefrete dönüşüyor. O zaman tehlikeli biri oluyorsun, bir katil oluyorsun.
Katil silahını kullandığında içindeki yalancı, düzenbaz ruhu öldürmek istiyor. Düşman kim? Kendisi. Ya sevgilisi? O da kendisi. Bu yüzden her intihar bir cinayettir, her cinayet bir intihar.” S.79
“Bu ülkenin yüzde yedisi alkolle intihar ediyor. Yüzde üçü muhtemelen uyuşturucuyla. Yüzde altmışı sıkıntıdan helak olmuş ağır ağır ölmekte. Yüzde yirmisi ruhunu şeytana satmış. Bir de yaşamak isteyen küçük bir yüzde var. Bugün bütün dünyadaki en önemli şey bu. Herkes bu iki sınıftan birine giriyor. Bazıları yaşamak istiyor ama büyük çoğunluk yaşamak istemiyor. İstemiyorlar. Yoksa savaşlar olur muydu? Dahasını söyleyeyim: Ölüm sevgisi şöyle bir sonuca yol açıyor; senin de onlarla birlikte ölmeni istiyorlar. Çünkü seni seviyorlar!” s.112
“Doktor Tamkin; hem rezil bir adam hatta sahtekar bir dalavereci olup hem dünyayı nasıl bu kadar iyi anlayabiliyor?”
“Param olunca beni canlı canlı yiyorlar, Brezilya cangıllarında geçen şu filmdeki piranalar gibi.” S.84
Para elbette yıkıcıdır, Son mezar kazıldığında mezarcının parası ödenmeli. Tabiat yaratıcıdır. Hızlıdır. Bereketlidir. Esin verir. Yaprakları biçimlendirir. Yeryüzünün sularını akıtır. İnsanoğlu bunların efendisidir. Bütün yaratılış onun mirasıdır. İnsan ya yapar ya yıkar. Ortası yok bunun.” S.85
Doğa, sadece bir tek şeyden anlar, o da şimdidir. Şimdi, şimdi, ebedi şimdi, iri kocaman, muazzam bir dalga gibi – devasa, parlak ve güzel, hayat ve ölüm dolu, gökyüzüne tırmanan, denizlerde yükselen, Gerçekliğe ayak uydurmalısın, şimdi ve burada’ya, zafere-“ s.99