ABD’li yazar Saul Bellow, Türkiye’de fazla
tanınmıyor. Edebiyatçı dostum Refik Algan’a adını söylediğimde “Ha… şu Boşlukta
Sallanan Adam” dedi. O romanı daha bir bilinirmiş. Amerika’da çok tanınan, üç
ayrı romanıyla ABD Ulusal Kitap Ödülü’nü üst üste üç kez kazanan yazar 1976
Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi ve daha birçok edebiyat ödülünün… İsveç Akademisi Nobel
Edebiyat Ödülü’nün gerekçesini
açıklarken “derin bir insanlık kavrayışıyla çağdaş kültürün incelikli bir
çözümlemesini eserlerinde birleştirmesi”ne dikkat çekmiş ve Günü Yaşa romanını
Bellow’un diğer romanlarından ayrı tutmuş, gerekçeye uygunluğuna vurgu yapmış.
1915 Kanada doğumlu yazar 2005’te Şikago’da ölmüş.Ölümü nedeniyle Hürriyet'ta çıkan haberde, "II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde ortaya çıkan ve aralarında Bernard Malamud, Philip Roth gibi isimlerin olduğu Yahudi yazarlar kuşağının en tanınan üyesi" olarak tanıtılan Bellow, - bu arada Bellow, İngilizce'de feryat demekmiş- Günü
Yaşa adlı romanında vahşi kapitalist sitem içinde insanın nasıl ezildiğini
anlatıyor.
Eski artist, eşinden boşanmış iki çocuk babası Wilhelm – artist olunca adını Thomas olarak değiştirmiş- artık yolun sonuna gelmiş, beş parasız kalmış, henüz kırklı yaşlarında ama parası olan doksanlık doktor babasından ve yoluna zor yürüyen ihtiyar borsacıdan daha bitkin görünüyor, çünkü ümidi kalmamış. Her şeyin para ile ölçüldüğü bir dünyada, aslında insan ilişkilerinin insanla ilgili hiçbir yanı kalmıyor, tamamen hayvanileşiyor her şey. Borsada oynayan bir doktor, eski artist Wilhelm’in elindeki son bin dolarını da çarpıyor onu dımdızlak bırakıyor. Bir yandan da ayrı yaşadığı karısı sömürüyor Wilhelm’i, adam ne boşanabiliyor kadından ne de kadın bir işe girip para kazanıyor, iri kıyım gövdesinin zıddına hayatın acımazsızlığı karşısında iki büklüm ezilen zavallıya yüklendikçe yükleniyor. Wilhelm’in ayda en az on beş bin dolar kazanması gerekiyor ama karşısına çıkan herkes ona hiç acımıyor, düşerken bir tekme daha atıyorlar. Yeni bir hayat kurmak için tanıştığı Olive ile olan ilişkisi de hayata tutunmak için yeterli olmuyor kahramanımıza çünkü yaşadığı ortamda parasız kalan kişi hiçbir şeydir. En son sığındığı babası, merhametsizce yüz çeviriyor zavallıdan. “Sana” diyor “bir kere para verirsem, sonu gelmez, iliklerime kadar sömürürsününüz kardeşinizle ikiniz beni, defolun gidin başımdan.” Karısı acele telefon etsin diye otelin resepsiyonuna not bırakmış, o yine iyi niyetle belki de içi çocuklarıyla ilgili acıklı bir haberdir korkusuyla dolu, sarılıyor telefona, meğer kadın her zamanki gibi para istiyor yine. Son parası olan elindeki yüklü miktarda bozuklukları telefon kulübesinde bırakışı çok dramatik bir sahneydi. Bir de romanın final sahnesi: kendisini çarpıp kaçan adamı sokakta gördüğü herkese benzeten ve her gördüğüne o borsacı uyanık doktorun adı, “Tamkin” diye seslenen Wilhelm, savrulduğu cenaze kalabalığının ortasında ölünün yüzünü görünce hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Herkes, ölünün kardeşi olduğunu sanıyor ama ölüye renk ve boy olarak hiç benzemeyen bu iri kıyım sarı adam kendisinin ölüden bile kötürüm olduğuna inandığından ağlıyor. Ne kadar da Dostoyevski etkisinde yazılmış bir final.
Eski artist, eşinden boşanmış iki çocuk babası Wilhelm – artist olunca adını Thomas olarak değiştirmiş- artık yolun sonuna gelmiş, beş parasız kalmış, henüz kırklı yaşlarında ama parası olan doksanlık doktor babasından ve yoluna zor yürüyen ihtiyar borsacıdan daha bitkin görünüyor, çünkü ümidi kalmamış. Her şeyin para ile ölçüldüğü bir dünyada, aslında insan ilişkilerinin insanla ilgili hiçbir yanı kalmıyor, tamamen hayvanileşiyor her şey. Borsada oynayan bir doktor, eski artist Wilhelm’in elindeki son bin dolarını da çarpıyor onu dımdızlak bırakıyor. Bir yandan da ayrı yaşadığı karısı sömürüyor Wilhelm’i, adam ne boşanabiliyor kadından ne de kadın bir işe girip para kazanıyor, iri kıyım gövdesinin zıddına hayatın acımazsızlığı karşısında iki büklüm ezilen zavallıya yüklendikçe yükleniyor. Wilhelm’in ayda en az on beş bin dolar kazanması gerekiyor ama karşısına çıkan herkes ona hiç acımıyor, düşerken bir tekme daha atıyorlar. Yeni bir hayat kurmak için tanıştığı Olive ile olan ilişkisi de hayata tutunmak için yeterli olmuyor kahramanımıza çünkü yaşadığı ortamda parasız kalan kişi hiçbir şeydir. En son sığındığı babası, merhametsizce yüz çeviriyor zavallıdan. “Sana” diyor “bir kere para verirsem, sonu gelmez, iliklerime kadar sömürürsününüz kardeşinizle ikiniz beni, defolun gidin başımdan.” Karısı acele telefon etsin diye otelin resepsiyonuna not bırakmış, o yine iyi niyetle belki de içi çocuklarıyla ilgili acıklı bir haberdir korkusuyla dolu, sarılıyor telefona, meğer kadın her zamanki gibi para istiyor yine. Son parası olan elindeki yüklü miktarda bozuklukları telefon kulübesinde bırakışı çok dramatik bir sahneydi. Bir de romanın final sahnesi: kendisini çarpıp kaçan adamı sokakta gördüğü herkese benzeten ve her gördüğüne o borsacı uyanık doktorun adı, “Tamkin” diye seslenen Wilhelm, savrulduğu cenaze kalabalığının ortasında ölünün yüzünü görünce hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Herkes, ölünün kardeşi olduğunu sanıyor ama ölüye renk ve boy olarak hiç benzemeyen bu iri kıyım sarı adam kendisinin ölüden bile kötürüm olduğuna inandığından ağlıyor. Ne kadar da Dostoyevski etkisinde yazılmış bir final.
Yıllar
önce, -sanki önceki yaşamımdaymış gibi şimdi- Gebze’de bankada çalışırken –yaşıyorsa
kulakları çınlasın- polis emeklisi güvenlik görevlimiz Celal Bey’in ne
münasebetle söylediğini şimdi unuttuğum “Bir babanın en zor anı, büyütüp de
kendisine bakmasını, bir yuva kurmasını beklediği çocuğunun eli ekmek
tutacakken, aylaklığa düşüp babasına el açmasıdır, bir baba her şeye katlanır
da buna katlanmakta zorlanır” anlamındaki sözleri bu romanın ana teması değilse
bile yardımcı temalardan biri olarak belleğimden sökün edip buraya düştü işte.
Bellov’un
her cümlesi bilge bir ustanın ağzından çıkmış şiir sanatıyla yoğrulmuş ironik
sözlerden oluşuyor. 3. Tekil kişi kipiyle ve her şeyi bilen Tanrısal bakış
açısı anlatıcısıyla yazılan eserde, yerli yerince serpiştirilen felsefe,
edebiyat ve kutsal metin göndermeleri ayrı bir kültürel ağırlık olarak göze
çarpıyor. Adamın bir günü içine sığdırılmış sadece koca bir ömür değil
anlattığı yazarın, kısa kısa ayırdığı yedi bölüm, koskoca bir ülkenin ekonomik
ve siyasal sisteminin insanlık acılarına duyarsız, insaf ve merhamet
duygularından uzak bir yaşamı nasıl olur da iyi diye kurulduğuna isyan ve lanet
okuma olarak da okunabilir. Romanın başkişisi fizik olarak Amerikalı ama ruhsal
yönden öyle zavallı ki sanırsınız Gogol’ün yahut Dostoyevski’nin
kahramanlarının komşusu. Zaten, Bellow, Amerikan edebiyatına “kahraman olmayan kahramanları” kazandıran yazar
olarak ünlenmiş.
Günü Yaşa'da Wilhelm de bir baltaya sap olamamış, hayatta hiç hayır diyememiş, ensesine vur lokmasını ağzından al cinsinden beceriksiz bir anti-kahraman. Bu yönüyle Kafka'nın kahramanlarını da andırıyor. Bir baba oğul kurgulaması yönüyle de Günü Yaşa, en çok Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nı akla getiriyor. Vahşi kapitalizm insanın babasını bile babalıktan çıkartıyor, para herkesin babasını oluyor.
Günü Yaşa adında da ironi olduğunu sanıyorum, kapitalist sistemin felsefesinden çok, karşısındakini kandırma yöntemi olarak vurgulamış Bellov, günü yaşamayı. Adamın parasının üstüne yatmak için bugün var bugün yaşa yarını merak etme diyor madrabaz doktor Tamkin, onun hayat felsefesi o, tamam da sistemi o değil Wilhelm'in babası Doktor Adler ile yumurta spekülatörü yaşlı borsacı.
Günü yaşa demekle romanda yazar, antik Roma dönemi bilgelerinden Horatius'un dün geçti nasılsa yarın da geçecek en iyisi gününü gün et anlamındaki Carpe Diem felsefesini vurgulamıyor, aksine gençliğinde har vurup harman savuranın yaşlılığı hüsran olur demeye çalışıyor. Bir cırcır böceği hikayesi...
Günü Yaşa'da Wilhelm de bir baltaya sap olamamış, hayatta hiç hayır diyememiş, ensesine vur lokmasını ağzından al cinsinden beceriksiz bir anti-kahraman. Bu yönüyle Kafka'nın kahramanlarını da andırıyor. Bir baba oğul kurgulaması yönüyle de Günü Yaşa, en çok Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nı akla getiriyor. Vahşi kapitalizm insanın babasını bile babalıktan çıkartıyor, para herkesin babasını oluyor.
Günü Yaşa adında da ironi olduğunu sanıyorum, kapitalist sistemin felsefesinden çok, karşısındakini kandırma yöntemi olarak vurgulamış Bellov, günü yaşamayı. Adamın parasının üstüne yatmak için bugün var bugün yaşa yarını merak etme diyor madrabaz doktor Tamkin, onun hayat felsefesi o, tamam da sistemi o değil Wilhelm'in babası Doktor Adler ile yumurta spekülatörü yaşlı borsacı.
Günü yaşa demekle romanda yazar, antik Roma dönemi bilgelerinden Horatius'un dün geçti nasılsa yarın da geçecek en iyisi gününü gün et anlamındaki Carpe Diem felsefesini vurgulamıyor, aksine gençliğinde har vurup harman savuranın yaşlılığı hüsran olur demeye çalışıyor. Bir cırcır böceği hikayesi...
Romandan
seçtiğim cümleler:
“…puro
içip şapka takanların bir avantajı vardır: ne hissettiklerini anlamak
zorlaşır.” S.5
“İnsan
ancak sevdiği şey kadar iyidir.”
“Oğlumla benim soyadlarımız farklı. Ben geleneklere bağlıyım. O yenilikten yana.”s.16
“Oğlumla benim soyadlarımız farklı. Ben geleneklere bağlıyım. O yenilikten yana.”s.16
“Iyy!
Parayı nası da severler diye düşündü Wilhelm. Paraya tapıyorlar! Kutsal para.
Güzel para! İşler o hale gelmişti ki insanların aklı paradan başka şeye
çalışmıyordu. Paran yoksa sersemin tekiydin.” S.39
“Ölümden
söz ediyorsan mezarın bu tarafındaki herkes oraya eşit uzaklıkta.”S.51
“İş
kadınlara ve paraya gelince kara cahil sayılırım.” S.52
“Zengin
bir insan net bir milyonu varsa özgür olabilir. Yoksul bir insan, ne yaptığına
kimse aldırmadığı için özgür olabilir. Ama benim durumdaki bir adamın ölene dek
ter dökmesi gerekir.” S.54
“Deniz
yosunu olmanın nasıl bir his olduğunu anlamak için suya girmen gerekir.” S.69
“Zafere
giden yolun düz bir çizgi olmadığını
anlamıyor musun? Öklit’ten Newton’a düz çizgilerle yaşadık. Modern çağda
dalgalanmalar ölçülüyor.” S.72
“Gerçekler
daima sansasyoneldir.” S.73
Geçmiş
bize hiçbir yarar sağlamaz. Gelecek endişelerle doludur. Sadece şimdi
gerçektir, şimdi ve burada. Günü yaşa.” S.74
“Ben bir
insanın yalnız olduğunda kendini hayvan gibi hissetmeye başlamasının ne demek
olduğunu bilirim. Gece olduğunda pencereden bir kurt gibi ulumak istediğinde.”
S.75
“Mangır
ve mort ikisi de M ile başlıyor. Makineler, maskaralık. Ya merhamet? İnsanî
şefkatin meyvesi.” S.77
Bir şeyi
anlamış olman gerekir; para kazanmak saldırganlıktır. Bütün olay bu. Tek
açıklama işlevsel açıklamadır: İnsanlar borsaya öldürme duygusuyla gidiyorlar.
‘turnayı gözünden vuracağım’ diyorlar. Yalnız birini vuracak cesaretleri yok,
bu yüzden bir simge buluyorlar: Para. Öldürme fantezisini gerçekleştiriyorlar.
Bak sayı saymak, rakam vermek her zaman sadistçe bir faaliyet olmuştur. Birine
vurmak gibi.” S.77
“İnsan
göğsünde –benimkinde, seninkinde, herkesinkinde- sadece bir tane ruh yok. Pek
çok ruh var. Ama bunların başlıcaları gerçek ruh ve varmış gibi yapan yalan
ruh.
Mış gibi
yapan ruhun kendini sevdirmek için bulduğu yollardan biri, kibir, sadece
kibir. Ve toplumsal denetim. Mış gibi
yapan yalan ruhun çıkarları, toplumsal hayatın, toplumsal mekanizmanın
çıkarlarıyla aynı. İnsan hayatının temel trajedisi budur. Ah bu korkunç bir
şey. Korkunç. Özgür değilsin. Sana ihanet eden ruhu içinde taşıyorsun. Bir köle
gibi hizmet ediyordun ona. Seni at gibi çalıştırıyor. Ve ne için, kimin uğruna?
Amaç
düzenin devam etmesini sağlamak. Bedelini gerçek ruh ödüyor. Acı çekiyor,
hastalanıyor ve mış gibi yapan ruhu sevemeyeceğini anlıyor. Çünkü mış gibi
yapan ruh bir yalan. Gerçek ruh, hakikati seviyor. Ve gerçek ruh bunu
hissedince yalancıyı öldürmek istiyor. Sevgi nefrete dönüşüyor. O zaman
tehlikeli biri oluyorsun, bir katil oluyorsun.
Katil
silahını kullandığında içindeki yalancı, düzenbaz ruhu öldürmek istiyor. Düşman
kim? Kendisi. Ya sevgilisi? O da kendisi. Bu yüzden her intihar bir cinayettir,
her cinayet bir intihar.” S.79
“Bu
ülkenin yüzde yedisi alkolle intihar ediyor. Yüzde üçü muhtemelen
uyuşturucuyla. Yüzde altmışı sıkıntıdan helak olmuş ağır ağır ölmekte. Yüzde
yirmisi ruhunu şeytana satmış. Bir de yaşamak isteyen küçük bir yüzde var.
Bugün bütün dünyadaki en önemli şey bu. Herkes bu iki sınıftan birine giriyor.
Bazıları yaşamak istiyor ama büyük çoğunluk yaşamak istemiyor. İstemiyorlar.
Yoksa savaşlar olur muydu? Dahasını söyleyeyim: Ölüm sevgisi şöyle bir sonuca
yol açıyor; senin de onlarla birlikte ölmeni istiyorlar. Çünkü seni
seviyorlar!” s.112
“Doktor
Tamkin; hem rezil bir adam hatta sahtekar bir dalavereci olup hem dünyayı nasıl
bu kadar iyi anlayabiliyor?”
“Param
olunca beni canlı canlı yiyorlar, Brezilya cangıllarında geçen şu filmdeki piranalar
gibi.” S.84
Para
elbette yıkıcıdır, Son mezar kazıldığında mezarcının parası ödenmeli. Tabiat
yaratıcıdır. Hızlıdır. Bereketlidir. Esin verir. Yaprakları biçimlendirir.
Yeryüzünün sularını akıtır. İnsanoğlu bunların efendisidir. Bütün yaratılış
onun mirasıdır. İnsan ya yapar ya yıkar. Ortası yok bunun.” S.85
Doğa,
sadece bir tek şeyden anlar, o da şimdidir. Şimdi, şimdi, ebedi şimdi, iri
kocaman, muazzam bir dalga gibi – devasa, parlak ve güzel, hayat ve ölüm dolu,
gökyüzüne tırmanan, denizlerde yükselen, Gerçekliğe ayak uydurmalısın, şimdi ve
burada’ya, zafere-“ s.99
