İki at
romanında, Abbas Sayar’ın Yılkı Atı ve Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı adlı eserlerinde
insanların atlara yaptıkları fenalıkları okudukça içim acıdı. Yılkı Atı’nda
Anadolu bozkırlarının sert kışıyla da merhametsiz sahibiyle de baş eden Doru
kısrak, özgürlüğe koşarken Elveda Gülsarı’da ise taypalma yorga (dörtnala
koşmasını bilmeyen ama dörtnala koşan atları geçen, uzun yol koşu atı) Gülsarı,
Orta Asya steplerinde, Kırgızistan yaylalarında kaderi aynen kendi kaderine
benzeyen bakıcısı Tanabay’ın ellerinde ölüyor.
Önce
YILKI ATI:
Abbas
Sayar’ın romanda anlattığına göre Anadolu bozkırlarında yaşatılan bir gelenek
var: Güçten düşen yaşlı at, kışa girerken ahırdan atılıyor, kapılar yüzüne
kapanıyor, doğaya bırakılıyor. Yılkı ne yapsın? İnsanoğlunun bu zalimliği
karşısında boynunu büküyor, terk edilmiş at, köprü altı çocukları gibi kader
arkadaşlarını buluyor, birbirlerine sokuluyorlar, aralarında kara gün dostlukları
kuruluyor, sert soğuğa karşı sürtündükleri vücutların ısısıyla ısınıyorlar,
kurtların saldırılarına önder bir atın örgütlemesiyle karşı koyuyorlar, ayakta
kalmaya, yaşamaya çalışıyorlar. İnsanın yaşlandığı için ata yaptığı zalimlik…
Ata bunu yapan atasına ne yapmaz?
Yaz
gelince yılkıyı sahibi, (romanda Hüseyin oğlu İbrahim) kışın bıraktığı doğada
arıyor. Eğer sağ kalmışsa bir işe koşacak, ormanda, harmanda, çiftte çubukta
utanmadan attan yararlanacak. Hay böyle geleneğe! Arka planda, halkın yoksulluk
karşısında çaresizliği sezdirilse de okuyucuya yine de makbul değil ata da
yapılsa böyle vefasızlık ve onursuzluk,
onur olursa en çok yoksulda olur çünkü.
Abbas
Sayar, öykünün sonunda okurun içinin yağlarını eritiyor: Doru kısrak, kendisini
tavlamak için getirilen tayını da alıp kaçıyor. İbrahim ele güne rezil oluyor. Atlar
artık özgürdür.
Yer yer
–özellikle konuşmalar- yerel dille yazıldığı için okumada zorluk çekilse de
anlatımdaki canlılık ve içtenlik, kurgudaki ustalık ve akıcılık Yılkı Atı’nın
bir çırpıda okunmasını sağlıyor.
Romandan
birkaç sahne:
1.
Doru
kısrakın doğumu: Dişi atlar, sahibinin beğendiği beygirlerle çiftleştiriliyor.
Ancak, Doru kısrakın anası, İbrahim’in
bir iş için kasabaya gittiği bir günde, bıraktığı çayırda, onun haberi
dahi olmadan, gençlerin kıyakçılığı ile kimin olduğu bilinmeyen bir atla
çiftleştiriliyor. Doru kısrak bu çiftleşmenin ürünü. Sahibine katıldığı
yarışlarda birincilikler kazandırıyor, ünleniyor. Halk arasında, çok başarılı
ve sevimli çocuklara “piç” dendiğini bilerek mi böyle kurguladı bu sahneyi
Sayar, bilemiyorum.
2.
Doru
kısrak’ın ahırdan atılışı: İbrahim zalimliği, o kendine şan şöhret katan atı
yılkıya kendisi göndermiyor, atı oğullarına taşlattırıyor. Çocuklar zalimliği
babalarından öğreniyorlar. Ne acı.
3.
Hıdır
Ağa’nın Doru’ya kol kanat gerişi: Zavallı Doru, kurtlarla savaştan sonra bitkin
bir şekilde başka bir köyde buluyor kendini. Köyün yaramaz çocuklarının
tekmelerinin altından alıyor bağrına basıyor yılkıyı, ahırında yediriyor,
içiriyor, ısıtıyor hayvanı. Bu iyilik
önermesi yazarın: Dünya’da hâlâ bir yerlerde iyiler yaşıyor, iyilikten ümidini
kesme ey okur!
Romanda
daha çok gelenek eleştirisi öne çıkıyor, ancak romanın arka planını didikleyen
okur, cahilliği, yoksulluğu, ilkelliği, geri bırakılmışlığı öne sürerek
olumsuzluklardan siyasetçileri, siyasal düzeni sorumlu tutabilir. Nitekim, Yılkı
Atı romanını Yılmaz Özdil, Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettiği Ergenekon ve
Balyoz sanığı askerlerin kendisine hiç yorum yapmadan imzalayıp verdiklerini
yazıyor. (31.12.2012, Hürriyet)
Diğer
romanlarını okumadım ama Abbas Sayar’ın adı, yalnızca Yılkı Atı ile bile
gelecek yüzyıllara kalır.
Romanda
altını çizdiğim yerler:
“Para, şahine benzer. Gökten
alimallah turnayı indirir.”s.13
“Gönülsüz köpeğin davara gittiği
gibi iş görme.”
“Bir at arabaya koşulmaya görsün.
Kredisi beş paralık oldu demektir. Artık o, at değil sıra alıdır.” S.32
“Köy büyük bir mapushane.”
“Tokluk hayatı düşündürür. Toklukla birlikte
hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk gavur bir şeydir. İyi bir
gavurcuktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü arttırır.” S. 48
“Her işin çıkarsız olanı
güzeldir. Huzur ve haklı mutluluk çıkarsızlıktan doğar.” S.59
“Eskiler ne demiş? At yedi günde,
it yediği günde.” S.85
“Yılkı atları ya çok soğuk ya da
tehlike karşısında birbirlerine sokulurlar. Hava ılıdı mı tehlike kalktı mı
dağınık düzene geçerler. Bulduklarını midelerine atmağa çalışırlar. Karınları
doyunca da ayakta durgunlaşırlar. Kıpırdamazlar, göz kapakları aşağı düşer,
soluk alışları yavaşlar. Yarım bir uykudur bu… Dinlendirici bir haldir.”
“Tayı dişi kekliğe benzer
yılkılığın. Onu görünce dayanamaz. Tezinden yaklaşır, gafil avlanır. Yakayı
hemencecik ele verir.”
ELVEDA
GÜLSARI
Her
şeyden önce bir vefa romanı.Tanabay, Sovyet rejiminde doğmuş, büyümüş, askere
gitmiş, Büyük Savaş’ı görmüş bir Kırgız köylüsü. Yetiştirdiği, çok yarışlar
kazandığı, övündüğü aygırı taypalma yorga Gülsarı, kolhoz yönetimi tarafından
elinden alınır. Özel mülkiyetin olmadığı komünist düzende, atı dahi insanın,
hatta kendisi bile devletindir. Gülsarı da çıkarcı, zalim yöneticilerin elinde
sıra malı olur, işkencelere maruz kalır, iğdiş edilir, yılkıya ayrılır, sonunda
yine Tanabay’ın eline kalır. İnsanın ata vefası,atın insana sokulması, insanın
insana vefası. Bir de tersi tutumlar, insanın insana yaptığı kötülükler, kuyu
kazmalar, insanların ata yaptıkları kötülükler. Ha hayvana ha insana…
Büyük
yazar Aytmatov, Tanabay ve Gülsarı’yı merkeze alarak, onların geçmişlerine
dönerek sosyal ve siyasal eleştiri yapıyor.
Tanabay,
II. Dünya Savaşı’ndan döndükten sonra köyünde, kolhozda, kimsenin pek yapmak
istemediği yılkılıklara bakmak ve koyun üretmek işlerinde çalışıyor. Sıkı bir
partici ama partinin yönetimine çöreklenen çıkarcı, iki yüzlü politikacılar ona
diş bileyip Tabanay’ı partiden atıyorlar. Tanabay da Gülsarı gibi Komünist
Parti’nin yılkılıklarından oluyor.
Aytmatov
kitapta, tok ve tatlı anlatımıyla eşsiz tablolar gibi gözler önüne serdiği
Kırgızistan manzaralarının yanı sıra Tanabay’ın çocukluk arkadaşı, can dostu
Çora, karısı Caydar, yasak aşkı Bibican, partinin kötü adamı İbrahim ve daha
birçok kişi ile ördüğü olay örgüsüyle, Kırgızların Sovyet rejimi altında yaşadıkları
yoksulluğu, zorlukları kusursuz kurgusuyla dile getiriyor.
Bir
de her romanında yaptığı gibi bir efsane, bir halk hikayesiyle süslüyor
eserini. Bir meddahı dinler gibi Caydar Hatun’un kopuz eşliğinde söylediği Karagül-Botam
bozlağını toy avcı Karagül ile Boz Geyik hikayesini okuyoruz büyük ustanın
kaleminden. Karagül-Botam bozlağı romanın da temel önermesini oluşturuyor: “Yalnızlıklar içinde kalan bir adamın
hıçkırıklarını, ah dedikçe nefesiyle yel savuran çok büyük acılı bir insanın
ahlarını,ıssız ve engin bozkırda başını vuracak, onulmaz derdini gömecek bir
yer arayarak koşan bir adamın acı çığlıklarını andıran bir ezgiydi bu.”
‘Neslini kuruttun tükettin Botam
Bu eleme beni sen attın Botam
Seni ellerimle öldürdüm Botam
Yalnızım, kendimi soldurdum
Botam!’
Kitaptan
seçtiğim cümleler:
“Zaman kimseyi kayırmaz, her
canlı yaşlanır, her şey eskir.” S.17
“Kırk yıl kırgında kalsan ecel
gelmeyince ölmezsin.” S.19
“Bilirsin bir kız iyi bir ere
düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır yaldır parlar, gül gibi olur.
Ama kötü birine düşerse solar gider, çöp gibi kalır. Baktıkça yüreğin sızlar.
Atın iyisi de öyle olur. Bakmasını bilmezsen onu mahvedersin, olduğu yere düşüp
kalır.” S.25
“Demek ki düşünmemek unutmak
demek değilmiş. Aslında Tanabay, unuttuğu için değil istemediği için
düşünmüyordu geçmişini.” S.39
“Hırsız itten artanı yalar.” S.47
“Yürük atın ünü, futbolcunun
ününe benzer. Daha düne kadar mahalle arasında top peşinde koşan bir bacaksız
bir bakarsın bütün ülkeye nam salar, el üstünde tutulan bir şöhret olur. Gol
atmaya, ağları dalgalandırmaya devam ettikçe de ismi yayılır. Ama giderek
yıldızı sönmeye başlar, sonunda unutulup gider. Onu ilk unutanlar da genellikle
vaktiyle ona övgüler düzüp göklere çıkaranlar olur. O, anlı şanlı futbolcunun
yerini başkası alır. Yarış kazanan atın ünü de öyle başlar öyle biter. Yarış
kazandıkça ünü yankı yankı yayılır. Atla insan arasındaki tek fark atın atı
kıskanmamasıdır. Atlar bu konuda kıskançlık nedir bilmezler. Tanrı’ya şükür
insanlar da atları kıskanmayı henüz öğrenemediler. Böyle diyoruz ama belki
yanılıyoruz. Kıskançlığın doksan türlüsü varmış. Sahibine düşmanlık etmek için
atının maytabına (toynağın yumuşak ortasına) çivi çakanları da iliyoruz. Hay
atı kıskanan zavallı hay!” s.53
Bir batırlık, yiğitlik ve beceri
oyunu olan kökparı bize armağan eden atalarımız nur içinde yatsınlar. Ruhları
şad olsun!” s.62
“Erlik göstermek ve er meydanında
başa gelene razı olmak! Bunlar bir anadan doğmuş kardeşler gibidirler.” S.63
“Malcı, yılkıcı dediğin çok
çocuklu bir aile reisi gibidir. İşi hiç bitmez.” S.78
“Hayvanlara bakmak bir motorlu
araca bakmak gibi olmuyor ki.” S.79
“Bir yerden bir yere taşin da
haline şükredersin!” s.106
“Turnaya beylik versen tepende
gagalayıp durur.” S.113
“Herkesin kaderi aynıydı.
Karşısında ulu dağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl aydınlık, bir yanı gölgeli,
Aydınlık ve gölge nasıl yan yana ise insanın kaderi de öyle mutluluk ve acıyı
beraber getiriyordu. Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı.Hayat dediğin böyleydi
işte…”s.126
“Dağlar, gecenin karanlığında
kıpırdamadan duran hayalet gibiydiler.” S.130
“Umutsuzluğun canı cehenneme!”
s.141
“Düşman yakana yapışınca kurt da
bacağını ısırır.” S.149
“Bakamayacak olduktan sonra neden koyun
yetiştiriyoruz? Bunun suçlusu kim? Kim? Söyleyin suçlu kim? Suç sende elbet,
senin gibi konuşanda: Ooo, biz her şeyi biliyoruz, işler yolunda! Çok ilerleyeceğiz,
ileride onlara yetişecek, onları geride bırakacağız! Söz veriyoruz! Yaa, güzel
sözler söylüyor, bülbül gibi şakıyordu. Hadi bakalım, şimdi git de ölüp kalan
kuzuları koradan çıkar, dışarıya at! Şuradaki su birikintisinde boğulup yatan
hayvanı çek çıkar!.. Hadi bakalım kimmişsin sen, göster kendini…” s.150
“Açlık, kıtlı hüküm sürerken
tabiat da canlılarda sağ kalma içgüdüsünü uyarıyor olmalı. Acımasızların,
uğursuzların ‘ben sağ kalayım da başkaları ölürse ölsün’ demeleri gibi ikiz
doğuran koyun da önce kendini düşünüyordu.” S.150
“Tatlı söz hazineden değildir.”
S.159
“Şu sarı yorga da eşsizdi
doğrusu. Suya çamura batmıyor, engel tanımıyor, bir gemi gibi geniş dünyayı
yara yara alıp götürüyordu insanı.” S.165
“- Sen komünist bir çoban olduğun
halde kuzuların neden ölüyor?
-
Her halde kuzular benim komünist
olduğumu bilmiyorlar.” S.169
“Duygu denen şeyi sakız gibi
uzatabilirisiniz.” S.179
“Ah Gülsarı ah! Onun boynu,
ensesi, evin girişiyle konuk odasının başköşesine giden yol gibi güzeldi.
Gövdesi tunçtan bir heykel gibi güçlüydü.” S.185
“Dağlarda gece, dipsiz bir girdap
gibi döne döne akıyordu.” S.195
“Babalar ölür ama oğullar onu
yaşatır.” S.201
“Bizim devrimiz geçmiş Gülsarı.
İkimiz de kocadık. Artık kime ne yararımız olur? Bende güç kalmadı. Sonumuza
varan yol evimize varan yoldan daha kısa artık…”s.219
“İyi kadın kötü erkeği zor(güçlü)
kılar, kötü kadın iyi erkeği hor kılar.”
Okuma önerisi: Bu yazıyı hazırlarken Necip Fazıl Kısakürek'in Ata Senfoni'si aklıma geldi. İnternette üstünkörü göz gezdirdim: at hakkında eni konu bir derleme,Üstad roman demiş yazdıklarına. Oradan öğrendim: El'adiyat suresinde Tanrı'nın övdüğü hayvan at. Tavsiye ederim.





