24 Mayıs 2017 Çarşamba

İNSANLARIN ATLARA YAPTIKLARI FENALIKLAR Yılkı Atı ve Elveda Gülsarı


İki at romanında, Abbas Sayar’ın Yılkı Atı ve Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı adlı eserlerinde insanların atlara yaptıkları fenalıkları okudukça içim acıdı. Yılkı Atı’nda Anadolu bozkırlarının sert kışıyla da merhametsiz sahibiyle de baş eden Doru kısrak, özgürlüğe koşarken Elveda Gülsarı’da ise taypalma yorga (dörtnala koşmasını bilmeyen ama dörtnala koşan atları geçen, uzun yol koşu atı) Gülsarı, Orta Asya steplerinde, Kırgızistan yaylalarında kaderi aynen kendi kaderine benzeyen bakıcısı Tanabay’ın ellerinde ölüyor.

Önce YILKI ATI:
Abbas Sayar’ın romanda anlattığına göre Anadolu bozkırlarında yaşatılan bir gelenek var: Güçten düşen yaşlı at, kışa girerken ahırdan atılıyor, kapılar yüzüne kapanıyor, doğaya bırakılıyor. Yılkı ne yapsın? İnsanoğlunun bu zalimliği karşısında boynunu büküyor, terk edilmiş at, köprü altı çocukları gibi kader arkadaşlarını buluyor, birbirlerine sokuluyorlar, aralarında kara gün dostlukları kuruluyor, sert soğuğa karşı sürtündükleri vücutların ısısıyla ısınıyorlar, kurtların saldırılarına önder bir atın örgütlemesiyle karşı koyuyorlar, ayakta kalmaya, yaşamaya çalışıyorlar. İnsanın yaşlandığı için ata yaptığı zalimlik… Ata bunu yapan atasına ne yapmaz?
Yaz gelince yılkıyı sahibi, (romanda Hüseyin oğlu İbrahim) kışın bıraktığı doğada arıyor. Eğer sağ kalmışsa bir işe koşacak, ormanda, harmanda, çiftte çubukta utanmadan attan yararlanacak. Hay böyle geleneğe! Arka planda, halkın yoksulluk karşısında çaresizliği sezdirilse de okuyucuya yine de makbul değil ata da yapılsa böyle vefasızlık ve onursuzluk,  onur olursa en çok yoksulda olur çünkü.
Abbas Sayar, öykünün sonunda okurun içinin yağlarını eritiyor: Doru kısrak, kendisini tavlamak için getirilen tayını da alıp kaçıyor. İbrahim ele güne rezil oluyor. Atlar artık özgürdür.
Yer yer –özellikle konuşmalar- yerel dille yazıldığı için okumada zorluk çekilse de anlatımdaki canlılık ve içtenlik, kurgudaki ustalık ve akıcılık Yılkı Atı’nın bir çırpıda okunmasını sağlıyor.
Romandan birkaç sahne:
1.      Doru kısrakın doğumu: Dişi atlar, sahibinin beğendiği beygirlerle çiftleştiriliyor. Ancak, Doru kısrakın anası, İbrahim’in  bir iş için kasabaya gittiği bir günde, bıraktığı çayırda, onun haberi dahi olmadan, gençlerin kıyakçılığı ile kimin olduğu bilinmeyen bir atla çiftleştiriliyor. Doru kısrak bu çiftleşmenin ürünü. Sahibine katıldığı yarışlarda birincilikler kazandırıyor, ünleniyor. Halk arasında, çok başarılı ve sevimli çocuklara “piç” dendiğini bilerek mi böyle kurguladı bu sahneyi Sayar, bilemiyorum.
2.      Doru kısrak’ın ahırdan atılışı: İbrahim zalimliği, o kendine şan şöhret katan atı yılkıya kendisi göndermiyor, atı oğullarına taşlattırıyor. Çocuklar zalimliği babalarından öğreniyorlar. Ne acı.
3.      Hıdır Ağa’nın Doru’ya kol kanat gerişi: Zavallı Doru, kurtlarla savaştan sonra bitkin bir şekilde başka bir köyde buluyor kendini. Köyün yaramaz çocuklarının tekmelerinin altından alıyor bağrına basıyor yılkıyı, ahırında yediriyor, içiriyor, ısıtıyor hayvanı.  Bu iyilik önermesi yazarın: Dünya’da hâlâ bir yerlerde iyiler yaşıyor, iyilikten ümidini kesme ey okur!
Romanda daha çok gelenek eleştirisi öne çıkıyor, ancak romanın arka planını didikleyen okur, cahilliği, yoksulluğu, ilkelliği, geri bırakılmışlığı öne sürerek olumsuzluklardan siyasetçileri, siyasal düzeni sorumlu tutabilir. Nitekim, Yılkı Atı romanını Yılmaz Özdil, Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettiği Ergenekon ve Balyoz sanığı askerlerin kendisine hiç yorum yapmadan imzalayıp verdiklerini yazıyor. (31.12.2012, Hürriyet)
Diğer romanlarını okumadım ama Abbas Sayar’ın adı, yalnızca Yılkı Atı ile bile gelecek yüzyıllara kalır.

Romanda altını çizdiğim yerler:

“Para, şahine benzer. Gökten alimallah turnayı indirir.”s.13
“Gönülsüz köpeğin davara gittiği gibi iş görme.”
“Bir at arabaya koşulmaya görsün. Kredisi beş paralık oldu demektir. Artık o, at değil sıra alıdır.” S.32
“Köy büyük bir mapushane.”
 “Tokluk hayatı düşündürür. Toklukla birlikte hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk gavur bir şeydir. İyi bir gavurcuktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü arttırır.” S. 48
“Her işin çıkarsız olanı güzeldir. Huzur ve haklı mutluluk çıkarsızlıktan doğar.” S.59
“Eskiler ne demiş? At yedi günde, it yediği günde.” S.85
“Yılkı atları ya çok soğuk ya da tehlike karşısında birbirlerine sokulurlar. Hava ılıdı mı tehlike kalktı mı dağınık düzene geçerler. Bulduklarını midelerine atmağa çalışırlar. Karınları doyunca da ayakta durgunlaşırlar. Kıpırdamazlar, göz kapakları aşağı düşer, soluk alışları yavaşlar. Yarım bir uykudur bu… Dinlendirici bir haldir.”
“Tayı dişi kekliğe benzer yılkılığın. Onu görünce dayanamaz. Tezinden yaklaşır, gafil avlanır. Yakayı hemencecik ele verir.”

ELVEDA GÜLSARI
Her şeyden önce bir vefa romanı.Tanabay, Sovyet rejiminde doğmuş, büyümüş, askere gitmiş, Büyük Savaş’ı görmüş bir Kırgız köylüsü. Yetiştirdiği, çok yarışlar kazandığı, övündüğü aygırı taypalma yorga Gülsarı, kolhoz yönetimi tarafından elinden alınır. Özel mülkiyetin olmadığı komünist düzende, atı dahi insanın, hatta kendisi bile devletindir. Gülsarı da çıkarcı, zalim yöneticilerin elinde sıra malı olur, işkencelere maruz kalır, iğdiş edilir, yılkıya ayrılır, sonunda yine Tanabay’ın eline kalır. İnsanın ata vefası,atın insana sokulması, insanın insana vefası. Bir de tersi tutumlar, insanın insana yaptığı kötülükler, kuyu kazmalar, insanların ata yaptıkları kötülükler. Ha hayvana ha insana…
Büyük yazar Aytmatov, Tanabay ve Gülsarı’yı merkeze alarak, onların geçmişlerine dönerek sosyal ve siyasal eleştiri yapıyor.
Tanabay, II. Dünya Savaşı’ndan döndükten sonra köyünde, kolhozda, kimsenin pek yapmak istemediği yılkılıklara bakmak ve koyun üretmek işlerinde çalışıyor. Sıkı bir partici ama partinin yönetimine çöreklenen çıkarcı, iki yüzlü politikacılar ona diş bileyip Tabanay’ı partiden atıyorlar. Tanabay da Gülsarı gibi Komünist Parti’nin yılkılıklarından oluyor.
Aytmatov kitapta, tok ve tatlı anlatımıyla eşsiz tablolar gibi gözler önüne serdiği Kırgızistan manzaralarının yanı sıra Tanabay’ın çocukluk arkadaşı, can dostu Çora, karısı Caydar, yasak aşkı Bibican, partinin kötü adamı İbrahim ve daha birçok kişi ile ördüğü olay örgüsüyle,  Kırgızların Sovyet rejimi altında yaşadıkları yoksulluğu, zorlukları kusursuz kurgusuyla dile getiriyor.
Bir de her romanında yaptığı gibi bir efsane, bir halk hikayesiyle süslüyor eserini. Bir meddahı dinler gibi Caydar Hatun’un kopuz eşliğinde söylediği Karagül-Botam bozlağını toy avcı Karagül ile Boz Geyik hikayesini okuyoruz büyük ustanın kaleminden. Karagül-Botam bozlağı romanın da temel önermesini oluşturuyor: “Yalnızlıklar içinde kalan bir adamın hıçkırıklarını, ah dedikçe nefesiyle yel savuran çok büyük acılı bir insanın ahlarını,ıssız ve engin bozkırda başını vuracak, onulmaz derdini gömecek bir yer arayarak koşan bir adamın acı çığlıklarını andıran bir ezgiydi bu.”
‘Neslini kuruttun tükettin Botam
Bu eleme beni sen attın Botam
Seni ellerimle öldürdüm Botam
Yalnızım, kendimi soldurdum Botam!’

Kitaptan seçtiğim cümleler:
“Zaman kimseyi kayırmaz, her canlı yaşlanır, her şey eskir.” S.17
“Kırk yıl kırgında kalsan ecel gelmeyince ölmezsin.” S.19
“Bilirsin bir kız iyi bir ere düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır yaldır parlar, gül gibi olur. Ama kötü birine düşerse solar gider, çöp gibi kalır. Baktıkça yüreğin sızlar. Atın iyisi de öyle olur. Bakmasını bilmezsen onu mahvedersin, olduğu yere düşüp kalır.” S.25
“Demek ki düşünmemek unutmak demek değilmiş. Aslında Tanabay, unuttuğu için değil istemediği için düşünmüyordu geçmişini.” S.39
“Hırsız itten artanı yalar.” S.47
“Yürük atın ünü, futbolcunun ününe benzer. Daha düne kadar mahalle arasında top peşinde koşan bir bacaksız bir bakarsın bütün ülkeye nam salar, el üstünde tutulan bir şöhret olur. Gol atmaya, ağları dalgalandırmaya devam ettikçe de ismi yayılır. Ama giderek yıldızı sönmeye başlar, sonunda unutulup gider. Onu ilk unutanlar da genellikle vaktiyle ona övgüler düzüp göklere çıkaranlar olur. O, anlı şanlı futbolcunun yerini başkası alır. Yarış kazanan atın ünü de öyle başlar öyle biter. Yarış kazandıkça ünü yankı yankı yayılır. Atla insan arasındaki tek fark atın atı kıskanmamasıdır. Atlar bu konuda kıskançlık nedir bilmezler. Tanrı’ya şükür insanlar da atları kıskanmayı henüz öğrenemediler. Böyle diyoruz ama belki yanılıyoruz. Kıskançlığın doksan türlüsü varmış. Sahibine düşmanlık etmek için atının maytabına (toynağın yumuşak ortasına) çivi çakanları da iliyoruz. Hay atı kıskanan zavallı hay!” s.53
Bir batırlık, yiğitlik ve beceri oyunu olan kökparı bize armağan eden atalarımız nur içinde yatsınlar. Ruhları şad olsun!” s.62
“Erlik göstermek ve er meydanında başa gelene razı olmak! Bunlar bir anadan doğmuş kardeşler gibidirler.” S.63
“Malcı, yılkıcı dediğin çok çocuklu bir aile reisi gibidir. İşi hiç bitmez.” S.78
“Hayvanlara bakmak bir motorlu araca bakmak gibi olmuyor ki.” S.79
“Bir yerden bir yere taşin da haline şükredersin!” s.106
“Turnaya beylik versen tepende gagalayıp durur.” S.113
“Herkesin kaderi aynıydı. Karşısında ulu dağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl aydınlık, bir yanı gölgeli, Aydınlık ve gölge nasıl yan yana ise insanın kaderi de öyle mutluluk ve acıyı beraber getiriyordu. Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı.Hayat dediğin böyleydi işte…”s.126
“Dağlar, gecenin karanlığında kıpırdamadan duran hayalet gibiydiler.” S.130
“Umutsuzluğun canı cehenneme!” s.141
“Düşman yakana yapışınca kurt da bacağını ısırır.” S.149
 “Bakamayacak olduktan sonra neden koyun yetiştiriyoruz? Bunun suçlusu kim? Kim? Söyleyin suçlu kim? Suç sende elbet, senin gibi konuşanda: Ooo, biz her şeyi biliyoruz, işler yolunda! Çok ilerleyeceğiz, ileride onlara yetişecek, onları geride bırakacağız! Söz veriyoruz! Yaa, güzel sözler söylüyor, bülbül gibi şakıyordu. Hadi bakalım, şimdi git de ölüp kalan kuzuları koradan çıkar, dışarıya at! Şuradaki su birikintisinde boğulup yatan hayvanı çek çıkar!.. Hadi bakalım kimmişsin sen, göster kendini…” s.150
“Açlık, kıtlı hüküm sürerken tabiat da canlılarda sağ kalma içgüdüsünü uyarıyor olmalı. Acımasızların, uğursuzların ‘ben sağ kalayım da başkaları ölürse ölsün’ demeleri gibi ikiz doğuran koyun da önce kendini düşünüyordu.” S.150
“Tatlı söz hazineden değildir.” S.159
“Şu sarı yorga da eşsizdi doğrusu. Suya çamura batmıyor, engel tanımıyor, bir gemi gibi geniş dünyayı yara yara alıp götürüyordu insanı.” S.165
“- Sen komünist bir çoban olduğun halde kuzuların neden ölüyor?
-          Her halde kuzular benim komünist olduğumu bilmiyorlar.” S.169
              “Duygu denen şeyi sakız gibi uzatabilirisiniz.” S.179
             “Ah Gülsarı ah! Onun boynu, ensesi, evin girişiyle konuk odasının başköşesine giden yol gibi güzeldi. Gövdesi tunçtan bir heykel gibi güçlüydü.” S.185
              “Dağlarda gece, dipsiz bir girdap gibi döne döne akıyordu.” S.195
              “Babalar ölür ama oğullar onu yaşatır.” S.201
             “Bizim devrimiz geçmiş Gülsarı. İkimiz de kocadık. Artık kime ne yararımız olur? Bende güç kalmadı. Sonumuza varan yol evimize varan yoldan daha kısa artık…”s.219

              “İyi kadın kötü erkeği zor(güçlü) kılar, kötü kadın iyi erkeği hor kılar.” 
Okuma önerisi: Bu yazıyı hazırlarken Necip Fazıl Kısakürek'in Ata Senfoni'si aklıma geldi. İnternette üstünkörü göz gezdirdim:  at hakkında eni konu bir derleme,Üstad roman demiş yazdıklarına. Oradan öğrendim: El'adiyat suresinde Tanrı'nın övdüğü hayvan at. Tavsiye ederim.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

KAFKA'DAN ÇAĞRIŞIMLAR

KAFKA'DAN KANDIRA'YA
“Kafka’yı okurken kimden böyle utanıyorsun?
– Sen kendi gücünden utanıyorsun.”
     (Elias Canetti/ Edebiyatçılar Üzerine)
Sabah uyandım, Kafka okuyorum: İçindeki bir metnin de adı olan Akbaba’yı, kısa metinleri, hikayecikleri. Ya başlıklarından ya da içlerinde geçen bir sözden, bir cümleden kopan çağrışımlarla hafızamın derinliklerinde uyuyan bir olaya gidiyorum, yer ve zaman birliği, bütünlüğü veya herhangi bir sıralama aramaksızın, kendiliğinden. Sözgelimi, “Vazgeç” başlıklı kısa metin Kandıra çarşısını getirdi gözümün önüne; küçük ayaklarımla Türkocağı Caddesini yukarıdan aşağıya, bir karınca gibi ağır ve yavaş adımlardım, çarşamba akşamüzerleri pazar dağılırken çarşıda gezmeye bayılırdım, birbirlerine karışmış biçimde ezik sebzelerin kokusu, mandalina, portakal kokuları -hâlâ burnumda tüter- çocukluğumun aromalarıydı. Kafka, Vazgeç’te şöyle bir cümle kullanmış: “Yaptığım keşifle gelen korku yolumu şaşırttı, bu şehri henüz çok iyi tanımıyordum”. Her gezi bir keşiftir.
“Geceleri” başlıklı kısa yazıda “…ve sen nöbet tutuyorsun, nöbetçilerden birisin, yanındaki çalı yığınında yanan odunu sallayarak bir diğerini buluyorsun. Sen nöbet tutuyorsun. Deniliyor ki biri nöbet tutmalı, biri orada olmalı”  diye bir bölüm var. Şu sesler çok eskiden beri kulaklarımda: Kurtuluş Savaşı gazisi heybetli Hasan Çavuş,  çarşıda manavlık yapan oğullarının dükkânına giderken esnaf komşularına gür ve tok sesiyle hayırlı işler diliyor, selam veriyor ya da Hatipler köyünde Bayram Çavuş, bir gece köye zorla kız kaçırmaya gelenleri tuzağa düşürmek için plan yapıyor, karanlıkta etrafa nöbetçiler salıyor, parola kuruyor. Nöbetçiler gitti, nöbet bitti, her şey çürümeye yüz tutuyor.
“Taşra Yolundaki Çocuklar”
8-10 yaşlarımızda, yaz tatillerinde, köyde, Kandıra yolundaki otlaklarda hayvan güderdik. Şoseden tek tük otomobil geçerdi o zamanlar, içindekiler ya bizi ya da hayvanlarımızı merak ederlerdi, dururlardı, bize şeker, çikolata gibi şeyler verirlerdi yahut bozuk para… Durmayanlara el sallardık, güle güle…
“Çakallar ve Bedeviler” adlı öyküdeki çakal sözcüğü,  yılbaşında satmak  için Kandıra köylerinden topladıkları tavukları, horozları, kazları, hindileri günler öncesinden yola çıkarak güde güde Üsküdar pazarına götüren köylüleri,  geceledikleri çalılıklarda mallarını çakalların saldırısından korumak için tuttukları nöbetleri getirdi eski anlatılardan gözümün önüne ve o anlatıları süsleyen, Üsküdar’a gidenler köylerine dönene  değin ertelenen komşu düğünlerini.
“Bir Kardeş Cinayeti”ni okurken miras paylaşımı kavgaları, genç yaşta ölen eşinin kardeşiyle evlenenler hakkında işittiklerim sıraya giriyorlar beynimin içinde.
“Köprü” ve “Dağlarda Gezinti” metinleriyle ne kadar ilgiliyse Erikler Gölü’nde meyve ağaçlarını balta ile budarken ayağını kesen delikanlı, hafızamın derinliklerinden sahneye çıktı. Köprüye can verip onu insanmış gibi yazıyor ya Kafka, delikanlı da kendini ağaç sandı, ağacın dalını da ayağı… “Biz böyle ‘la la’ diye gidiyoruz, rüzgâr ellerimizin ve ayaklarımızın açık bıraktığı deliklerden esiyor. Boğazlar dağlarda özgür kalıyor! Şarkı söylemiyor oluşumuz mucize.” (Dağlarda Gezinti’den)
Keklik Dağlarda Çağıldar türküsü olmadan her ilham biraz noksan kalıyor. 
Canetti’nin, kibirsizliğini övdüğü, övünmeyi bilmez dediği Kafka, metinlerinin sonunu yazmıyor, sonuç bölümü yok Kafka’da, onun öykülerinin sonunu okur yazıyor.

12 Mayıs 2017 Cuma

BİR TABLO SATICISININ ANILARI / Ambroise VOLLARD


Bir gün Beyoğlu’nda aylak aylak gezinirken Çiçek Pasajı yakınlarında dar bir çarşıda, porselen ve camdan mamul hediyelik eşyalar satan rengarenk ışıl ışıl dükkanlar gördüm, fotoğraflarını çektim. Dar aralıktan çıkınca bir pasaja girdim: Avrupa Pasajı. Alt katı sahaflar çarşısı. Sahaflar denince benim aklıma İstanbul’da sadece Beyazıt Camii bahçesindeki kitap satıcıları gelirdi. Beyoğlu’ndaki sahaflar çarşısı, Beyazıt’takinden hem büyük hem de eski imiş. Kitap kokusu çeker beni sahafa, ekmek kokan fırın önleri gibi. O aralar epeyi zamandır,  şair Yavuz Bülent Bakiler tarafından yayına hazırlanan Arif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları’nı arıyordum. Birkaç dükkana sordum, yok. Zaten bu dünyada ben aradığımı ne zaman bulabildim ki. Artık ümidimi kestim aradığımdan da başka kitaplara göz atıyordum, “maden” arıyordum. İyi mal kendini nerede olsa gösterir ya pasajdan çıkmak üzereyken bir sahafın kapısına dizilmiş kitaplar arasında, bez cilt üzerine geçirilmiş kuşe kâgıt kapaklı, üzerinde solgun yeşil renkli bir yazı ve ilk bakışta resim olduğu belli olmayan bir resim olan eski bir cilt dikkatimi çekti. Kitaba uzandım, şöyle bir karıştırdım, gözüme ışıldadı, paslı çivi kutusuna düşmüş değerli bir metal gibi Bir Tablo Satıcısının Anıları.  
-Kaç lira?
-Arka kapağın içinde yazıyor abi.
Çevirdim, baktım: kurşun kalemle 55 yazıyor. Usulca yerine koydum ama meraktan sordum.
-Neden böyle pahalı?
Doğrusu, aklımdan 5-10 lira arası bir fiyat geçiyordu. 5 dese alırdım da 10 liraya düşünürdüm. Benim alıcı değil de bakıcı olduğumu anladı satıcı, sahaf değil adam sarraf.
-Beyefendi, kitap bilenin elinde değerlenir. Bir Tablo Satıcısının Anıları çok aranan ve çok uzun yıllar baskısı yapılmayan  bir kitaptır. Kitap piyasasında fiyatlar biz satıcılar değil siz alıcılar tarafından belirlenir.
Bir tereddüt geçirdim, acaba alsam mı? Yok yahu müsrifliğin alemi yok. Kaşımı kaşıya kaşıya sessizce çıktım pasajdan. 
Ama içime dert oldu, akşam eve gelince hemen internette araştırdım. Doğan Kitap yeni baskısını piyasaya sürmüş Bir Tablo Satıcısının Anıları’nın, çok bilen sahafın haberi yok.  Sipariş ettim, üç gün sonra kargodan büyük boy, birinci hamur gramajlı kağıda basılmış okkalı bir kitap geldi. Kitabın yeniden yayımlanmasına antikacılık-müzayedecilikte bir asrı deviren Portakal ailesi önayak olmuş.

Önsözde belirttiğine göre Bir Tablo Satıcısının Anılarını Vollard, sipariş üzerine yazmış. Bir Amerikan şirketi, ısrarla yazmasını istediği anıları karşılığında ünlü müzayedeciye yüklü bir önödeme yapmış. Avrupa’da sanayi devrimi sonrası teknolojik gelişmeler, hayatın her alanını etkilediği gibi sanatta da yeni akımların ortaya çıkmasına yol açtı. Ambroise Volard, tam da bu yıllarda, 19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başlarında Paris’te ressam ve edebiyatçıların yakın çevresinde romantizm, sembolizm, ekspresyonizm, empresyonizm, parnasizm, kübizm ve diğer sanat akımlarının birbiri ardına doğuşuna bizzat tanıklık etmiş, açtığı sergilerle, yayımladığı katalog ve kitaplarla ve bizzat ticaretini yaparak sanat eserlerinin değerini arttırmış, sanatçıların bütün dünyada tanınmasını sağlamış.
Kitabın en ilginç yanı kısa kısa anekdotlardan oluşması. Vollard, özyaşamını  merkeze alarak, çocukluğundan, ailesinden, eğitim ve öğretim hayatından, (hukuk okumuş ama avukatlık, savcılık veya hakimlik yapmamış, öğrenci iken resim aşkı kanına girmiş, bir trafik kazasında ölene değin ömrünü tablo satıcılığına adamış, hiç evlenmemiş)  ressamlarla ve edebiyatçılarla ilişkilerinden, müşterilerinden, konferanslarından, gezilerinden söz ediyor ama bunları yaparken kendini  arka plana atmayı, ressamları, edebiyatçıları öne çıkarmayı başarmış. Tabii ki Cezanne, Van Gogh, Degas, Renoir , Picasso… gibi dünya resim devleri, Emile Zola, Aleksander Dumas, Balzac… gibi edebiyat dehalarının yanında kim olsa sönük kalır. Başarı şurada ki Vollard dünyayı etkileyen bu kadar büyük sanatçıları sanki bir roman kahramanlarıylarmış gibi  anlatmış. Bu anlatının kotarılmasında yazarın dingin hafızası, kendiliğinden okuyucunun hayranlığını kazanıyor. Anlatımın ironilerle dolu oluşu da anekdotlara kendine özgü bir tat veriyor. Doğan Hızlan da kitap hakkındaki yazısında “Ben anıları roman gibi okudum” diyor. (Radikal Kitap, 10.02.2016) 
Kitapta, resim ile edebiyatın iç içeliğini gösteren bir küçük anekdot şöyle:
(Renoir) "Öteki ressamlar, sosyeteden hanımları resmetmeyi nasıl beceriyorlar anlayamıyorum… Hiç elleri resmedilecek bir sosyete kadınına rastladınız mı? Öyle ya da böyle kadınların ellerini resmetmek hoştur ama ev işlerini kotaran eller! Roma’da, Farnesina’da Rafello’nun Jupiter’e yalvaran bir Venüs’ü var… enfes! Mutfağına geri dönecek tombul bir kadını görüyorsunuz onda, Stendhal’e Raffaello’nun kadınlarının alelade ve ağır olduklarını söyleten buydu!” s.188
Yine, Renoir, Flaubert’in Madame Bovary romanı hakkında şöyle diyor:

“Yok artık bir eczacı boynuzlandı diye üç yüz sayfaya dayanacak halimiz yok! Salammbo gibi aynı sürekli bunu okutmak istiyorlar bana. Mumya’nın Romanı’nı yüz kere tercih ederim. Herkes karşıma geçip baştan sona yalan olduğunu söylesin, dert değil, belki de bu yüzden okuması çok keyifli geliyor bana.” S.190
Kitap aynı zamanda, kahramanları ünlü sanatçılar olan Paris romanı, Paris, ünlü caddeleriyle, sanat ve eğlence merkezleriyle…
Vollard, Paris sıkıntısını şöyle anlatıyor:
“Bir sonbahar akşamı Gare de Lyon’a indiğimde ilk gözüme çarpan inatçı, hafif bir yağmurla sırılsıklam olmuş hüzünlü sokaklar oldu. Bindiğim at arabası, sürücüleri bol bol küfür savuran bir araba yığınının ortasında sıkışıp kaldı. Quartier Latin’de tavsiye üzerine gittiğim küçük bir otelde buldum kendimi, geceyi soğuktan titreyerek geçirdim. Ama sonunda Paris’teydim işte, Paris!
Müzelere gittim, Ama sonu gelmeyen salonlarda bir saat gezindikten sonra elimde kalan koca bir sıkıntı oldu.” S.28
Raffi Portakal da kitapta “Öncelikle satıcının sadece resimle ilgilenmeyip edebiyat dünyasıyla da bağlantısı olması gerektiğini öğreneceksiniz. İkincisi, koleksiyonerin ruh halini göreceksiniz, bunun içine bilgisi, görgüsü, zevki dahil” diyor.
Picasso, Vollard’ın dünyada resmi yapılmış en güzel kadından daha fazla resminin yapıldığını söylemiş.

Başarılı bir tablo satış tekniği tüyosu da veriyor Vollard:
“Yanımda Forain’in bir deseni vardı.
-          Ne kadar istiyorsunuz bu desene diye Sordu benim resim meraklısı.
-          Yüz yirmi beş frank.
-          Yüz frank veririm.
Cüzdanından yüz franklık banknot çıkardı. Yüz frank! Çok cazipti. Yine de teslim olmadım. Bir süre önce bir Rops deseni için pazarlık eden bir meslektaşımın taktiğinden etkilenmiştim.
-          Rops ne kadar?
-          Kırk frank.
-          Yok artık! Otuz frank diyelim.
-          Nasıl bir pazarlık bu? İyi öyleyse, elli frank.
Ve resim meraklısı elli frank ödemişti.
Ben de şansımı denedim:
-          Demek Forain için pazarlık ediyorsunuz, dedim müşterime. İyi öyleyse yüz elli frank istiyorum.
-          Bak sen, ne cesaret varmış sizde dedi, müşteri.
-          Tamamdır… Alıyorum. “ s.52
Başta Vollard portreleri olmak üzere dahi ressamların ünlü birçok tablosu renkli olarak basılmış kitaba. Bir Tablo Satıcısının Anıları resim ve edebiyat alanında başlı başına bilgi ve kültür hazinesi, okuyan kazanıyor.
Kitapta adı geçen filozoflar, edebiyatçılar ve eserleri:
Viktor Hugo-Cromwell, Claude Farrere- Önder, Mark Twain- Yankı Koleksiyoncusu, Port-Royal- Mantık, Descartes-Yöntem Üzerine, Malebranche - Hakikat Arayışı, Beecher Stowe- Tom Amcanın Kulubesi, Alfonse Daudet - Küçük Şey, Huysmans- Kimileri, Gustave Geffroy - Mahpus, Alfred Jarry - Kral Ubü, Aleksandr Dumas - Kamelyalı Kadın, Balzac - Bitmeyen Başyapıt, Leon Bloy - Nankör Dilenci, Günce, Lukianos - Kibar Fahişeler, Maupassant, La Maison Tellier, Francis Tompson - Şiirler, Eduart Herriot - Normand Jie, Lafontaine- Masallar, Gogol- Ölü Canlar, Ronsard - Folostries, Heseidos-Thegonia, Suares- Sirk ve Çile,Augustinus-İtiraflar. Ayrıca herhangi bir eseri anılmadan Paul Valery, Henry Bergson, Zola, Homeros, Guillaume Apollinaire gibi şair yazar ve filozoflar ve yazarı anılmaksızın Andersenn Masalları, Meryem ya da Tanrının Bağışı (Tiyatro), Don Kişot, Hamlet, Amansız Muamma, Mösyo de Camors, Kötülük Çiçekleri, Binbir Gece Masalları, Torpillenmiş Bir Yük Gemisinin Macerası, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Uyuyan Güzel,Ressamların Tarihi, Sözde Kızlar... eser adları kitapta geçmektedir.    
Kitaptan seçtiklerim:
“Resim, insanın gözünü bir aldı mı geri vermez.” S. 37
“Doğa! Şimdi kalkmış çizim yapmayı bilmeden resim yapan ressamların yanında   yer alıyorsa doğanın kendisi kaybeder. Corot beceriksizin  teki değil mi sizce? Sanatçı doğada düzeltmeler yapmayı bilmeli demiş. Eskilerin formülüdür: Ars addit Naturae (Latince deyim: Sanat doğayı olduğu gibi aktarır.) s.47
“İnsanın kız evlatları varsa yaşadığı yeri daha ağır başlı tutması gerekir.” S.48
“İyi yapıtların kendi içlerinde gizemli bir erdem taşıdıklarına inanmak gerekir.” S.49
“Tablo satıcılığı ne hoş bir meslek! Hayatını böylesi harikaların arasında geçirmek.” S.73
“Mösyö Degas, doğayı nasıl yansıttığınızı gören biri, ona sırtınızı dönerek çalıştığınıza nasıl inanabilir?
-          Ah,  Mösyö Vollard, arabada zaman zaman burnumu cama dayıyorum.” S.83
“Şu aptal hayvanları, (kuşları) atölyemde tutabilseydim, poz vermeleri için onları nasıl sabit tutacağımı da bilirdim.” S.85
“Kaldı ki kutsanmış para, alıcının cebinden çıktığında bile size uzatıldığında bile artık sizin olduğunu söyleyemezsiniz. Bir eli geri çevirmek çok kolaydır.” S.87
“En iyi saklanmış hazineler bile nihayetinde keşfedilir.” S.88
“Hiçbir şey bir tablo kadar saçmalık işitmez.” S.113
“Tablo alıcısına kılavuzluk etmeye gelmez.” S.124
“Tabloların tedavi edici bir etkisi olabileceği bilinmez genelde.” S.126
“Doğrusunu söylemek gerekirse en büyük ressam diye bir şey yok. En büyük ressamlar var: Cezanne, Renoir, Monet, Degas…” s.131
“Bizim Lahey’de hikâyesi hiç de sıradan diyemeyeceğim biri var. İnsanlardan köşe bucak kaçtığı ve kimselerle konuşmadığı için bir düşünce adamı olarak ün yapmıştı.” S.132
“Gerçekten de Hotel des Ventes’da en yüksek fiyatlar kafası sakatların tablolarına veriliyor.” S.132
“İyi şarabın olduğu her yerde insan kendisini Fransa’da hisseder.” S.139
(Guillaumin) “D uvarlarını kaplamak için tablo alan insanlardan olmasalar bari…
(Vollard) “ Hayır.
(Guillaumin)”İyi o halde bekliyorum, onlarla şimdiden dost sayılırız.” S.166

“Resim alıcısı birinden korkup kaçabilir ama ressam ilgisini çektiyse eğer hep geri döner.” s.167
“Başarılı olmak için resim yapmaz insan, zevk için yapar.” S. 167
“Sarhoş saksılarda yumulmuş çiçekler…”
“Parfüm mü! Güzel kokan onca şey varken, mesela  kızarmış ekmek.” S.172