24 Mayıs 2017 Çarşamba

İNSANLARIN ATLARA YAPTIKLARI FENALIKLAR Yılkı Atı ve Elveda Gülsarı


İki at romanında, Abbas Sayar’ın Yılkı Atı ve Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı adlı eserlerinde insanların atlara yaptıkları fenalıkları okudukça içim acıdı. Yılkı Atı’nda Anadolu bozkırlarının sert kışıyla da merhametsiz sahibiyle de baş eden Doru kısrak, özgürlüğe koşarken Elveda Gülsarı’da ise taypalma yorga (dörtnala koşmasını bilmeyen ama dörtnala koşan atları geçen, uzun yol koşu atı) Gülsarı, Orta Asya steplerinde, Kırgızistan yaylalarında kaderi aynen kendi kaderine benzeyen bakıcısı Tanabay’ın ellerinde ölüyor.

Önce YILKI ATI:
Abbas Sayar’ın romanda anlattığına göre Anadolu bozkırlarında yaşatılan bir gelenek var: Güçten düşen yaşlı at, kışa girerken ahırdan atılıyor, kapılar yüzüne kapanıyor, doğaya bırakılıyor. Yılkı ne yapsın? İnsanoğlunun bu zalimliği karşısında boynunu büküyor, terk edilmiş at, köprü altı çocukları gibi kader arkadaşlarını buluyor, birbirlerine sokuluyorlar, aralarında kara gün dostlukları kuruluyor, sert soğuğa karşı sürtündükleri vücutların ısısıyla ısınıyorlar, kurtların saldırılarına önder bir atın örgütlemesiyle karşı koyuyorlar, ayakta kalmaya, yaşamaya çalışıyorlar. İnsanın yaşlandığı için ata yaptığı zalimlik… Ata bunu yapan atasına ne yapmaz?
Yaz gelince yılkıyı sahibi, (romanda Hüseyin oğlu İbrahim) kışın bıraktığı doğada arıyor. Eğer sağ kalmışsa bir işe koşacak, ormanda, harmanda, çiftte çubukta utanmadan attan yararlanacak. Hay böyle geleneğe! Arka planda, halkın yoksulluk karşısında çaresizliği sezdirilse de okuyucuya yine de makbul değil ata da yapılsa böyle vefasızlık ve onursuzluk,  onur olursa en çok yoksulda olur çünkü.
Abbas Sayar, öykünün sonunda okurun içinin yağlarını eritiyor: Doru kısrak, kendisini tavlamak için getirilen tayını da alıp kaçıyor. İbrahim ele güne rezil oluyor. Atlar artık özgürdür.
Yer yer –özellikle konuşmalar- yerel dille yazıldığı için okumada zorluk çekilse de anlatımdaki canlılık ve içtenlik, kurgudaki ustalık ve akıcılık Yılkı Atı’nın bir çırpıda okunmasını sağlıyor.
Romandan birkaç sahne:
1.      Doru kısrakın doğumu: Dişi atlar, sahibinin beğendiği beygirlerle çiftleştiriliyor. Ancak, Doru kısrakın anası, İbrahim’in  bir iş için kasabaya gittiği bir günde, bıraktığı çayırda, onun haberi dahi olmadan, gençlerin kıyakçılığı ile kimin olduğu bilinmeyen bir atla çiftleştiriliyor. Doru kısrak bu çiftleşmenin ürünü. Sahibine katıldığı yarışlarda birincilikler kazandırıyor, ünleniyor. Halk arasında, çok başarılı ve sevimli çocuklara “piç” dendiğini bilerek mi böyle kurguladı bu sahneyi Sayar, bilemiyorum.
2.      Doru kısrak’ın ahırdan atılışı: İbrahim zalimliği, o kendine şan şöhret katan atı yılkıya kendisi göndermiyor, atı oğullarına taşlattırıyor. Çocuklar zalimliği babalarından öğreniyorlar. Ne acı.
3.      Hıdır Ağa’nın Doru’ya kol kanat gerişi: Zavallı Doru, kurtlarla savaştan sonra bitkin bir şekilde başka bir köyde buluyor kendini. Köyün yaramaz çocuklarının tekmelerinin altından alıyor bağrına basıyor yılkıyı, ahırında yediriyor, içiriyor, ısıtıyor hayvanı.  Bu iyilik önermesi yazarın: Dünya’da hâlâ bir yerlerde iyiler yaşıyor, iyilikten ümidini kesme ey okur!
Romanda daha çok gelenek eleştirisi öne çıkıyor, ancak romanın arka planını didikleyen okur, cahilliği, yoksulluğu, ilkelliği, geri bırakılmışlığı öne sürerek olumsuzluklardan siyasetçileri, siyasal düzeni sorumlu tutabilir. Nitekim, Yılkı Atı romanını Yılmaz Özdil, Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettiği Ergenekon ve Balyoz sanığı askerlerin kendisine hiç yorum yapmadan imzalayıp verdiklerini yazıyor. (31.12.2012, Hürriyet)
Diğer romanlarını okumadım ama Abbas Sayar’ın adı, yalnızca Yılkı Atı ile bile gelecek yüzyıllara kalır.

Romanda altını çizdiğim yerler:

“Para, şahine benzer. Gökten alimallah turnayı indirir.”s.13
“Gönülsüz köpeğin davara gittiği gibi iş görme.”
“Bir at arabaya koşulmaya görsün. Kredisi beş paralık oldu demektir. Artık o, at değil sıra alıdır.” S.32
“Köy büyük bir mapushane.”
 “Tokluk hayatı düşündürür. Toklukla birlikte hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk gavur bir şeydir. İyi bir gavurcuktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü arttırır.” S. 48
“Her işin çıkarsız olanı güzeldir. Huzur ve haklı mutluluk çıkarsızlıktan doğar.” S.59
“Eskiler ne demiş? At yedi günde, it yediği günde.” S.85
“Yılkı atları ya çok soğuk ya da tehlike karşısında birbirlerine sokulurlar. Hava ılıdı mı tehlike kalktı mı dağınık düzene geçerler. Bulduklarını midelerine atmağa çalışırlar. Karınları doyunca da ayakta durgunlaşırlar. Kıpırdamazlar, göz kapakları aşağı düşer, soluk alışları yavaşlar. Yarım bir uykudur bu… Dinlendirici bir haldir.”
“Tayı dişi kekliğe benzer yılkılığın. Onu görünce dayanamaz. Tezinden yaklaşır, gafil avlanır. Yakayı hemencecik ele verir.”

ELVEDA GÜLSARI
Her şeyden önce bir vefa romanı.Tanabay, Sovyet rejiminde doğmuş, büyümüş, askere gitmiş, Büyük Savaş’ı görmüş bir Kırgız köylüsü. Yetiştirdiği, çok yarışlar kazandığı, övündüğü aygırı taypalma yorga Gülsarı, kolhoz yönetimi tarafından elinden alınır. Özel mülkiyetin olmadığı komünist düzende, atı dahi insanın, hatta kendisi bile devletindir. Gülsarı da çıkarcı, zalim yöneticilerin elinde sıra malı olur, işkencelere maruz kalır, iğdiş edilir, yılkıya ayrılır, sonunda yine Tanabay’ın eline kalır. İnsanın ata vefası,atın insana sokulması, insanın insana vefası. Bir de tersi tutumlar, insanın insana yaptığı kötülükler, kuyu kazmalar, insanların ata yaptıkları kötülükler. Ha hayvana ha insana…
Büyük yazar Aytmatov, Tanabay ve Gülsarı’yı merkeze alarak, onların geçmişlerine dönerek sosyal ve siyasal eleştiri yapıyor.
Tanabay, II. Dünya Savaşı’ndan döndükten sonra köyünde, kolhozda, kimsenin pek yapmak istemediği yılkılıklara bakmak ve koyun üretmek işlerinde çalışıyor. Sıkı bir partici ama partinin yönetimine çöreklenen çıkarcı, iki yüzlü politikacılar ona diş bileyip Tabanay’ı partiden atıyorlar. Tanabay da Gülsarı gibi Komünist Parti’nin yılkılıklarından oluyor.
Aytmatov kitapta, tok ve tatlı anlatımıyla eşsiz tablolar gibi gözler önüne serdiği Kırgızistan manzaralarının yanı sıra Tanabay’ın çocukluk arkadaşı, can dostu Çora, karısı Caydar, yasak aşkı Bibican, partinin kötü adamı İbrahim ve daha birçok kişi ile ördüğü olay örgüsüyle,  Kırgızların Sovyet rejimi altında yaşadıkları yoksulluğu, zorlukları kusursuz kurgusuyla dile getiriyor.
Bir de her romanında yaptığı gibi bir efsane, bir halk hikayesiyle süslüyor eserini. Bir meddahı dinler gibi Caydar Hatun’un kopuz eşliğinde söylediği Karagül-Botam bozlağını toy avcı Karagül ile Boz Geyik hikayesini okuyoruz büyük ustanın kaleminden. Karagül-Botam bozlağı romanın da temel önermesini oluşturuyor: “Yalnızlıklar içinde kalan bir adamın hıçkırıklarını, ah dedikçe nefesiyle yel savuran çok büyük acılı bir insanın ahlarını,ıssız ve engin bozkırda başını vuracak, onulmaz derdini gömecek bir yer arayarak koşan bir adamın acı çığlıklarını andıran bir ezgiydi bu.”
‘Neslini kuruttun tükettin Botam
Bu eleme beni sen attın Botam
Seni ellerimle öldürdüm Botam
Yalnızım, kendimi soldurdum Botam!’

Kitaptan seçtiğim cümleler:
“Zaman kimseyi kayırmaz, her canlı yaşlanır, her şey eskir.” S.17
“Kırk yıl kırgında kalsan ecel gelmeyince ölmezsin.” S.19
“Bilirsin bir kız iyi bir ere düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır yaldır parlar, gül gibi olur. Ama kötü birine düşerse solar gider, çöp gibi kalır. Baktıkça yüreğin sızlar. Atın iyisi de öyle olur. Bakmasını bilmezsen onu mahvedersin, olduğu yere düşüp kalır.” S.25
“Demek ki düşünmemek unutmak demek değilmiş. Aslında Tanabay, unuttuğu için değil istemediği için düşünmüyordu geçmişini.” S.39
“Hırsız itten artanı yalar.” S.47
“Yürük atın ünü, futbolcunun ününe benzer. Daha düne kadar mahalle arasında top peşinde koşan bir bacaksız bir bakarsın bütün ülkeye nam salar, el üstünde tutulan bir şöhret olur. Gol atmaya, ağları dalgalandırmaya devam ettikçe de ismi yayılır. Ama giderek yıldızı sönmeye başlar, sonunda unutulup gider. Onu ilk unutanlar da genellikle vaktiyle ona övgüler düzüp göklere çıkaranlar olur. O, anlı şanlı futbolcunun yerini başkası alır. Yarış kazanan atın ünü de öyle başlar öyle biter. Yarış kazandıkça ünü yankı yankı yayılır. Atla insan arasındaki tek fark atın atı kıskanmamasıdır. Atlar bu konuda kıskançlık nedir bilmezler. Tanrı’ya şükür insanlar da atları kıskanmayı henüz öğrenemediler. Böyle diyoruz ama belki yanılıyoruz. Kıskançlığın doksan türlüsü varmış. Sahibine düşmanlık etmek için atının maytabına (toynağın yumuşak ortasına) çivi çakanları da iliyoruz. Hay atı kıskanan zavallı hay!” s.53
Bir batırlık, yiğitlik ve beceri oyunu olan kökparı bize armağan eden atalarımız nur içinde yatsınlar. Ruhları şad olsun!” s.62
“Erlik göstermek ve er meydanında başa gelene razı olmak! Bunlar bir anadan doğmuş kardeşler gibidirler.” S.63
“Malcı, yılkıcı dediğin çok çocuklu bir aile reisi gibidir. İşi hiç bitmez.” S.78
“Hayvanlara bakmak bir motorlu araca bakmak gibi olmuyor ki.” S.79
“Bir yerden bir yere taşin da haline şükredersin!” s.106
“Turnaya beylik versen tepende gagalayıp durur.” S.113
“Herkesin kaderi aynıydı. Karşısında ulu dağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl aydınlık, bir yanı gölgeli, Aydınlık ve gölge nasıl yan yana ise insanın kaderi de öyle mutluluk ve acıyı beraber getiriyordu. Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı.Hayat dediğin böyleydi işte…”s.126
“Dağlar, gecenin karanlığında kıpırdamadan duran hayalet gibiydiler.” S.130
“Umutsuzluğun canı cehenneme!” s.141
“Düşman yakana yapışınca kurt da bacağını ısırır.” S.149
 “Bakamayacak olduktan sonra neden koyun yetiştiriyoruz? Bunun suçlusu kim? Kim? Söyleyin suçlu kim? Suç sende elbet, senin gibi konuşanda: Ooo, biz her şeyi biliyoruz, işler yolunda! Çok ilerleyeceğiz, ileride onlara yetişecek, onları geride bırakacağız! Söz veriyoruz! Yaa, güzel sözler söylüyor, bülbül gibi şakıyordu. Hadi bakalım, şimdi git de ölüp kalan kuzuları koradan çıkar, dışarıya at! Şuradaki su birikintisinde boğulup yatan hayvanı çek çıkar!.. Hadi bakalım kimmişsin sen, göster kendini…” s.150
“Açlık, kıtlı hüküm sürerken tabiat da canlılarda sağ kalma içgüdüsünü uyarıyor olmalı. Acımasızların, uğursuzların ‘ben sağ kalayım da başkaları ölürse ölsün’ demeleri gibi ikiz doğuran koyun da önce kendini düşünüyordu.” S.150
“Tatlı söz hazineden değildir.” S.159
“Şu sarı yorga da eşsizdi doğrusu. Suya çamura batmıyor, engel tanımıyor, bir gemi gibi geniş dünyayı yara yara alıp götürüyordu insanı.” S.165
“- Sen komünist bir çoban olduğun halde kuzuların neden ölüyor?
-          Her halde kuzular benim komünist olduğumu bilmiyorlar.” S.169
              “Duygu denen şeyi sakız gibi uzatabilirisiniz.” S.179
             “Ah Gülsarı ah! Onun boynu, ensesi, evin girişiyle konuk odasının başköşesine giden yol gibi güzeldi. Gövdesi tunçtan bir heykel gibi güçlüydü.” S.185
              “Dağlarda gece, dipsiz bir girdap gibi döne döne akıyordu.” S.195
              “Babalar ölür ama oğullar onu yaşatır.” S.201
             “Bizim devrimiz geçmiş Gülsarı. İkimiz de kocadık. Artık kime ne yararımız olur? Bende güç kalmadı. Sonumuza varan yol evimize varan yoldan daha kısa artık…”s.219

              “İyi kadın kötü erkeği zor(güçlü) kılar, kötü kadın iyi erkeği hor kılar.” 
Okuma önerisi: Bu yazıyı hazırlarken Necip Fazıl Kısakürek'in Ata Senfoni'si aklıma geldi. İnternette üstünkörü göz gezdirdim:  at hakkında eni konu bir derleme,Üstad roman demiş yazdıklarına. Oradan öğrendim: El'adiyat suresinde Tanrı'nın övdüğü hayvan at. Tavsiye ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder