Dilime
takıldı durup dururken okaliptus sözcüğü, nereden geldiyse, çarşıdan eve gelene
kadar tekrarlayıp durdum içimden. Arı Kovanı’nı okumaya devam ettim. Birkaç
sayfa sonra bahtsız şair Martin’in şu cümlesi ile afalladım:
-Anacığım
anacığım, okaliptus buharı bu, okaliptus buharı, daha fazla okaliptus buharı
yap, ne olur… (Bana da mı malum oluyor son günlerde?)
Meğer
“dört bardak kaynamış su içine 3 tatlı kaşığı okaliptüs
yaprağı atılır, buharın dağılmaması için büyükçe bir örtü altında 10 dakika
kadar buhar solunur” ise öksürüğe, grip ve nezleye, boğaz ağrısına, bronşite,
göğüs ağrılarına, romatizmaya şifa imiş.
Okuyucusuna bir şey
katan kitap iyidir. Yukarıdaki sahne romana zor günlerde halkın başının
çaresine nasıl baktığını anlatmak içinkonmuş. Arı Kovanı böyle çok kısa geçen
yüzlerce sahneden oluşuyor. Her sahneyi bir petek olarak örmüş yazar, hepsini
bir araya getirince kovan olmuş. Oturup saymışlar, tam 346 kişi adı var
romanda, bu kişileri de arılar olarak düşünelim. Bir de anlatıcı ana arı/ yazar
var. Romanın biçimi böyle tasarlanmış ve bu büyük bir yenilik. Her şeyde olduğu
gibi edebiyatta da yenilik, tutulur ve kalıcı olur.
Yazarın
kitabın önsözü niyetine koyduğu açıkladığı Arı Kovanı’nda İspanya İç Savaşı
(1936-1939) sonrasında halkın günlük yaşayışını, dikta rejiminin halkın
yaşayışına etkileri işleniyor. Araya sıkıştırdığı bir özel ad veya bir sözcük
ile romanın arka planına, siyasal manzaraya göz atıyor, iç savaştan sonra katı
bir yönetimle halkı ezen Falanjistleri iğneliyor. Zaten bu nedenle kitap,
1940’da yazılmış ama 1951’e kadar basılamamış ancak Arjantin’de yayımlanmış. Romanın
yazarı iç savaşta Milliyetçiler safında savaşmış ama savaş sonrasında
Franko’nun en dişli muhaliflerinden biri olarak tanınmış. Zaten bu, kitaptan da
anlaşılıyor. Toplumların geçirdikleri ağır, zor, acı dönemler büyük sanatçılar doğuruyor. Cela da İspanyolların geçen yüzyılda yaşadığı kapalı, karanlık, felaket yılların feryadını duyuran büyük romancı olmuş.
Modern
İspanyol edebiyatının en büyük yazarı kabul edilen Camilio Jose Cela, Cervantes’ten
sonra eserleri en çok yabancı dile çevrilen yazar imiş. İmiş diyorum çünkü ne
yazarını ne de herhangi bir eserinin adını duymuş değildim. Türk okuru
tanımıyor Cela’yı, 1989 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıktan sonra iki kitabı
çevrilmiş Türkçe’ye, diğeri ilk romanı Pascal Duarte ve Ailesi. Oysa, Cela,
14’ü roman 100’den fazla esere imza atmış. “Karanlık Gerçekçi” (Bu
gerçekçiliğin de ne kadar çeşidi varmış yahu.) edebiyatın öncüsü olarak
tanıtılan Cela, anlattığı olaylardaki inandırıcılığıyla gerçekçi, argo hatta
küfürlü diliyle karanlık, yer altı edebiyatına yakın sayılıyor belli ki.
Bir
kahvenin devamlı müşterileri, müşterilerin aile bireyleri, arkadaşları,
tanıdıkları sırasıyla arı kovanına girer gibi kahveye giriyorlar. Kısa kısa
sahnelerle 6 bölüm olarak yazmış neden altıya bölmüş işte onu ilk okumada
anlayamadım. Çok kişi çok kısa anekdotlarla anıldığı için sayfalar sonra
yeniden anıldığında sanki yeni kişi gibi anlaşılıyor. Ancak dikkatli okur işin
içinden çıkabiliyor. Kısa kısa sahnelerle yazılması romana okuma kolaylığı
sağlıyor. Biçim bakımından daha önce denenmiş böyle kahramansız roman
bilmiyorum ama 10 yıl kadar önce okuduğum Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler’i
de aynı biçimle yazılıydı. İlk anda göze çarpmayan bir özelliği de roman
kişilerinin bir gününü anlatmasıymış doğrusu ben bunu fark edemedim, aynı
kişiler sayfalar sonra yeniden sahne alınca başka bir günde yaşadıkları
anlatılıyor diye düşündüm. Bu yönüyle roman, James Joyce’un Ulysses’ini akla
getiriyor.
Camilio
Jose Cela’nın dil ve anlatımı da biçimdeki yeniliğinden azımsanmayacak ölçüde
değişik ve başarılı. Alaycı, küfürlü, metaforlarla yüklü azgın bir dil bu.
Bizde “dilini eşek arısı soksun” deyimini hak eden bir dil. Cela kendini,
“kıpır kıprı bir edebiyat hayvanı” olarak tanıtıyormuş. Rahatsız ediyor mu bu
dil, yok etmiyor, “yakışıyor haspaya”. Ustanın dili de biçimin bir parçası.
Okumayı
bitirdiğim hafta sonu İspanya’dan Bravillo, eşi ve üç arkadaşları Refik Algan’a
misafirliğe geldiler. Onlar Arı Kovanı kitabını gösterdim. İspanyol
nisafirlerimiz, Cela’nın İspanya’da çok popüler bir yazar olduğunu belirtip
benim onun kitabını okumama sevindiler. Cela’nın iri yarı cüsseli bir adam
olduğunu, agresif bir kişilik taşıdığını ve İspanya’da kendine özgü Camilio
Jose Cela sözlüğü bulunduğunu söylediler.
Adnan
Özer, yazarın ölümü üzerine yazdığı bir yazıda (1.2.2002, Radikal) “Cela'nın edebiyat varlığı için ne denir; o İspanyol kültürünün
çağdaş bir referansıdır en başta, İspanyol klasiklerini iyice bir hıfzettikten
sonra belleğinden modern bir döküm yapmıştır. Yaban imgelerle yüklü Klasik
Kastilyan anlatısını; yani Tormesli Lazarillo anlatısının doğallığını
Cervantes'in melankolisini, Francisko Quevedo'nun eyyamcı üslubunu, Calderon De
La Barca'nın huzursuzluğunu gerçekliğe sımsıkı dayalı bir şekilde yenilemiştir.
'Gerçeklik ve sükunet' der Cela, 'işte yazmaya oradan, böyle başlarım” diye değinmiş
yazarın ustalığına.
Kitaptan seçtiklerim:
“Biz babalar, çocuklarımız kötülük ya da uçarılık yaptığında
belki de koruma içgüdüsüyle suçu kötü arkadaşlara atma eğilimindeyizdir.
… Kötü
arkadaşlara bulaşmayan Arı Kovanı’nın öyle pitoresk ve eğlenceli, sert ve
etkileyici bir hikaye anlattığı söylenemez ama hayli şatafatlı bir paye ile
taçlandırıldığı söylenebilir. Onun için avutucu bir şey değil bu, onun tercihi,
müptelası olduğu ve haz aldığı ızdırap duygusundan yana.” S.7-8
“Yazarlar dangalak ve bilgiç olma eğilimindedir, istisnaları bir
yana bırakırsak, onların yazması için belirli uygun bir atmosfer gerekir.
Kimisi, örneğin kafelerde yazan Bernanos, uyuşturucu etkisi yapan gürültülü
ortamları, kimisi de , söz gelimi Juan Roman Limenez gibi histeri numuneleri,
sıkı önlemler alınmış sessiz ve sakin ortamları sever. Kibirle edinilen bu sanı
gerçeğin hayli uzağındadır. Yazmak için gereken tek şey vardır: Söyleyecek bir
şeyinin olması; onu söylemek içinse bir tomar kağıt ve bir kalem. Bunun
ötesinde her şey lüzumsuzdur, gösteridir. Bir tomar kağıt ve bir kalemle Don Kişot
ve hatta arkasından İlahi Komedya yazabilirsiniz. Yapılacak şey, işe koyulmak
ve ortaya çıkacak şeyi beklemektir. Ortaya, Don Kişot ya da İlahi Komedya
çıkması olasılığı çok düşüktür elbette.” S.12
Her yerde pişirilir bakla; kimisi öyle ya da böyle sindirilir,
kimisi de taş gibidir, kimse dişleyemez.” S.14
“Yapay olarak, zorlamayla zuhur eden şeyler, müthiş bir hızla
eskiyor.” S.15
“Kimisinin sessizliği, belli belirsiz hatırlanan bir geçmişi
hayal etmekte olduğu izlenimi verir, kimisi ise yüzünde zavallı bir hayvanın
sevecen, yorgun, yalvaran bir hayvanın ifadesi, eli alnında, bakışlarında artık
sakinleşmiş bir denizin kederi, öylece dalıp gitmiştir.” S.22
“Disiplin olmadıkça iyi bir şey yapılamaz. Disiplin yoksa hiçbir
şey için çaba harcamaya değmez.” S.27
“Şu ilham perileri, kör ve sağır bir kelebekçiğe benziyor olsa
gerek öyle olmasa çoğu şey karanlıkta kalırdı.” S.28
“Ve nasıl da şefkatlidirler. Bunu fark ettiniz mi hiç? (Kediler)
Birini sevmeye görsünler, hayatlarının sonuna kadar devam eder o sevgi.
Kedileri örnek alması gereken ne çok insan var şu dünyada!” s.34
“Kimisi, başkalarından daha fazla ilgi çeker bu dünyada.
Böylelerinin alnında bir yıldız vardır sanki hemencecik seçilirler.” S.39
“Gelişigüzel çaldığı kapının eşiğinde su isteyen terk edilmiş
çocuk gibidir.” S.41
“Yüz, ruhun aynası olmasa işimiz zor.” S.113
“Şişko ve sarhoş karılar fazla yaşamaz.” S.127
“Bayan Rosa'nın kafesindeki kahve saati müşterileri,çay saati
müşterilerinden farklıdır; bütün kafelerde olduğu gibi. Hepsi gedikli müşterilerdir
elbette, aynı divanlarda oturur, aynı fincanlarla içer, aynı karbonattan alır,
aynı parayla ödeme yapar,aynı patron edepsizliğine katlanır. Ama yine de,
nedendir bilinmez,öğleden sonra saat üçte gelen müşterilerin, saat yedi otuzda
gelenlerle uzaktan yakından bir alakası yoktur.” S.131
“Eğer kahve saati müşterilerinden biri biraz sallanıp gitmekte
gecikirse, yeni gelenler, yani çay saati müşterileri kötü kötü bakarlar ona; ne
daha iyi ne de daha kötü, aynen kahve saati müşterilerinin erken gelen çay
saati müşterisine baktıkları gibi bakarlar.” S.132
“Genç bir kadın, çirkin bile olsa daima para eder.”s.157
“Bütün bağırganlar gibi kendisinden daha kudretli birine
çattığında kuzu kesilmektedir bayan Roza.” S.160
“Bilirsiniz eceli gelen sıçan kedinin taşaklarını kaşır.” S.161
“Her şey yolunda giderse ne âlâ! Ama her şeyin yolunda gitmesi
ender rastlanan bir durumdur. Kimi zaman her şey ters gider.” S.187
“Kedi, yastığa iner, budala bir aşık gibi usulca ağzını ve göz
kapaklarını yalamaya başlar bayan Elvira’nın Dili apış arası gibi sıcacık,
kadife gibi yumuşacıktır.” S.205
“Sarhoşlardan çok daha fazla memnun eder insanı veremliler.”
S.206
“Şans dışında her şey elindedir insanın. Ama talih kuşu ancak
canı isterse gelip başına konar insanın. O da kırk yılda bir…” s.207
“Bir nevi hüzün ve mutluluk antolojisidir sokaklardaki banklar.”
S.213
“Bu dünya çok boktan. Herkes kendi çıkarını kolluyor… Sesi gür
çıkanlar ayda in peseta verdiniz mi susuveriyor… Ha ha! Sonuçlarına katlanmak
ve bütün pis işleri halletmek ise bize, aç ve sefil olanlara düşüyor.” S.222
“-Ne derseniz deyin.umurumda bile değil. Herifin birine ilaç
alabilmek için başka bir herifin kollarına atmak zorundayım kendimi. Getirin şu
herifi !” s.236
“Yalnız inançla iyileşemezsiniz dostum. Daha baştan ölmeye
mahkumdur çabasız inanç, hiçbir işe yaramaz. Kendinizden de bir şey katmanız,
itaatkar ve sabırlı, çok sabırlı olmanız gerekir.” S.245
“Erkeklerin hoppa kızlarla gönül eğlendirdiklerini ama sonunda
namuslu kızlarla evlendiklerini asla unutma.” S.250
Artık, bayan Rosa’nın kafesine yerleştirilmiş bir mobilya
gibidir bayan Elvira.” S.250
“Boşboğazla pis boğaz beladan kurtulmaz.” S.250
“Ölüyü örtekorlar, deliğe dürtekorlar.” S.254
“Şans diye bir şey yoktur dostum. Şans dediğin kadın gibidir,
sokakta salınıp dururken sessizce seyredene değil peşinden koşana teslim
olur.”s.267
“Flamenko söyleyen çocuk, yağmur yağdığında ıslanır, hava
soğuyunca donar, ağustosta köprünün gölgesi pek işe yaramadığı için kavrulur,
Sina tanrı’sının kanunudur bu.” 293
“Savaş ne büyük acımasızlık! Herkes kaybediyor, herkes anbean
kültürden uzaklaşıyor.” S.308
Kitapla ilgili
araştırma yaparken internette Arı Kovanı Metaforu adlı bir kitabın tanıtım
yazısına rastladım. Yazarının da İspanyol olması dikkatimi çekti. Ramirez ve Cela tanışıyorlar mıydı, birbirlerinden etkilenmişler mi öğrenemedim. Yazıyı aynen alıyorum belki bir işe yarar.
Arı Kovanı Metaforu / Juan Antonio Ramirez, Ocak 2007 / 1. Baskı / 176 Sayfa
Fiyatı: 9.00 TL
Kitabın Künyesi:
Gaudi'den
Le Corbusier'ye - Uygar dünyanın kadim köklerinde yatar arılar dünyasının
sırrı. İdeal toplumun, işbölümünün, örgütlü çalışmanın timsalidir arılar.
Benzersiz bir uyum ve dengenin kaynağı olarak görülen arı kovanı, petek
gözlerinde soluk alıp veren bir sureti olarak görülür evrenin. Bütün bunların
ötesinde, yarattıkları doğal mimarinin eşsiz yapısıyla da göz kamaştıran
canlılardır. Tanınmış İspanyol sanat tarihçisi Juan Antonio Ramirez, bu çıkış
noktalarını esas alan çalışmasında, arıların kaynaklık ettiği bu etkinin
sanattaki ve mimarideki modern eğilimleri nasıl beslediğini çarpıcı biçimde
ortaya koyuyor. Arıların örgütlenmesindeki ve arı kovanlarının meydana getirilmesindeki doğal
itkilerin Gaudi, Steiner, Wright, van der Rohe, Le Corbusier gibi yaratıcıların
yapıtlarına ne denli güçlü bir esin kaynağı olduğunu irdeliyor. Arıların ve
arıcılıkla ilgili metaforların temel olduğu ideolojik, politik, artistik ve
mimari yönelimleri şaşırtıcı, engin ve derinlikli bir gözlem gücüyle çözümleyen,
öncü nitelikte bir yapıt.
Konu Başlıkları
Rüstik Arı Kovanı, Aklıcı Arı Kovanı
|
|
İşçi Arı Kovanı, Mistik Arı Kovanı
|
|
Simgesel Arı Kovanı, Sanatsal Arı
Kovanı
|
|
Şeffaf Arı Kovanı, Ruhsal Arı Kovanı
|
|
Mekanik Arı Kovanı, Toplumsal Arı Kovanı
|


Baccarat | Free Baccarat - FBCASINO
YanıtlaSilJoin the fun at the 메리트카지노 best baccarat tables in 1xbet the United States! Enjoy live poker, blackjack, roulette and more! Play online or practice for free! febcasino