20 Haziran 2017 Salı

Ödülün ölçü olmadığına örnek bir kitap: HAYATTA KALMA GÜNCESİ / Doris Lessing


İnsan beğendiği şeyleri anlatmaya daha hevesli oluyor. Hoşumuza gitmeyen, beklentilerimizi boşa çıkaran “şey”ler ise insanın hevesini kırıyor, onlar hakkında ne dilin konuşası ne de kalemin yazası geliyor.  2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz kadın yazar Doris Lessing’in Hayatta Kalma Güncesi romanı tam da böyle bir şey. İlk yirmi sayfada okuyucuyla sohbet etmeye, konuyu ortaya koymaya çalışıyor ama yazarın ne demek istediği çok da net anlaşılmıyor. Bu sayfalar bana çok sıkıcı geldi… Eğer Pendik Okuma Grubuna okuma sözü vermesem yirmi sayfaya tahammül edemez, elimden atardım bu kitabı. Okumasaydım olurmuş ama yazmasam olmaz.   
“O dönemi hepimiz hatırlıyoruz.”(s.11) Başlangıç cümlesi dahi sorunlu geldi bana. “O dönem” yalnızca söyleyenin bildiği bir zaman dilimi olabilir, “hepimizin hatırladığı” bir dönem ise yazarın muhatapları okuyucularının bileceği değil de o dönemi birlikte yaşadığı kişilerle geçirdiği bir zaman dilimi olabilir.  Neresinden baksan sorunlu görünen bir cümle. Çok değil bir iki sayfa sonra ise sözü “Şu an ‘Onlar’, ‘Şunlar’, ‘Şey’ gibi sözcüklerle özetleyiverdiğimiz genel baskılardan ve olaylardan değil o sıralarda beni fena halde sıkıştıran, bunaltan keşiflerden söz ediyorum”(s.15)’a getirince bir de üstüne “Geriye bakınca duvarın arkasındaki şu öteki yaşamın ya da var oluş biçiminin, dinlediğim, kulak kabarttığım şeyin ne olduğunu ayrımsamamdan çok daha önce zihnimin bir köşesine takıldığını kesinlikle söyleyebilirim. Ne var ki belli bir tarih, bir gün veremiyorum” deyince, “git işine be kadın!” diyesi geliyor insanın. Şu “Şey” üzerine sayfalar dolusu şey yazmış yazarımız ama ben yazdığı şeylerden hiçbir şey anlamadım. Anlayan birine rastladım internette, Hande Öğüt’ün “sanatlog” isimli kendi blogundan, buraya alıyorum yazısının büyük bir bölümünü:
“Dünyanın sonu gelmiştir; hoyratça kullandığımız doğal kaynaklar tükenmiş, tüm kamu hizmetleri durmuş, okullar eğitim verme çabasından vazgeçerek ordunun bir uzantısına, toplumu denetim altına alma aracına dönüşmüş, çevre kirlenmiş, evsizlerin sayısıyla birlikte sokak çeteleri artmış ve büyük şehirlerden göç zorunlu hale gelmiştir.
Felaketle birlikte gelen değişim, geçmişte kalan gerçekliğin etkisini sürdürmekle birlikte yeni olanakların da ortaya çıktığı bir ara duraktır. Kentin bazı bölgelerinde toprağı ekip biçen, boş evlerde hayvan yetiştiren, elektriğini üreten, lağımını gübreye dönüştüren mahalleler oluşmuştur. Ne var ki mevcut merkezi toplum mantığına karşılık, komünal bir yapılanma olarak topluluk fikri, atavistik kabile yaşantısına, yamyamlığa ve barbarlığa dönüşmekte gecikmez. Tüm karşı ütopyalar gibi Hayatta Kalma Güncesi de acımasız bir radikallik taşır. İnsanlığı daha ilkel bir yaşama dönmeye zorlayan küresel afet öngörüsünü, ütopik ve bilimkurgusal romanlarında işleyen ancak bu gerilimli dönemlerden sonra insanlığın hem biyolojik hem de ruhsal olarak evrildiğine, ileriye doğru hareket ettiğine inanan Lessing, 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında yazdığı bilimkurgu romanlarında yokoluşa giden gezegenlerin talihsiz öykülerinde hep bir varoluş imkânı arar.
Hesaplaşılamayan Bir Karakter: Emily
Geçmişin ve içinde bulunulan zamanın, izlenime dayanan bir kaleydoskopu olan, değişik katmanlarda, bilinmeyen bir tarih ve ülkede geçen Hayatta Kalma Güncesi’nin zeminini, bir evin duvarlarının arkasından görülen, yeni bir bilinç basamağıyla eşanlama gelen, hayali bir dünya oluşturur. Dilin yozlaşarak yoksullaştığı ıssızlığın ortasında ise Anna gibi alt kimliklere bölünen, bu kez daha yaşlı, daha bilge ve yazarın bizzat kendisi olduğu tartışılmaz bir anlatıcı-yazar yer alır. Hayatının ağırlık merkezinin kaydığı, dengelerin yerinden oynadığı böylesi bir dönemde, anlatıcı kadın için bir saplantıya dönüşür duvar. Onun arkasında olup bitenler, her zerresiyle şimdiki gerçek hayatı kadar önemlidir. Ömrü boyunca içinde taşıdığı ve mutlaka şiddetli, ateşli bir karşı çıkışın eşlik ettiği huzursuzluk ve açlık, duvarın gerisindeki deneyimlerin yol açtığı duygu sayesinde nihayet yatışmaya başlar. Duvardan geçip gitmek, bir daha da geri dönmemektir tek isteği. Kadını yalıtan ama aynı zamanda da koruyan duvar, hem dışarıda bırakan hem de içine alan sürgünün çift anlamlılığına ilişkin bir metafordur. Duvarın ardına gömülen kadın, burada gördüklerini çözümleyebilmek için alt benliklere bölünerek bir başkalaşım sürecinden geçer. Sokakta alabildiğine bir felaket sürmekteyken duvarın arkasındaki bakımsız, eski odalar canlanır, varlığa kavuşur. İçlerinden portreler belirir. Kendisini görünür kılmak için bir bedene ya da aynaya ihtiyaç duymayan, anlatıcının belleğine yaptığı yolculuklarla canlanan çehrelerdir bunlar: Bir anne, bir baba, küçük kız ve bir erkek bebek… Babası ve annesi tarafından sürekli taciz edilen bu küçük kız yani Emily, anlatıcıya tanımadığı bir adam tarafından, felaket başladığında teslim edilen Emily’dir. Ama onun çocukluğu, bebekliği üzerinden kendi tarihini ve şimdisini de anlamlandırmaya çalışan anlatıcının kendisi de olabilir hiç kuşkusuz. Duvarın ardından, bilinçaltının katmanlarından görünen Emily Cartright’ın çocukluk dönemi, Lessing’in çocukluğuna da çok benzemektedir zira: Katı, sevgisiz anne figürü, talihsiz asker bir baba ve okula gitmeyi reddeden bir kız çocuğu… “Bir otobiyografi denemesi” diye bahsettiği Hayatta Kalma Güncesi’yle benzer şekilde yazarın alternatif gerçekliğe olan tutkusunun bir yansıması olan Alfred ile Emily’de de anne ve babasını, kendi çocukluğunu bambaşka biçimde anlatır Lessing. Nefret ettiği annesiyle hesaplaşması, Under My Skin’de de sürer. Hayatta Kalma Güncesi’ndeyse Emily, sevgi ve tedirginlik, şefkat ve kaygı uyandıran, ansızın çocukluktan gençkızlığa ve kadınlığa geçen bir çocuk-kadın olarak kurgulanmıştır. Köpeği Hugo’ya sarılarak şekerleme yiyen bu kız bir anda ergenliğe adım atar ve sayıları her gün artmakta olan sokak çetelerinden birine katılır. Moda, güzellik, toplumsal cinsiyet kavramlarını hiç öğrenmemiş olan Emily’nin kendini genç bir kadın olarak kuruşu, anlatıcınınkinden çok farklıdır. İlk otoportresini eski bir elbiseyi onanırıp dönüştürerek yapar. Tüllerle, dantellerle, tüylerle bezeli bu elbise, muğlak bir saflık bildirgesi; cinsellik kadar taze etin geçiciliğinin de simgesidir: “Böyle bir vahşet ve anarşi ortamında, bir genç kız elbisesinin ilk örneği, arketipi olan bu elbiseyi-daha doğrusu bu arketipler bileşkesini görmek, bu çocuğun, bu küçük kızın rüyalarının malzemesini, şu yaşlı uygarlığımızın döküntü yığınlarında, çöplüklerinde bulması, bulup çıkarması, üzerinde çalışması ve kendine biçtiği imgeleri…” Yokedilemez, alabildiğine eski, günün gerçekleriyle çelişen imgeleri her şeye karşın hayata geçirmesiyle anlatıcıyı dehşete düşürür Emily. Tamamen gençliğine hapsolmuş kızı izlerken duvarın arkasındaki sahnelerle, onu biçimlendiren bu arka planla bağını sürdüren anlatıcının bir kimlikten diğerine geçişi, Emily’nin genç kızlıktan kadınlığa, tekrar çocukluğa ve bebekliğe evrilişi, öznenin oluş süreci içinde olduğunu ve asla sabitlenemeyeceğini gösterir. Kişilikten kişiliğe giren Anna (Altın Defter) gibi bu romanın anlatıcısı ve dolaylı yazarı Doris Lessing için de gerçek olan, “oluş”un kendisidir ve oluş kendinden farklı olmaktır.”


Roman gerek biçim bakımından gerek biçem(üslup) bakımından, gerek roman kişilerinin tema ile ilişkilendirilmesi açısından, gerekse içerik olarak okuru tatmin etmekten uzak: Durağan düşünce paragraflarıyla başlayan roman 3-4 kişilik kadrosuyla neresi olduğu belli olmayan dar bir çevrede, belirtilmeyen bir zaman diliminde yol almaya çalışıyor daha doğrusu yerinde sayıyor. Kaostan korkan yaşlı ve yalnız bir kadına tanımadığı bir adam yanında köpek mi kedi mi belli olmayan bir hayvanı olan (bu belirsizlikler öldürdü beni) 13 yaşında bir kız çocuğu bırakıyor, bu çocuk sokak çocukları çetelerine katılıyor, çete liderlerinden Gerald’a aşık oluyor. Çocuk çeteleri, varlıklı ailelerden boşalan apartman dairelerinin beşinci altıncı katlarında inek yetiştiriyor, tarım yapıyor (ne kadar inandırıcı?). Sanki kaosun sorumlusu bu çocuklar. Çocukların suçlarından(!) dünyanın sonu gelecek. Neymiş “ütopik” romanmış, ütopyası nerede? Yok. “Distopik” romanmış,  ama ayakları yere basmıyor. Distopik roman örnekleri Usta ile Margarita, Biz, Sineklerin Tanrısı, 1984, Hayvan Çiftliği vb. romanların –biraz iddialı olacak ama- yanından dahi geçemez bu roman. Dil ve anlatım konusuna hiç girmeyeyim, Hace-i Evvel’imiz Ahmet Mithat Efendi’yi tercih ederim.  İnsan şöyle akılda kalıcı bir cümleye rastlar değil mi o  kadar söz arasında. Şöyle avunabiliriz: Zor okunan Nobelli sadece bizde yetişmiyormuş. En bilinen sözü “Mutsuz çocuklar romancılar yaratır”mış Lessing’in, “ama nasıl romancılar?”  İngilizler, Shakespeare’den sonra bir tane bile edebiyatçı yetiştirememişler gibi geldi bana. O da "Şeyh Pir hazretleriydi" ya zaten!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder