12 Eylül 2017 Salı

BİR FİLOZOFUN ROMANI: BULANTI


Varoluşçuluk felsefe akımının öncüsü Jean Paul Sartre’ın 1938’de yazdığı Bulantı, bu gün de aynı akımın kült romanı(kült kitap: belli bir grubun veya akımın görüşlerini tam olarak anlattığına inanılan eser)  olarak tanınıyor, okuyucu buluyor. Romana başlamadan felsefe-edebiyat ilişkisini irdelemekte yarar var: Bir kere felsefenin de edebiyatın da malzemesi dildir. Edebiyat da felsefe de sanat gibi insanın yapıp ettiklerini konu alır, onu anlatmaya çalışırken edebiyat olur açıklamaya çalışırken felsefe… Çilingiri kullanabiliriz: insanı, hayatı evreni anlatmaya çalışırken açıklayan eserler felsefi romanlardır. Bulantı da böyle bir yapıt, felsefi roman. Varoluşçulukta insanın bireysel hayatı ve varoluşunun tasviri önemli olduğundan varoluşçu filozoflar ister istemez romancı oluyorlar. Bir de tiyatro senaryo yazarlığına yöneliyorlar.
Gelelim romana: Ailesi, çevresinde kimsesi, yakın arkadaşı dahi olmayan, adeta ağaç kovuğundan çıkmış bir yaratık gibi okuyucunun karşısına çıkartılan Antoine Raquentin, otuzlu yaşlarında ve geçen yüzyılda yaşamış Comte de Rolleben’in hayatını yazmak için geldiği Bouville (Mudvil) kasabasında geçirdiği 25 günü günlükler halinde anlatmaktadır. Uzakdoğu ve Afrika ülkeleri dahil birçok diyar gezen Raquentin’in bir zamanlar aşk yaşadığı Anny, Bouville kütüphanesinde karşısına çıkan otodidakt Ogier ve “her akşam başka bir erkekle yatmadan yaşayamayan ve hiç hayır demeyen kafe işletmecisi, patron Françose” romanın diğer kişileridir.
“Cumartesi günü çocuklar kaydırmaca oynuyorlardı; onlar gibi ben de denize bir taşı fırlatmak istedim. Tam o sırada durakladım, taşı elimden bıraktım ve oradan ayrıldım. Sersemlemiş bir halim olmalı; çocuklar ardımdan güldüler.
İşin görünen yanı bu. İçimde olup bitenler belirgin bir iz bırakmadı. Gördüğüm bir şey vardı beni tiksindirmişti. Ama o sırada denize mi yoksa çakıl taşına mı baktığımı bilemiyorum. Çakıl taşı yassıydı, bir yüzü baştan başa kuru, öteki yüzü ıslak ve çamurluydu. Elimi kirletmemek için parmaklarımın ucuyla kenarlarından tutuyordum.”
Romanın ilk sayfalarında göze çarpan insan- varlık, dünya, evren ilişkisi romanın tamamını ve yazılış gerekçesi olan varoluşçuluğu açıklıyor. Tiksinti, bulantı roman boyunca sürüyor ama neden insan bir çakıl taşına bakınca böyle bunalır -en azından ben- onu anlayamadım. Raquentin, ucuz bir otelde kalmakta, ihtiyacı olduğu bazı geceler kahvehane sahibesi Francoise ile yatmaktadır. Kadının “Çoraplarımı çıkarmasam olur mu?” sözleri, insan ilişkilerindeki çıkarcılığı anlatan çarpıcı bir soru.
Raquentin, kendisi için bunaltıcı bir hal alan hayatından değil, hayatın kendisinden de, gördüğü eşyalardan, dünyadan da nefret eder,  aklını oynattığını düşünür. Sıradan eşyalar gözüne garip şekillerde görünür, ellerini balık; parmaklarını yengeç olarak görür. Tramvay kanepelerini, şişirilmiş karnı ile sırt üstü yüzen bir eşeğe benzetir.(Kafkaesk motifler)
Bulantıdan kurtulmak için eski bir caz plağı dinler, müzik onu kısa süreliğine de olsa tiksindiği dünyadan uzaklaştırır. “Müziğin zamanı hayatın mekanik zamanını kesintiye uğratır.” Nesneler, gülünç ve amaçsızdır. Bu dünyada hiçbir şeyin varlık nedeni olmadığına inanır. Dünyanın var oluş kuralı yoktur, her şey saçmadır. Bu durumda insanların özgür olması, gerekli ve doğaldır. (Başıboşluk özgürlük müdür?) İşte bu anlamsız özgürlük insanda tiksintiye yol açar, bulantı böyle başlar.
Kendini böyle yapayalnız hisseden kahramanımızın yolu ister istemez dünyaya başka gözlerle bakan kimselerle kesişir: Kafe sahibesini öyle çok önemsemez ama düzenin yürütülmesi için  haktan hukuktan bahseden insanları iki yüzlü ve sahtekarlar olarak niteler. Bir de ikide bir karşısına çıkan Otodidakt, ukala aydın tipini temsil eder. Yazar, kendisine bu hayata akılcı bir bakışla, insanlığa aşık bir idealist görüntüsü veren Otodidakt’ı iyice karikatürize eder ve sübyancılıkla suçlayıp okurun gözünden düşürür.
Ara sıra aklına geçmişte geçirdikleri güzel anılar gelen eski sevgilisi Anny’den gelen mektupla umuda kapılır. Aşktan değil de meraktan Paris’e Anny’i görmeye gider. Her ikisi de birbirlerinde geçmişte yakaladıkları “yetkin an”ı artık bulamayacaklarını anlarlar, kadın beraber yaşadığı yaşlı adama döner. Roquentin yine yapayalnızdır. Müzikte teselli arar. Çevresindeki şekilsiz varlılara göre müzik hiç olmazsa temiz ve canlıdır, var olmanın günahından arınmıştır. Sanat bir çıkış olarak gözükür ama kahramanımızın sonunu bilemiyoruz, intihar mı etti, çıdırdı mı, kitabını yazdı mı, yoksa yazdığı kitap bizim okuduğumuz günlüğü müydü, öğrenemedik. “Yeni Gar’ın şantiyesi buram buram ıslak tahta kokuyor: Yarın Bouviile’e yağmur yağacak.” Roman böyle bitti.
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) akımının en önemli kitabı olarak bilinen Bulantı, akımın adının ortaya çıkmasından 5 yıl önce yazılmıştır. Varoluşçu felsefeye göre nesne(varlık) var olanın adlandırılmasından önceki halidir. Varoluş özden önce gelir. Bu görüş Alman filozoflar Huserl ve Heidegger’in sistematikleştirdiği fenomenoloji anlayışından alınmadır. Bu görüşe göre adlar nesneleri belirli biçimlerde görünmeye zorlar. Bir minder, ölmüş eşek gibi görünüyorsa, görünen şeyin oturulacak bir şey olarak düşünülmeden görülmesinden ileri gelir.
Romanın yazılış amacının varoluşçuluk akımının görüşlerini benimsetmek olduğu anlaşılıyor. Bu da okuru bunaltıyor. Romanda öyle ahım şahım bir kurgu, hareketlilik yok. Eğer varoluşçuluğu bir varoluşçu gibi anlayamıyorsak bu romanı okumak cendereye boynumuzu gönüllü uzatmak gibi bir şey. Sartre yer yer karşılıklı konuşmalara (diyaloglara) da ustaca yer vermese iyice sıkıcı olurmuş.
Kitaptan altını çizdiğim cümleler:
“Anılarım şeytanın kesesindeki paralara benziyor: Keseyi açınca içinde kurumuş yapraklardan başka şey bulamıyorsunuz.”
“Yalnızdım ama bir kente yürüyen ordu gibiydim.”
“Geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. Onu koyacak bir eviniz olmalı.”
“Deney satarak geçinenleri bilirim. Hayatlarını sersemlik ve dalgınlık içinde geçirip durmuşlardır. Sabırsızlanıp evlenmişler, rasgele çocuk yapmışlar, öteki insanlarla kahvelerde, evlenme törenlerinde, cenazelerde karşılaşmışlardır. Ara sıra kargaşaya kapılıp başlarına ne geldiğini anlamadan debelenip durmuşlardır. Çevrelerinde olup biten her şey onların görüş alanının dışında başlamış ve sona ermiştir.” 96
“Kullanışlı geçmiş! Cep geçmişi; güzelim özdeyişlerle dolu, küçücük yaldızlı kitap!”  97
“Kadınla yatmış olmak, hâlâ yatabilmekten iyidir.”99
“Dünya her gün aynı yüzle ortaya çıkıyorsa bunun nedeni tembelliktir sanırım.” 108
“Hak, ödevin öteki yüzünden başka bir şey değildir.” 118
“Deney denilen şey, ölüme karşı bir savunma olmaktan fazla bir şeydi: Deney bir haktı, ihtiyarların hakkı.” 119
“Yirmi yıllık baş eğmenin bir memura kazandırdığı saygıdeğerlik hakkım bile yoktu. Hayatım beni gerçekten kaygılandırmaya başlamıştı. Yoksa sadece bir dış görünüş müydüm ben?” 120
“Varım çünkü bu benim hakkımdır. Var olmak hakkım var öyleyse düşünmemek hakkım da var.” 140
“Dönen plak var, sesle titreşen hava var, plağa kazılan ses var. Onu dinleyen ben de varım. Her şey dopdolu, varoluş her yerde, yoğun, ağır ve tatlı. Ama bütün bu tatlılığın ardında ele geçmez, yakın ama yine de uzak, genç, acımasız ve durgun şu…Evet şu eğilip bükülmezlik var.”141
“Hibir şey. Var olmaklık.” 142
“Ölüydüm ama farkında değildim bunun, bir pul koleksiyonum vardı.” 155
“Efendim, Tanrı’ya inanmıyorum ben, varlığı bilim tarafında yalanlanmış bulunmaktadır, diyor ama toplama kampında insanlara inanmayı öğrendim.” 156
“klise törenindeki gerçek sırrı, insanların bir araya gelişinde aramak doğru olmaz mı? Tek kollu bir Fransız papazı töreni yönetirdi. Bir küçük orgumuz vardı. Baş açık ayakta dinlerdik. Orgun seslerine kapıldığım zaman çevremdeki insanlarla tek bir gövde haline girdiğimi hissederdim.” 157
“Hayatımı şu biçimde harcadım ve şimdi adamakıllı mutluyum diyen bir kimseyi nasıl olur da kabahatli bulabiliriz?” 158
“(Sosyalist) Partiye girme kararını vermeden önce öyle korkunç bir yalnızlık duyuyordum ki canıma kıymayı bile düşündüm. Bu işten caymamın neden, ölümümden kimsenin duygulanmayacağı, ölümde, hayatta olduğumdan daha yalnız olacağımı düşünmemdir.” 158
“Hümanist genel olarak karısını kaybetmiş, gözleri yaşlı bir kimsedir, yıldönümlerinde ağlar durur. Kedileri, köpekleri ve bütün gelişmiş memeli hayvanları da sever.”159
“Deniz de bir dua kitabıdır.” 169
“Gerçek deniz soğuk ve karadır, içinde hayvanlar kaynaşır, insanları aldatmak için yapılmış şu incecik yeşil zarın altında sürünerek ilerler.” 169
“varoluş üzerine düşündüğümü sandığımda hiçbir şey düşünmemiş olduğumu söyleyebilirim.” 173
“varoluş nedir? diye sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan nesnelere dıştan eklenen boş bir biçimdir, derdim.” 173
“Her şey kendilerini gülüşlere bırakan ve ıslak dudaklarıyla ‘gülmek iyidir’ diyen kadınlar gibi usul usul varoluşa kayıyor; karşı karşıya geçip yayılıyor, varoluş en aşağılık sırlarını birbirine açıyordu. Varoluşmayış ile şu baygın bolluk arasında bir orta yerin bulunmadığını anlamıştım. Varolunuyorsa buraya kadar var olmak, küfe, şişkinliğe, müstehcenliğe kadar var olmak gerekiyordu.” 174
“Var olan hiçbir şey gülünç olamaz.” 174
“Her zaman için fazlalıktım ben.” 175
Var olmak burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir ama hiçbir zaman çıkarsayamayız onları… hiçbir zorunlu varlık varoluşu açıklayamaz çünkü olumsallık bir sahte görünüş, ortadan kaldırılabilecek bir dış görünüş değildir; mutlak olanın kendisidir, bu yüzden yetkin bir temelsizliktir. Şu bahçe, şu kent, ben kendim, her şey temelsiz ve nedensizdir. Bunun farkına vardığınız zaman yüreğiniz bulanır… her şey salınmaya başlar. Bulantı budur işte.” 179
“varoluş uzaktan uzağa düşünülebilecek bir şey değildir. Sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir… ya hiçbir şey yoktur artık.” 179
“Hareket dediğimiz şey de yok; hareket, geçişlerden, iki varoluş arasındaki aracılardan, güçsüz anlardan başka bir şey değil.” 180
“Varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili bir tek anısı bile yoktur.”181
“Ölümlerini bir iç zorunluluk gibi kendilerinde sevinçle taşıyan yalnız melodilerdir. Ama melodi varoluşan bir şey değildir. Var olan her şey nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür.”182
“Varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.” 182
“Loyola’nın Ruhsal Egzersizleri’ni okuyorum: ‘Önce dekoru düşüneceksin, ondan sonra kişileri. Sonra görüyor insan.”diyor büyü yapar gibi. 206
“Yalnız ve özgür ama bu özgürlük ölüme benziyor biraz.” 211
“Kazanacaklarına inanan yalnız kodoşlardır.” 212
“Hastalar da kimi zaman acılarını duymayacak kadar bitkin düşerler.”212
“Biliminiz nerede? Hümanizminiz ne oldu?” 215
“Bilinç, fazlalık olmanın bilincidir.” 229
“Asfaltın da demir satan mağazaların da kışla pencerelerinin de bilinci var.” 230
“tarih, var olmuş olan bir şeyden söz eder oysa bir var olan başka bir var olanın varoluşunu haklı çıkaramaz.”239
Sartre ve Varoluşçuluk hakkında bu yıl bitirdiğim İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Felsefe Bölümü ders kitabından özetleyerek derlediğim notları, romanı, yazarını ve felsefesini anlamaya yarar diye sunuyorum: SARTRE  ve VAROLUŞÇULUK
Sartre’n varoluşçuluğunun bir ayağı fenomenolojiye bir ayağı Marksizm’e dayanır. Sartre, Bergson’dan etkilenmiş ve özgür irade konusunda araştırma yapmıştır. 1934’te Egonun Aşkınlığı adlı eserinde  Huserl’in bilincin yönelimselliği tezi ile hesaplaştı. 1938’de Bulantı’yı yazdı, 1939’da Duvar romanında ölüme mahkum edilen tutsakların yaşadıklarını varoluşçu bakış açısıyla dile getirdi. Marlau Ponty ile Modern Z amanlar (Les Temps Modernes) dergisini çıkardı.(1945)
Berlin Fransız Kültür Merkezi’nde çalışırken Huserl’in fenomenolojisini keşfetti, Varlık ve Hiçlik’i yazdı.(1943) Paris’te 1945’te yaptığı “Varoluşçuluk Hümanizmdir” adlı konuşması büyük etki yaptı. 1957’de yazdığı Yöntem Araştırmaları’nda ve 1960’da yazdığı Diyalektik Aklın Eleştirisi Varoloşçulukla Marksizm’i uzlaştırmaya çalıştı.
Sartre’ın temel düşüncesi insanın tamamlanmamış bir varlık olduğudur. Sartre için insan sadece varlıkla değil kişilikle de olan ilişkisinde anlam kazanır. İnsanın soru sorma davranışından hareket eder: Soru soruluyorsa, soran ve muhatabı vardır. Soruya alınan cevap olumluysa varlığa, olumsuzsa hiçliğe götürür. Hiçlik, insan bilincinde oluşur. Hiçliği var eden bilinç sahibi insanın varlığıdır. İnsan nasıl bir varlıktır ki hiçlik onun aracılığıyla olsun?
Sartre, varlığı, kendinde varlık ve kendi için varlık diye ikiye ayırır. İlkçağ filozoflarından Parmenides’ten ilhamla “Varlık vardır, varlık var olandır” der. Varlığın kendi başına bir şey olmamak bile olması imkânsızdır. Bilinç olmaksızın varlık kendinde olmakla sınırlıdır. Varlığa başkalık veren bilinçtir. Bir masa, masadır. Ancak bilincimiz her zaman başka bir şeyin bilincidir. Masa masa olmak için çaba sarf etmez ama insan hep bir var olma çabasındadır. Kendinde varlık başka türlü olamazken kendi için varlık her zaman eksiktir, olduğundan başka türlü olacaktır. İnsan eksik bir varlıktır. Sartre’a göre insan her zaman mümkün olanlar tarafından kuşatılır. İnsan önce eksiklik olarak var olur. İnsan varlığı sürekli bir öteye geçme edimidir. Ama bu geçiş hiçbir zaman gerçekleşmez. Değer ve özgürlük böylece ortaya çıkar. İnsan bedeni ile dünyada durum içinde var olur. Kendi için varlık olduğu kadar öteki için varlıktır aynı zamanda. İnsan belirli bedensel özellikleriyle, belirli bir kültür, toplum veya sınıf içinde var olur. Sartre buna insanın olgusallığı, der. İnsan bedeni,kendi için varlığı her zaman kendinde varlığa bağlı kılar. İnsan bedeni diğer insanlar için nesne haline gelir. Bu haliyle insan başkası için varlıktır. Bu, insanda utanma duygusunu oluşturur. Özneler arası ilişkilerin temeli bu utancı doğuran çatışmaya dayanır. Bu nedenle Sartre için başkaları Cehennemdir. Başkalarının yargılayıcı bakışlarından kaçmak ve utanmamak için çaba sarf ederiz. Böylece hep kendimizi başkalarının gözünden görerek yaşamımızı düzenleriz.
Varoluşçuluğu
İnsan her zaman başka olanaklara doğru şu an olduğu halini hiçleyerek kendi kendisinin ötesine geçer. İnsanı değerli kılan da budur. Sartre’ın varoluşçuluğu bütünüyle bir özgürlük felsefesidir. İnsanın kendi varlığını, kendi eylemleriyle sürekli ve yeniden kuran, insanı değişim içindeki tamamlanmamış bir varlık olarak ele alan ve insan varlığının belirli yasalarla şekillenen bir doğası olduğunu reddeden varoluş düşüncesi insanın özgürlüğünün temelinde yer alır. Bir masanın neye yarayacağı bilinmeden masa yapılması mümkün değildir.  Bunun anlamı, masanın varoluşunun masanın özünden önce geldiğidir. İnsanın varoluşunda bu görüş sürdürülemez. İnsanın  bütün yapıp etmelerinin taşıyıcısı kendisi olduğu için her eyleminin sorumluluğunu yine kendisi almak zorundadır.
Ateistliği
Sartre, insanın özünün varoluşundan önce belirlendiği görüşünü reddettiği için Tanrı’nın varlığını kabul etmez. Ama değerleri kabul eder. İyiyi kişi kendi bulmak zorundadır. Bu özgürüktür, bir yanıyla belirlenimcilik ve kadercilik yoktur. İnsan yaşamadan önce hayat bir şey değildir. Hayatı anlamlı kılan insandır. Değer de hayattan başka nedir? Sorun Tanrı’nın varlığı-yokluğu değil insanın kendini bulması ve var olmasıdır.
Hümanizmi
Hümanizm, insanı Tanrı’ya karşıt olarak evrenin merkezine yerleştiren ideolojik bir öğretidir. Hristiyanlar Sartre’ı ateistliği nedeniyle, Marksistler ise öznelci olduğunu vurgulayarak  materyalist olmamakla suçlamışlardır. Komünistler, varoluşçuluğun insanı umutsuzluğa, durgunluğa, miskinliğe sürüklediğini öne sürmüşlerdir. Katoliklere göre de varoluşçuluk insanı başıboşluğa iter. Sartre’a göre de varoluşçuluk Marksizm değildir, Materyalizm insana nesneymiş gibi yaklaşır, varoluşçulukta ise insanın öznelliği öne çıkarılır. Yine Sartre’a göre varoluşçuluk insanı eylem yapmaya ve sorumluluk yüklenmeye özendirir, Sartre, varoluşçuluğun hümanizm olduğunu savunur. İnsan nihai bir amaç olmaktan çok bir ilerleyiş, aşış ve oluştur. İnsan kendi dışında bir amaca yönelerek var olur. İnsanı miskinliğe iten kaderci ve özcü anlayışlardır.
Özgürlük Anlayışı - İç Daralması
Sartre’a göre özgürlüğü insanın varlığından ayırmak imkânsızdır. İnsan olmak ve eylemek bir ve aynı şeydir. İnsan özgürlüğünün bilincine iç daralması ile varır. İçimizi daraltan gelecekteki imkânlar ve bunlara karşısında takınacağımız  tavrımızın sadece bizim elimizde olacağının bilincidir. Bu da bir seçim ve sorumluluk duygusu getirir. İçimizin daralmasını bastırabiliyor muyuz? Apaçık belli ki onu ortadan kaldıramayız.  Ama kendimizi aldatabiliriz, sorumluluğu Tanrı’ya, kadere, başkalarına yükleyebiliriz. Bu, özgürlüğümüzü reddetmektir. Kendini aldatma insanı bilince götürür. Bilinçli insan kendini aldatabilir. Kendini aldatma çabamız hiçliği gerektirir. İnsan özgürlüğe mahkumdur ve bütün yaptıklarından sorumludur. Tek başına bırakılan insan varlığını kendisi seçecektir. Bu, bunaltıya götürür ve insanı eyleme sevk eder.
Bunaltı – Bulantı
Sartre’a göre insan sadece kendinden değil bütün insanlardan sorumludur. Kişi kendi olmak istediği kişiyi yaratırken herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlar. Olmak istediğini seçmek, seçilen şeyin değerli olduğunu gösterir. Herkes için iyi olan bizim için de iyidir. Kişi kendisini seçerken gerçekte insanı seçtiğinin farkında olmalıdır. Bu durumu Sartre, bunaltı terimi ile anlatır. Herkes benim gibi yaparsa ne olur? Sartre’a göre bulantı, insanın kendi sorumluluğunu  duymaktır. Bulantı insan varlığından gelmektedir. İnsan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur.
Marksizm – Tarihsellik

Var olmak Sartre’a göre her zaman tarihsel ya da politik bir durum içinde olmak demektir. Marksizm, tarihin, insanların kendilerini var etme projelerinden oluştuğunu ileri sürer. Sartre, insan ve çevresi arasındaki ilişkinin diyalektik olduğunu savunur. İnsan tarih ve kültür tarafından biçimlendirilir. Bunun özgürlüğü sınırladığı düşünülebilir. Böyle düşünüş tarihe verilen anlamla ilgilidir. İnsanın etki edeceği bir çevresi olmalıdır. Çevrenin de etki edecek birine ihtiyacı vardır. İnsan alet yapar fakat ürettiği nesnelerin kölesi de olabilir böylece kendine yabancılaşır. İnsan oluşturduğu tarihin şekillendirdiği yine o tarihi yapandır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder