Varoluşçuluk felsefe akımının öncüsü Jean Paul Sartre’ın
1938’de yazdığı Bulantı, bu gün de aynı akımın kült romanı(kült kitap: belli bir grubun veya akımın görüşlerini tam olarak
anlattığına inanılan eser) olarak
tanınıyor, okuyucu buluyor. Romana başlamadan felsefe-edebiyat ilişkisini
irdelemekte yarar var: Bir kere felsefenin de edebiyatın da malzemesi dildir.
Edebiyat da felsefe de sanat gibi insanın yapıp ettiklerini konu alır, onu
anlatmaya çalışırken edebiyat olur açıklamaya çalışırken felsefe… Çilingiri
kullanabiliriz: insanı, hayatı evreni anlatmaya çalışırken açıklayan eserler
felsefi romanlardır. Bulantı da böyle bir yapıt, felsefi roman. Varoluşçulukta
insanın bireysel hayatı ve varoluşunun tasviri önemli olduğundan varoluşçu
filozoflar ister istemez romancı oluyorlar. Bir de tiyatro senaryo yazarlığına
yöneliyorlar.
Gelelim romana: Ailesi, çevresinde kimsesi, yakın arkadaşı
dahi olmayan, adeta ağaç kovuğundan çıkmış bir yaratık gibi okuyucunun
karşısına çıkartılan Antoine Raquentin, otuzlu yaşlarında ve geçen yüzyılda
yaşamış Comte de Rolleben’in hayatını yazmak için geldiği Bouville (Mudvil)
kasabasında geçirdiği 25 günü günlükler halinde anlatmaktadır. Uzakdoğu ve
Afrika ülkeleri dahil birçok diyar gezen Raquentin’in bir zamanlar aşk yaşadığı
Anny, Bouville kütüphanesinde karşısına çıkan otodidakt Ogier ve “her akşam
başka bir erkekle yatmadan yaşayamayan ve hiç hayır demeyen kafe işletmecisi,
patron Françose” romanın diğer kişileridir.
“Cumartesi günü
çocuklar kaydırmaca oynuyorlardı; onlar gibi ben de denize bir taşı fırlatmak
istedim. Tam o sırada durakladım, taşı elimden bıraktım ve oradan ayrıldım.
Sersemlemiş bir halim olmalı; çocuklar ardımdan güldüler.
İşin görünen yanı bu.
İçimde olup bitenler belirgin bir iz bırakmadı. Gördüğüm bir şey vardı beni
tiksindirmişti. Ama o sırada denize mi yoksa çakıl taşına mı baktığımı
bilemiyorum. Çakıl taşı yassıydı, bir yüzü baştan başa kuru, öteki yüzü ıslak
ve çamurluydu. Elimi kirletmemek için parmaklarımın ucuyla kenarlarından
tutuyordum.”
Romanın ilk sayfalarında göze çarpan insan- varlık, dünya,
evren ilişkisi romanın tamamını ve yazılış gerekçesi olan varoluşçuluğu
açıklıyor. Tiksinti, bulantı roman boyunca sürüyor ama neden insan bir çakıl
taşına bakınca böyle bunalır -en azından ben- onu anlayamadım. Raquentin, ucuz
bir otelde kalmakta, ihtiyacı olduğu bazı geceler kahvehane sahibesi Francoise
ile yatmaktadır. Kadının “Çoraplarımı
çıkarmasam olur mu?” sözleri, insan ilişkilerindeki çıkarcılığı anlatan
çarpıcı bir soru.
Raquentin, kendisi için bunaltıcı bir hal alan hayatından
değil, hayatın kendisinden de, gördüğü eşyalardan, dünyadan da nefret
eder, aklını oynattığını düşünür.
Sıradan eşyalar gözüne garip şekillerde görünür, ellerini balık; parmaklarını
yengeç olarak görür. Tramvay kanepelerini, şişirilmiş karnı ile sırt üstü yüzen
bir eşeğe benzetir.(Kafkaesk motifler)
Bulantıdan kurtulmak için eski bir caz plağı dinler, müzik
onu kısa süreliğine de olsa tiksindiği dünyadan uzaklaştırır. “Müziğin zamanı
hayatın mekanik zamanını kesintiye uğratır.” Nesneler, gülünç ve amaçsızdır. Bu
dünyada hiçbir şeyin varlık nedeni olmadığına inanır. Dünyanın var oluş kuralı
yoktur, her şey saçmadır. Bu durumda insanların özgür olması, gerekli ve
doğaldır. (Başıboşluk özgürlük müdür?) İşte bu anlamsız özgürlük insanda
tiksintiye yol açar, bulantı böyle başlar.
Kendini böyle yapayalnız hisseden kahramanımızın yolu ister
istemez dünyaya başka gözlerle bakan kimselerle kesişir: Kafe sahibesini öyle
çok önemsemez ama düzenin yürütülmesi için
haktan hukuktan bahseden insanları iki yüzlü ve sahtekarlar olarak
niteler. Bir de ikide bir karşısına çıkan Otodidakt, ukala aydın tipini temsil
eder. Yazar, kendisine bu hayata akılcı bir bakışla, insanlığa aşık bir
idealist görüntüsü veren Otodidakt’ı iyice karikatürize eder ve sübyancılıkla
suçlayıp okurun gözünden düşürür.
Ara sıra aklına geçmişte geçirdikleri güzel anılar gelen
eski sevgilisi Anny’den gelen mektupla umuda kapılır. Aşktan değil de meraktan
Paris’e Anny’i görmeye gider. Her ikisi de birbirlerinde geçmişte yakaladıkları
“yetkin an”ı artık bulamayacaklarını anlarlar, kadın beraber yaşadığı yaşlı
adama döner. Roquentin yine yapayalnızdır. Müzikte teselli arar. Çevresindeki
şekilsiz varlılara göre müzik hiç olmazsa temiz ve canlıdır, var olmanın
günahından arınmıştır. Sanat bir çıkış olarak gözükür ama kahramanımızın sonunu
bilemiyoruz, intihar mı etti, çıdırdı mı, kitabını yazdı mı, yoksa yazdığı
kitap bizim okuduğumuz günlüğü müydü, öğrenemedik. “Yeni Gar’ın şantiyesi buram
buram ıslak tahta kokuyor: Yarın Bouviile’e yağmur yağacak.” Roman böyle bitti.
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) akımının en önemli kitabı olarak bilinen Bulantı, akımın adının ortaya çıkmasından 5 yıl önce yazılmıştır. Varoluşçu felsefeye göre nesne(varlık) var olanın adlandırılmasından önceki halidir. Varoluş özden önce gelir. Bu görüş Alman filozoflar Huserl ve Heidegger’in sistematikleştirdiği fenomenoloji anlayışından alınmadır. Bu görüşe göre adlar nesneleri belirli biçimlerde görünmeye zorlar. Bir minder, ölmüş eşek gibi görünüyorsa, görünen şeyin oturulacak bir şey olarak düşünülmeden görülmesinden ileri gelir.
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) akımının en önemli kitabı olarak bilinen Bulantı, akımın adının ortaya çıkmasından 5 yıl önce yazılmıştır. Varoluşçu felsefeye göre nesne(varlık) var olanın adlandırılmasından önceki halidir. Varoluş özden önce gelir. Bu görüş Alman filozoflar Huserl ve Heidegger’in sistematikleştirdiği fenomenoloji anlayışından alınmadır. Bu görüşe göre adlar nesneleri belirli biçimlerde görünmeye zorlar. Bir minder, ölmüş eşek gibi görünüyorsa, görünen şeyin oturulacak bir şey olarak düşünülmeden görülmesinden ileri gelir.
Romanın yazılış amacının varoluşçuluk akımının görüşlerini
benimsetmek olduğu anlaşılıyor. Bu da okuru bunaltıyor. Romanda öyle ahım şahım
bir kurgu, hareketlilik yok. Eğer varoluşçuluğu bir varoluşçu gibi
anlayamıyorsak bu romanı okumak cendereye boynumuzu gönüllü uzatmak gibi bir
şey. Sartre yer yer karşılıklı konuşmalara (diyaloglara) da ustaca yer vermese
iyice sıkıcı olurmuş.
Kitaptan altını
çizdiğim cümleler:
“Anılarım şeytanın kesesindeki
paralara benziyor: Keseyi açınca içinde kurumuş yapraklardan başka şey
bulamıyorsunuz.”
“Yalnızdım ama bir
kente yürüyen ordu gibiydim.”
“Geçmişinizi cebinizde
saklayamazsınız. Onu koyacak bir eviniz olmalı.”
“Deney satarak
geçinenleri bilirim. Hayatlarını sersemlik ve dalgınlık içinde geçirip
durmuşlardır. Sabırsızlanıp evlenmişler, rasgele çocuk yapmışlar, öteki
insanlarla kahvelerde, evlenme törenlerinde, cenazelerde karşılaşmışlardır. Ara
sıra kargaşaya kapılıp başlarına ne geldiğini anlamadan debelenip durmuşlardır.
Çevrelerinde olup biten her şey onların görüş alanının dışında başlamış ve sona
ermiştir.” 96
“Kullanışlı geçmiş!
Cep geçmişi; güzelim özdeyişlerle dolu, küçücük yaldızlı kitap!” 97
“Kadınla yatmış olmak,
hâlâ yatabilmekten iyidir.”99
“Dünya her gün aynı
yüzle ortaya çıkıyorsa bunun nedeni tembelliktir sanırım.” 108
“Hak, ödevin öteki
yüzünden başka bir şey değildir.” 118
“Deney denilen şey,
ölüme karşı bir savunma olmaktan fazla bir şeydi: Deney bir haktı, ihtiyarların
hakkı.” 119
“Yirmi yıllık baş
eğmenin bir memura kazandırdığı saygıdeğerlik hakkım bile yoktu. Hayatım beni
gerçekten kaygılandırmaya başlamıştı. Yoksa sadece bir dış görünüş müydüm ben?”
120
“Varım çünkü bu benim
hakkımdır. Var olmak hakkım var öyleyse düşünmemek hakkım da var.” 140
“Dönen plak var, sesle
titreşen hava var, plağa kazılan ses var. Onu dinleyen ben de varım. Her şey
dopdolu, varoluş her yerde, yoğun, ağır ve tatlı. Ama bütün bu tatlılığın
ardında ele geçmez, yakın ama yine de uzak, genç, acımasız ve durgun şu…Evet şu
eğilip bükülmezlik var.”141
“Hibir şey. Var
olmaklık.” 142
“Ölüydüm ama farkında
değildim bunun, bir pul koleksiyonum vardı.” 155
“Efendim, Tanrı’ya
inanmıyorum ben, varlığı bilim tarafında yalanlanmış bulunmaktadır, diyor ama
toplama kampında insanlara inanmayı öğrendim.” 156
“klise törenindeki
gerçek sırrı, insanların bir araya gelişinde aramak doğru olmaz mı? Tek kollu
bir Fransız papazı töreni yönetirdi. Bir küçük orgumuz vardı. Baş açık ayakta
dinlerdik. Orgun seslerine kapıldığım zaman çevremdeki insanlarla tek bir gövde
haline girdiğimi hissederdim.” 157
“Hayatımı şu biçimde
harcadım ve şimdi adamakıllı mutluyum diyen bir kimseyi nasıl olur da kabahatli
bulabiliriz?” 158
“(Sosyalist) Partiye
girme kararını vermeden önce öyle korkunç bir yalnızlık duyuyordum ki canıma
kıymayı bile düşündüm. Bu işten caymamın neden, ölümümden kimsenin
duygulanmayacağı, ölümde, hayatta olduğumdan daha yalnız olacağımı
düşünmemdir.” 158
“Hümanist genel olarak
karısını kaybetmiş, gözleri yaşlı bir kimsedir, yıldönümlerinde ağlar durur.
Kedileri, köpekleri ve bütün gelişmiş memeli hayvanları da sever.”159
“Deniz de bir dua
kitabıdır.” 169
“Gerçek deniz soğuk ve
karadır, içinde hayvanlar kaynaşır, insanları aldatmak için yapılmış şu incecik
yeşil zarın altında sürünerek ilerler.” 169
“varoluş üzerine
düşündüğümü sandığımda hiçbir şey düşünmemiş olduğumu söyleyebilirim.” 173
“varoluş nedir? diye
sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan nesnelere dıştan eklenen boş bir
biçimdir, derdim.” 173
“Her şey kendilerini
gülüşlere bırakan ve ıslak dudaklarıyla ‘gülmek iyidir’ diyen kadınlar gibi
usul usul varoluşa kayıyor; karşı karşıya geçip yayılıyor, varoluş en aşağılık
sırlarını birbirine açıyordu. Varoluşmayış ile şu baygın bolluk arasında bir
orta yerin bulunmadığını anlamıştım. Varolunuyorsa buraya kadar var olmak,
küfe, şişkinliğe, müstehcenliğe kadar var olmak gerekiyordu.” 174
“Var olan hiçbir şey
gülünç olamaz.” 174
“Her zaman için
fazlalıktım ben.” 175
Var olmak burada
olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir ama hiçbir
zaman çıkarsayamayız onları… hiçbir zorunlu varlık varoluşu açıklayamaz çünkü
olumsallık bir sahte görünüş, ortadan kaldırılabilecek bir dış görünüş
değildir; mutlak olanın kendisidir, bu yüzden yetkin bir temelsizliktir. Şu
bahçe, şu kent, ben kendim, her şey temelsiz ve nedensizdir. Bunun farkına
vardığınız zaman yüreğiniz bulanır… her şey salınmaya başlar. Bulantı budur
işte.” 179
“varoluş uzaktan uzağa
düşünülebilecek bir şey değildir. Sizi birden kaplaması, üzerinizde
duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi
gerekir… ya hiçbir şey yoktur artık.” 179
“Hareket dediğimiz şey
de yok; hareket, geçişlerden, iki varoluş arasındaki aracılardan, güçsüz
anlardan başka bir şey değil.” 180
“Varoluş bellekten
yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili bir tek anısı bile yoktur.”181
“Ölümlerini bir iç
zorunluluk gibi kendilerinde sevinçle taşıyan yalnız melodilerdir. Ama melodi
varoluşan bir şey değildir. Var olan her şey nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı
yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür.”182
“Varoluş insanın
sıyrılamadığı bir doluluktur.” 182
“Loyola’nın Ruhsal
Egzersizleri’ni okuyorum: ‘Önce dekoru düşüneceksin, ondan sonra kişileri.
Sonra görüyor insan.”diyor büyü yapar gibi. 206
“Yalnız ve özgür ama
bu özgürlük ölüme benziyor biraz.” 211
“Kazanacaklarına
inanan yalnız kodoşlardır.” 212
“Hastalar da kimi
zaman acılarını duymayacak kadar bitkin düşerler.”212
“Biliminiz nerede?
Hümanizminiz ne oldu?” 215
“Bilinç, fazlalık
olmanın bilincidir.” 229
“Asfaltın da demir
satan mağazaların da kışla pencerelerinin de bilinci var.” 230
“tarih, var olmuş olan
bir şeyden söz eder oysa bir var olan başka bir var olanın varoluşunu haklı
çıkaramaz.”239
Sartre ve Varoluşçuluk hakkında bu yıl bitirdiğim İstanbul
Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Felsefe Bölümü ders kitabından
özetleyerek derlediğim notları, romanı, yazarını ve felsefesini anlamaya yarar
diye sunuyorum: SARTRE ve VAROLUŞÇULUK
Sartre’n varoluşçuluğunun bir ayağı fenomenolojiye bir ayağı
Marksizm’e dayanır. Sartre, Bergson’dan etkilenmiş ve özgür irade konusunda
araştırma yapmıştır. 1934’te Egonun Aşkınlığı adlı eserinde Huserl’in bilincin yönelimselliği tezi ile
hesaplaştı. 1938’de Bulantı’yı yazdı, 1939’da Duvar romanında ölüme mahkum
edilen tutsakların yaşadıklarını varoluşçu bakış açısıyla dile getirdi. Marlau
Ponty ile Modern Z amanlar (Les Temps Modernes) dergisini çıkardı.(1945)
Berlin Fransız Kültür Merkezi’nde çalışırken Huserl’in
fenomenolojisini keşfetti, Varlık ve Hiçlik’i yazdı.(1943) Paris’te 1945’te
yaptığı “Varoluşçuluk Hümanizmdir” adlı konuşması büyük etki yaptı. 1957’de
yazdığı Yöntem Araştırmaları’nda ve 1960’da yazdığı Diyalektik Aklın Eleştirisi
Varoloşçulukla Marksizm’i uzlaştırmaya çalıştı.
Sartre’ın temel düşüncesi insanın tamamlanmamış bir varlık
olduğudur. Sartre için insan sadece varlıkla değil kişilikle de olan
ilişkisinde anlam kazanır. İnsanın soru sorma davranışından hareket eder: Soru
soruluyorsa, soran ve muhatabı vardır. Soruya alınan cevap olumluysa varlığa,
olumsuzsa hiçliğe götürür. Hiçlik, insan bilincinde oluşur. Hiçliği var eden
bilinç sahibi insanın varlığıdır. İnsan nasıl bir varlıktır ki hiçlik onun
aracılığıyla olsun?
Sartre, varlığı, kendinde
varlık ve kendi için varlık diye
ikiye ayırır. İlkçağ filozoflarından Parmenides’ten ilhamla “Varlık vardır,
varlık var olandır” der. Varlığın kendi başına bir şey olmamak bile olması
imkânsızdır. Bilinç olmaksızın varlık kendinde olmakla sınırlıdır. Varlığa
başkalık veren bilinçtir. Bir masa, masadır. Ancak bilincimiz her zaman başka
bir şeyin bilincidir. Masa masa olmak için çaba sarf etmez ama insan hep bir
var olma çabasındadır. Kendinde varlık başka türlü olamazken kendi için varlık
her zaman eksiktir, olduğundan başka türlü olacaktır. İnsan eksik bir
varlıktır. Sartre’a göre insan her zaman mümkün olanlar tarafından kuşatılır.
İnsan önce eksiklik olarak var olur. İnsan varlığı sürekli bir öteye geçme
edimidir. Ama bu geçiş hiçbir zaman gerçekleşmez. Değer ve özgürlük böylece ortaya
çıkar. İnsan bedeni ile dünyada durum içinde var olur. Kendi için varlık olduğu
kadar öteki için varlıktır aynı zamanda. İnsan belirli bedensel özellikleriyle,
belirli bir kültür, toplum veya sınıf içinde var olur. Sartre buna insanın
olgusallığı, der. İnsan bedeni,kendi için varlığı her zaman kendinde varlığa
bağlı kılar. İnsan bedeni diğer insanlar için nesne haline gelir. Bu haliyle
insan başkası için varlıktır. Bu, insanda utanma duygusunu oluşturur. Özneler
arası ilişkilerin temeli bu utancı doğuran çatışmaya dayanır. Bu nedenle Sartre
için başkaları Cehennemdir. Başkalarının yargılayıcı bakışlarından kaçmak ve
utanmamak için çaba sarf ederiz. Böylece hep kendimizi başkalarının gözünden
görerek yaşamımızı düzenleriz.
Varoluşçuluğu
İnsan her zaman başka olanaklara doğru şu an olduğu halini
hiçleyerek kendi kendisinin ötesine geçer. İnsanı değerli kılan da budur.
Sartre’ın varoluşçuluğu bütünüyle bir özgürlük felsefesidir. İnsanın kendi
varlığını, kendi eylemleriyle sürekli ve yeniden kuran, insanı değişim içindeki
tamamlanmamış bir varlık olarak ele alan ve insan varlığının belirli yasalarla
şekillenen bir doğası olduğunu reddeden varoluş düşüncesi insanın özgürlüğünün
temelinde yer alır. Bir masanın neye yarayacağı bilinmeden masa yapılması
mümkün değildir. Bunun anlamı, masanın
varoluşunun masanın özünden önce geldiğidir. İnsanın varoluşunda bu görüş
sürdürülemez. İnsanın bütün yapıp
etmelerinin taşıyıcısı kendisi olduğu için her eyleminin sorumluluğunu yine
kendisi almak zorundadır.
Ateistliği
Sartre, insanın özünün varoluşundan önce belirlendiği
görüşünü reddettiği için Tanrı’nın varlığını kabul etmez. Ama değerleri kabul
eder. İyiyi kişi kendi bulmak zorundadır. Bu özgürüktür, bir yanıyla
belirlenimcilik ve kadercilik yoktur. İnsan yaşamadan önce hayat bir şey
değildir. Hayatı anlamlı kılan insandır. Değer de hayattan başka nedir? Sorun
Tanrı’nın varlığı-yokluğu değil insanın kendini bulması ve var olmasıdır.
Hümanizmi
Hümanizm, insanı Tanrı’ya karşıt olarak evrenin merkezine
yerleştiren ideolojik bir öğretidir. Hristiyanlar Sartre’ı ateistliği
nedeniyle, Marksistler ise öznelci olduğunu vurgulayarak materyalist olmamakla suçlamışlardır.
Komünistler, varoluşçuluğun insanı umutsuzluğa, durgunluğa, miskinliğe
sürüklediğini öne sürmüşlerdir. Katoliklere göre de varoluşçuluk insanı
başıboşluğa iter. Sartre’a göre de varoluşçuluk Marksizm değildir, Materyalizm
insana nesneymiş gibi yaklaşır, varoluşçulukta ise insanın öznelliği öne
çıkarılır. Yine Sartre’a göre varoluşçuluk insanı eylem yapmaya ve sorumluluk
yüklenmeye özendirir, Sartre, varoluşçuluğun hümanizm olduğunu savunur. İnsan
nihai bir amaç olmaktan çok bir ilerleyiş, aşış ve oluştur. İnsan kendi dışında
bir amaca yönelerek var olur. İnsanı miskinliğe iten kaderci ve özcü
anlayışlardır.
Özgürlük Anlayışı -
İç Daralması
Sartre’a göre özgürlüğü insanın varlığından ayırmak
imkânsızdır. İnsan olmak ve eylemek bir ve aynı şeydir. İnsan özgürlüğünün
bilincine iç daralması ile varır. İçimizi daraltan gelecekteki imkânlar ve
bunlara karşısında takınacağımız
tavrımızın sadece bizim elimizde olacağının bilincidir. Bu da bir seçim
ve sorumluluk duygusu getirir. İçimizin daralmasını bastırabiliyor muyuz?
Apaçık belli ki onu ortadan kaldıramayız.
Ama kendimizi aldatabiliriz, sorumluluğu Tanrı’ya, kadere, başkalarına
yükleyebiliriz. Bu, özgürlüğümüzü reddetmektir. Kendini aldatma insanı bilince
götürür. Bilinçli insan kendini aldatabilir. Kendini aldatma çabamız hiçliği
gerektirir. İnsan özgürlüğe mahkumdur ve bütün yaptıklarından sorumludur. Tek
başına bırakılan insan varlığını kendisi seçecektir. Bu, bunaltıya götürür ve
insanı eyleme sevk eder.
Bunaltı – Bulantı
Sartre’a göre insan sadece kendinden değil bütün insanlardan
sorumludur. Kişi kendi olmak istediği kişiyi yaratırken herkesin nasıl olması
gerektiğini de tasarlar. Olmak istediğini seçmek, seçilen şeyin değerli
olduğunu gösterir. Herkes için iyi olan bizim için de iyidir. Kişi kendisini
seçerken gerçekte insanı seçtiğinin farkında olmalıdır. Bu durumu Sartre,
bunaltı terimi ile anlatır. Herkes benim gibi yaparsa ne olur? Sartre’a göre
bulantı, insanın kendi sorumluluğunu
duymaktır. Bulantı insan varlığından gelmektedir. İnsan ne ise o
değildir, ne olmuşsa odur.
Marksizm – Tarihsellik
Var olmak Sartre’a göre her zaman tarihsel ya da politik bir
durum içinde olmak demektir. Marksizm, tarihin, insanların kendilerini var etme
projelerinden oluştuğunu ileri sürer. Sartre, insan ve çevresi arasındaki
ilişkinin diyalektik olduğunu savunur. İnsan tarih ve kültür tarafından
biçimlendirilir. Bunun özgürlüğü sınırladığı düşünülebilir. Böyle düşünüş
tarihe verilen anlamla ilgilidir. İnsanın etki edeceği bir çevresi olmalıdır.
Çevrenin de etki edecek birine ihtiyacı vardır. İnsan alet yapar fakat ürettiği
nesnelerin kölesi de olabilir böylece kendine yabancılaşır. İnsan oluşturduğu
tarihin şekillendirdiği yine o tarihi yapandır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder