YOKSUL ÇALGICI / Franz Grillparzer
Kandıra Öğretmenevi’nin küçük kitaplığında gözüme çarptı,
Avusturyalı trajedi şairi Franz Grillparzer’in Yoksul Çalgıcı adlı novellası.
Ne saklayayım, alakalı alakasız herkesten bir bilgi kırıntısı koparırım
ümidiyle sorup soruşturduğum Şaşkın’ın, Çalgıcı İsmail Efendi’nin yaşamına
benzer bir metin beklentisi içindeydim. Kitabı evde okumak için izin istedim,
görevli anlayış gösterdi. 60 sayfalık öyküyü o gece okudum.
Özyaşamöyküsel izler taşıdığı anlaşılan ve birinci tekil
kişi kipiyle anlatılan öykü o zamanlar -18. ve 19 yüzyıllar- Viyana’da her
temmuzda yapılan halk bayramı tasviriyle başlıyor. Bu “halk bayramı” da, şimdi üzerine halk pazarı ve spor salonu kondurulmuş çayırlıkta her yaz sonu yapılan, çocukluğumdaki Kandıra panayırlarını getirdi gözlerimin önüne. Şenlik alanından
şehir merkezine giden yol üzerinde sokak çalgıcıları dizilmişler, konserler
veriyorlar. Çoğu sokak çalgıcısı ezbere- doğaçlama çaldıkları parçalar
karşılığında bir sürü para topladıkları halde, şairin dikkatini yoksulluğu
giysilerinden ve elindeki eski çatlak kemandan belli olan yaşlı çalgıcı çekiyor,
yoksul çalgıcı doğaçlama değil önüne koyduğu rahledeki notadan çalıyor ama ayaklarının dibine ters
koyduğu şapkası bomboş. Kemanını kutusuna yorgun argın koyarken bir de Latince
sözler çıkıyor ağzından. Şair şöyle düşünüyor; bu adam hem nota biliyor hem Latince,
demek ki okumuş biri. Onun yaşam öyküsünü kendisinden öğrenmek için yanına
gidiyor, para vermek istiyor. Yoksul çalgıcı “Lütfen şapkaya, şapkaya” diyor.
Anlatıcı şair (Grillparzer) , kıyıda köşede kalmış ünsüz gariplerin yaşamlarına
meraklı, “sanki Plutarkhos’un(*) bir kitabının çerçevesinden taşmış, kocaman
bir yapıtından okuyor gibi o ünsüz insanların yaşamlarını okuyordum. Eğer insan, köşede bucakta kalanların içini okuyamazsa ünlüleri hiç anlayamaz.”(s.22) Şair, Yoksul Çalgıcı’yı yoksullar mahallesindeki kulübe evinde ziyaret
ediyor, yaşamını anlatmasını istiyor.
“Bugün dünden farksız, yarın da bugün gibi olacak” diyerek
öyküsünün önemsiz olduğunu dile getiriyor çalgıcı. Çocukluğunda başlamış keman
merakı ama saray danışmanı olan babası, diğer iki çocuğu gibi Jacop’un da
bürokrat olmasını istiyormuş. Memurluğa giriş sınavını öğretmeninin yardımına
rağmen başaramayınca babasının gözünden düşmüş, adam olmayacağı belli olmuş.
Evde kendi kendine keman çalmaya devam… Bir şarkıya takılıyor, komşu bakkalın
kızının kurabiye satarken söylediği şarkıya… Sözleri önemli değil, ezgisi esir
alıyor garibi. “Nasıl Tanrı’nın çocukları yeryüzü kızlarıyla
birleşiyorlarsa tıpkı öyle ruhların
soluk alışverişi olan müziği bir yığın söz ekleyerek bozuyorlar.” (s.44)
Babası ölüyor, yüklüce bir miras kalıyor Jakop’a, bakkal onu
kızıyla evlendirmek, elindeki parayla da işine ortak etmek istiyor ama Jakop’un o
taraklarda bezi yok. Ne aşka cesareti var ne bir işten anlıyor, babasından
kalan parayı dolandırıcılara, bakkalın
kızı Barbara’yı da bir kasaba kaptırıyor. Kız öyle vefalı aşık ki yoksul
çalgıcıyı unutmamak için ilk çocuğunun adını Jakop koyuyor. Aradan yıllar
geçiyor, yoksul çalgıcının yaşadığı mahallede sel baskını oluyor. İki çocuğu
azgın suların elinden almak isterken yaşlı çalgıcı ciğerlerini üşütüp hasta
oluyor ve kısa sürede ölüyor. Şair, unuttuğu bu halk sanatkarını öteberi sarmak için eline aldığı eski gazete sayfasında gözüne çarpan sel haberiyle
hatırlıyor ve kemanını hatıra olarak almak istiyor. O çatlak kemanı, yoksul
çalgıcının cenaze masraflarını karşılayan kasabın karısı Barbara oğlu Jacop
için saklayacağını belirterek vermiyor.
Erken dönem modern Alman edebiyatında Goethe ve Schiller’in
gölgesinde kalan oyun yazarı Grilparzer'ın bu biricik öyküsünde duygulu ve etkili bir o
kadar da gerçekçi anlatımı var, kahramanlarını kalın çizgilerle çiziyor, akılda
kalmalarını sağlıyor.
Ben de kitabı okumayı bitirdikten sonra Yoksul Çalgıcı’da,
Çalgıcı İsmail Efendi yerine, onunla aynı dönemde Kandıra’da yaşamış ve çalgıcılıkta
klarnet üstadları Mustafa Kandıralı ile Şaşkın kardeşlerin gölgesinde kalmış,
bahtsız cümbüş ve ud çalgıcısı Arap Nuri’yi buldum.
Çarşı Mahallesinden Hasan Bey’in oğlu, Tozlu Bey’in kardeşi Nuri’nin -Arap lakabı mutlaka derisinin fazla esmerliğinden geliyor olmalı- öğretim yılları da aynen Jacop’unki gibi başarısızlıklarla dolu. Vefalı insan, Erol Köse İzmit Belediye Başkanı olunca sınıf arkadaşı Arap Nuri’yi unutmuyor ona haber gönderiyor; işe başvuru dilekçesini ve evrakını getirsin, belediye bandosunda işe başlasın. “Benden 5 yaş büyüklerin de 5 yaş küçüklerin de sınıf arkadaşı olmuştur Arap Nuri, her sınıfı çift dikiş geçerdi, öyle yoksul ki bir lokma ekmeğe muhtaç, üstünde başında yok, çalgıcılıktan başka elinden bir iş gelmez, hiç olmazsa ileride emekli maaşı olsun diye belediyeye almak istiyordum” diye anlattı Erol Köse. Ama bir türlü evrakı getirip işe başlamıyor Arap Nuri. Bir Kandıra ziyaretinde Belediye Başkanı, çocukluk arkadaşının köhne kulübesine gidiyor. “Oğlum Nuri, sen niye bandoda işe başlamıyorsun?” diye çıkışıyor. Arap Nuri, mahcup, “Gel Erol, içeri gel hele”diyor. "Yağmur yağmadan kar yağar! Gel hele." Ayakta zor duran kulübenin karanlık duvarlarını gazetelerden kestiği Erol Köse'nin seçim haberleri ve fotoğraflarıyla süslemiş. “Ben seni çok seviyorum Erolcuğum, başarılarınla da övünüyorum, başkanlığın göğsümü kabartıyor ama biliyorsun ben sabah akşam içerim, işe sarhoş gelirim, sana laf getiririm beni bu işten affet, ne olur,” diyor. Başkan’ın dili tutuluyor, sözleri boğazında düğümleniyor, “şu yoksul adamdaki soyluluğa bak azizim," diyor, işe girmek için herkesin birbirini neredeyse boğazladığı bir devirde sırf arkadaşı mahcup olur diye sadece yiyeceği ekmeği değil geleceğinin garantisi emekliliği de elinin tersiyle itiyor. Şapka çıkardım Arap Nuri’ye”
Çarşı Mahallesinden Hasan Bey’in oğlu, Tozlu Bey’in kardeşi Nuri’nin -Arap lakabı mutlaka derisinin fazla esmerliğinden geliyor olmalı- öğretim yılları da aynen Jacop’unki gibi başarısızlıklarla dolu. Vefalı insan, Erol Köse İzmit Belediye Başkanı olunca sınıf arkadaşı Arap Nuri’yi unutmuyor ona haber gönderiyor; işe başvuru dilekçesini ve evrakını getirsin, belediye bandosunda işe başlasın. “Benden 5 yaş büyüklerin de 5 yaş küçüklerin de sınıf arkadaşı olmuştur Arap Nuri, her sınıfı çift dikiş geçerdi, öyle yoksul ki bir lokma ekmeğe muhtaç, üstünde başında yok, çalgıcılıktan başka elinden bir iş gelmez, hiç olmazsa ileride emekli maaşı olsun diye belediyeye almak istiyordum” diye anlattı Erol Köse. Ama bir türlü evrakı getirip işe başlamıyor Arap Nuri. Bir Kandıra ziyaretinde Belediye Başkanı, çocukluk arkadaşının köhne kulübesine gidiyor. “Oğlum Nuri, sen niye bandoda işe başlamıyorsun?” diye çıkışıyor. Arap Nuri, mahcup, “Gel Erol, içeri gel hele”diyor. "Yağmur yağmadan kar yağar! Gel hele." Ayakta zor duran kulübenin karanlık duvarlarını gazetelerden kestiği Erol Köse'nin seçim haberleri ve fotoğraflarıyla süslemiş. “Ben seni çok seviyorum Erolcuğum, başarılarınla da övünüyorum, başkanlığın göğsümü kabartıyor ama biliyorsun ben sabah akşam içerim, işe sarhoş gelirim, sana laf getiririm beni bu işten affet, ne olur,” diyor. Başkan’ın dili tutuluyor, sözleri boğazında düğümleniyor, “şu yoksul adamdaki soyluluğa bak azizim," diyor, işe girmek için herkesin birbirini neredeyse boğazladığı bir devirde sırf arkadaşı mahcup olur diye sadece yiyeceği ekmeği değil geleceğinin garantisi emekliliği de elinin tersiyle itiyor. Şapka çıkardım Arap Nuri’ye”
Bir de aşk kırılganlığı var Arap Nuri’nin anlatısı sürüp
giden. Çarşıbaşı’nda bir dernekte sekreterlik yapan bir kıza sevdalanmış, her
sabah kızın işe gelişini bekliyor karşı sokağın köşesinde, kızın bundan haberi
yok ama kazara o köşeye doğru bir dönecek olsa güzel yüzünü, Arap Nuri kendisine
baktığına yoruyor, sevinçten deliye dönüyor, dünyalar onun oluyor. Ah matizim diyor. Dengesiz ve
imkânsız bir aşk, platonik. Olacak gibi değil vermezler o kızı. Çaresiz
başını önüne eğmiş, kadersizliğine isyan etmiş, aşkla avunamayınca kendini içkiye
vermiş, karasevdadan melankolik olmuş, “kader kime şikayet edeyim seni, bilemem”
şarkısını dilinden düşürmez olmuş. Öyle derler ki sabahları dahi şarap tasına ekmek doğrayıp yediğini görenler olmuş. Bir de o ünlü "yağmur yağmadan kar yağar" sözünü diline pelesenk etmiş, "Vallahi her karşılaştığımızda söylerdi" diyor Rüştü Uygur, "ne demek isterdiyse?" .
Şairin de (Franz Grilparzer’in) yaşamında böyle kadersiz bir
aşk hikayesi var. Ömrünün son yirmi iki yılını geçirdiği kadınla ne evleniyor ne
sevgili oluyor, aynen Arap Nuri gibi ‘kendini öldürmeye kadar sürükleyen derin
umutsuzluk içinde kıvranıp durmuş, Yoksul Çalgıcı da aslında yazarının
hikayesiymiş nasıl ki Genç Werther’in
Acıları, Goethe’nin acılarıysa.
Tıpatıp benzer bir sahne: Arap Nuri bir Cuma günü Ağva’ya
gidiyor – Cuma Ağva’nın pazarıdır, kalabalık olur- sokak çalgıcılığına,
iskeleden Fener’e giden yol üzerinde bir taşa oturuyor, şapkasını önüne ters
koyup cümbüşü tıngırdatıyor, tabii ki “kader kime şikayet edeyim seni bilemem”i
çalıyor. Umursamaz kalabalık içinden sadece bir kişi, fört şapkalı ve siyah pardesülü bir beyefendi epeyi
büyük bir para atıyor şapkaya, kağıt para! Aynı adam Nuri’nin kulağına eğilip sert bir yüzle “bu şarkıyı buralarda
bir daha çalma” diyor. Parayı alıyor Arap Nuri, utanmıyor, neden utansın ki
zaten para toplamak için çalıyor ama adamın buyurgan sözlerinden ürküyor, sesini
çıkarmadan cümbüşünü kutusuna koyup şapkasını başına geçiriyor, ilk otobüsle
Kandıra’ya dönüyor. Müzisyen Nurettin’in kahvesine geliyor, olayı olduğu gibi
anlatıyor. “Neden böyle söyledi o fötr şapkalı adam bana Nurettin Abi?” diyor, “neden benim
şarkımı çalmamı istemedi benden?” “Ne bileyim Arap” diyor Nurettin, “belki
bestekarıdır şarkının adam ve sen çok kötü
çalmışsındır, oğlum!” “Belki” diyor Arap Nuri, boynunu büküyor. Ya da adam
küllenmiş aşkının o şarkıyla bir daha kıvılcımlanmasını istemiyor, belki.
Yoksul Çalgıcı – Franz Grillparzer
Çevirenler: Basir Feyzioğlu, Şahap Sıtkı İlter
Cumhuriyet Dünya Klasikleri, Haziran 2000
*Plutarkhos: ( M.S 46 - 120?) Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı. Ayrıca orta
dönem Platonculardandır. Ciltlerce eser yazmış olduğu belirtilmektedir. Lampria
Katalogu adlı bir antik katalog listesinde 227 eseri olduğu bildirilmiştir.
Elimize geçen eserleri Paralel Yaşamlar
ve Moralia adlı iki toplanmış eserdir.
Kaynak : http://www.felsefe.gen.tr/mestrius_plutarchus_kimdir.asp

Çok güzel hocam ;aşk da sanat da yoksulluk da evrensel ...
YanıtlaSil