20 Şubat 2018 Salı

Kaybolmayan Şiir KARLAR ÜLKESİ / Yasunari KAVABATA


Üç yıl önce kiraz çiçeklerinin açtığı mevsimde gittiğim Japonya bana bir yanda modern yolları, hızlı tren istasyonları, dev binaları, teknoloji harikası dijital merkezleri diğer yanda sanki hiç dokunulmamış gibi duran çok uzun geçmişi gözler önüne seren bahçeleri, o bahçelerin içinde özgün mimarisiyle yine bambaşka bir dünyanın işaretiymiş gibi oturan evleri, ilk görende insan eli değmemiş izlenimi bırakan doğal güzellikleri, şehrin caddelerinde insanlar arasında dolaşan geyikleri, köşe başlarında, kapı önlerinde üstlerinde rengarenk kimonoları, ellerinde narin şemsiyeleri, yüzleri kalın beyaz pudralı  davetkar geyşalarıyla, içlerindeki kalabalıkların meraklı gezginler mi inançlı müminler mi olduğu anlaşılmayan tapınaklarıyla bu dünyada ama bambaşka egzotik bir alem gibi görünmüştü. Şöyle diz yerine yukarıdan kalçadan çıkan adımlarıyla yürüyüşleri dahi değişik, ilginç gelmişti Japonların.
Japonya’ya 1968’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesi de gerçek ile gerçeküstü arasında gidip gelerek okurun başını döndürüyor. Konusu basit, kişi sayısı az,  ama aktarmalı çevirisine (Japonca aslından direkt değil İngilizce baskısından çevrilmiş) rağmen şiirselliği derinden hissettiren anlatımı ve sıradanmış gibi gözüken ama Uzak-Doğu’nun dış alemini peysaj peysaj yansıtan iç alemini ise yer yer insanın içini ürperten, yer yer kıskandıran özverili ve duygulu sahneleriyle insanı büyüleyici bir eser Karlar Ülkesi. Karşılıklı konuşma, diyalog yöntemi de çok sık kullanılmış. Bu yöntemle yazar kendini aradan çekiyor, mümkün olduğunca anlatım dışına çıkıyor, okuyucu kahramanların bakışıyla görmeye başlıyor olayları ve çevreyi. Ama anlatımda şiirselliğin doruğa ulaştığı yerler yazarın betimlemeleri ve aktarımları… “Uzun tünelden çıkan tren karlar ülkesine girdi. Yeryüzü gece göğünün altında bembeyaz uzanıyordu.” Bu ilk cümledeki sanatlı söyleyiş roman boyunca sürüyor.
Belirli bir mesleği olmayan Şimamura, - Batı sanatları, dans ve bale arşivciği yaptığı ve bu konularda makaleler, eleştiriler yazdığı belirtiliyor gerçi ileride bir yerlerde-  karısını Tokyo’da bırakıp kaplıcalar bölgesinde kısa süreli tatile geliyor. Bu geliş gidişlerinde Komako adındaki geyşaya tutuluyor, aralarında garip en azından bize garip gelen bir ilişki kuruluyor. Şimamura, Komako’da şefkat ve muhabbet arıyor, kaplıca otelindeki diğer geyşa Yoko’ya ise cinsellikle, şehvetle bakıyor. İki geyşa Şimamura sözkonusu olduğunda birbirlerini kıskanıyorlar. Komako ile Yoko’nun Şimamura ile tanışmadan da ortak ilişkide oldukları bir müzik öğretmeninin oğlu Yukio var. Yukio hasta ve ona Yoko bakıyor, Komako’nun da eski sözlüsü olan Yükio’nun tedavi giderlerini karşılamak için geyşa olduğu söyleniyor. (İki kadının da fedakârlıklarına bakar mısınız?) Hasta Yukio ölüyor. Komako çok içiyor, müşterileriyle içiyor. Körkütük Şimamura’sına geliyor “Bu günlerde biri öldürülecek” diyor. (İçim cız etti, genç ve güzel Yoko’ya yazık olacak diye geçirdim içimden.) Şimamura, kar ile ağartılan Çiçimi keteninin dokunduğu köyleri geziyor, incelemelerde bulunuyor. Bu sahneler ve kar kaplı alanları süsleyen sedir ağaçları Kavabata’nın kaleminden okurun gözüne renkli kartpostal slaytı gibi yansıtılıyor. Şimamura, artık evine dönecek, Komako onun gitmemesini istiyor, Yoko kendisini de götürmesini. Veda vakti gelip istasyona gitmek üzereyken sinema olarak kullanılan eski pamuk deposunda yangın çıkıyor. (Belki aşırı yorum olacak ama sinema motifiyle gösterilen modernliğin sosyal hayatı yakıp kül ettiğini mi anlatıyor acaba? Yahut, o anda gösterilen filmi toplum için uygun bulmayan birileri depoyu kundaklamış olmasın.) Yangında Yoko ölüyor. Roman bir anda bitiyor. Roman karla, soğukla başlıyor; yangınla, ateşle, külle bitiyor. Bu biçimsel tezatlığın içinde kadın –erkek, ruh -beden, iyilik – kötülük, gelenek- modernlik, karanlık- aydınlık, tünel ve gökyüzü, Dünya- Samanyolu (Çeviri yanlışlığı olabilir, Samanyolu yerine Evren sözcüğü daha iyi sanki. Bir başka çeviri yanlışlığı olduğunu düşündüğüm sözcükler ise erkek kahramanın,  kendine hizmet etmekten başka uğraşı olmayan bayana, Komako'ya ikide bir “aptal olma, budala olma” diye hiç de edebi olmayan hitabı. Aktarmalı çeviride Japonlara özgü, bir bayana hitap şekli uçmuş gitmiş gibi.), hatta Doğu-Batı gibi zıtlıkları, ikilikleri arayan göz rahatlıkla bulabilir. Toplumu, sosyal yapıyı dönüştürmeyi dert edinmiş Kawabata, kahramanına Fransız edebiyatından çeviriler yaptırıyor, geleneksel geyşalık yerine Rus balesini öneriyor. Kar ile geyşaların yüzlerine sürdükleri kalın pudra arasında da işlevsellik yakalamış; kar dünyayı örtüyor, pudra geyşanın, insanlığın içini, acılarını. Kar ile yalnızlığı ve üşümeyi duyumsuyoruz, yangın ile kalabalıklaşmayı ve yok olmayı. 12 yılda yazmış bu romanı Kawabata. Neden bu kadar uzun sürmüş. Bir taşını yanlış koymaktan ürktüğü mozaik desen gibi yavaş ve özenle işlemiş eserini, ondan. 1935-47 Büyük Savaş yılları...yaşadığın anı şiirleştirmek kolay değil.Atom bombalarıyla yerle bir ettiler Japonya'yı... onu yeniden kökleri üzerinde yeşerten biraz da canlarını feda eden Kawabata, Mişima gibi büyük sanatçılarıdır.(Mişima, 1970'te seppuku, harakiri, Kavabata 1973'te havagazı ile intihar ettiler.)

Romanda kahramanların iyilik yarışı başkaları için bir şeyler yapabilme uğraşı sanki Japonlara özgü bir davranışmış gibi… Böyle bir iyilikle ben de karşılaştım: İnternetten adresini bulduğum Osaka Satranç Kulübü'nü arıyorum merkez semtlerinden Namba’da akşamüzeri ama bir türlü bulamadım, hava iyice karardı, eski fotoğrafları yenileyen bir atölyeye benzeyen dükkanın açık kapısından girdim, işaret diliyle meramımı anlattım. Sıcak bir ilgi ile bilgisayarından baktı, gösterdi, bulunduğumuz yere göre kroki çizdi beni gönderdi orta yaşlardaki fotoğraf sanatçısı. Çok uzak değil üç dört sokak ileride beş yüz altı yüz metre uzaklıkta bir yere yönlendirildim. Gittim ama adresi yine bulamadım Osaka Ches Clup levhasını göremedim. Çaresiz, umudumu kestim aynı yolu geriye yürüyorum kaybolmamak için. Tam o fotoğrafçının alt sokağında, karanlıkta uzaktan gördü beni yardımsever sanatçı, halimden anladı bulamadığımı, nereye gidiyordu bilmiyorum, işini gücünü bıraktı beni yeniden satranç kulübünün olması gereken adrese, mutlaka orada olmalı kararlılığıyla götürdü. Aradığımız adres bir otopark çıktı. Aracını park eden çevre sakinlerinden bir adamla konuştu arkadaşım: meğer satranççılar Pazar günleri bu otoparkta toplanıyorlarmış, yakınlarda bir kafeteryada iddialı oynuyorlarmış. Günlerden cumaydı ve pazar günü bir daha gelemeyecektim. Arigato ey fotoğrafçı arkadaş arigato gozaimasu, çok teşekkür, zahmet oldu.   
Baştan sona şiirli bir anlatım içinde yer yer gerçeküstü ortamlarda geziniyoruz.  Yasunari Kawabata, yakın arkadaşı Yukio Mişima ile modern Japon edebiyatının kurucularından öncülerinden sayılıyor. Bu romanda da metnin geleneksel Japon şiiriyle temellendirildiği öne sürülebilir, zaten Batı romanından da bu özelliğiyle ayrılıyor.  Bizim edebiyatımızdaki mesnevilere benziyor. En çok da Galip’in Hüsn ü Aşk’ına. Galip’in şu, Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna sığmaz asumanın  (Can güneşinin, aşk ateşinin öyle bir yalımı, ışını var ki bu dünyaya, atmosfere sığmaz, galaksileri, bütün evreni dolaşır) beyti de romanın son sayfalarındaki Samanyolu metaforunu açıklayan anahtar gibidir. 
Az söz ile çok şey anlatmış Kavabata ve içli sözcüklerle tablolar çizmiş. Bu roman bu nedenle sevilir.
Hele, Kavabata’nın nerede yazdığını araştırmadığım şu sözü bütün romanlarının okuma gözlüğü gibi hep göz önünde tutulmalıdır: “Karın güzelliğini gördüğümüzde, dolunayın güzelliğini gördüğümüzde, kiraz çiçeklerinin güzelliğini gördüğümüzde kısacası dört mevsimi yüzümüzde ilk hissettiğimizde ve güzelliği ile uyandırıldığımızda en çok yakınlarımızı düşünürüz ve aldığımız keyfi bizimle paylaşmalarını isteriz.” 
Şu cümleler romandan:
Akan manzaranın zamanın geçişinin simgesi olup olmadığını düşündü.”  (s.14)
Avare bir yaşam süren Şimamura kendine karşı dürüstlüğünü kaybetme eğiliminde olduğunu fark ederek yeniden kazanmak için sık sık dağlarda tek başına yürüyüşe çıkmıştı.” (s.15)
“Bu karlar ülkesinde doğmuştu ama Tokyo’da geyşa olması için bir sözleşme imzalamıştı. Çok geçmeden onun adına borçlarını ödeyen ve dans öğretmeni olmasını isteyen bir hami bulmuştu.” (S.17)
Kadın heyecanla konuşuyordu, sanki onu dinleyecek birinin özlemini çekmişti ve artık yüreğinde zevke de yer olan bir kadın olduğunu açığa vuran bir rahatlama ve teslimiyet gösteriyordu.” (S.18)
“Kimse bir geyşaya yapmak istemediği bir şeyi zorlayamaz.”(S.18)
“Gerçek bir işi olmayan Şimamura’nın kendine ve işine giderken bile zaman zaman Batı dansına dair yaptığı tanımların ve yazınsal dünyanın sınırına getirdiği gerçeğinden haz aldığı da doğruydu.” (s.21)
“Yoko’nun sesi damıtılmış aşkın yankısı gibi onlara geri gelmişti.” (S.86)
“Şimamura, Valery ve Alain’den, Rus balesinin altın çağı üzerine yazılmış Fransız tezlerinden çeviriler yapıyordu.” (S.93)
“Şimamura merdiveni karanlıkta çıktı. Arkasına dönüp bakınca uyuyan sade yüzlerin ardındaki şekerci dükkanını gördü.” (S.102)
“Gece yuvasının dışında dolaşan bir dişi tilki kadar yalnızsın değil mi?” (s.103)
“Eskiler ayrıca soğuğun bir ürünü olan kumaşın (karda ağartılan Çiçimi) en sıcak havada bile tende serin durmasının ışık ve karanlık ilkesinin bir oyunu olduğunu söylerlermiş. Şimamura’ya bu kadar bağlanmış olan Komako da özünde serin göründüğü için olağanüstü yoğun sıcaklığı insanın ta içine işliyordu.” (s.110)
“Şimamura aslında biri uzak biri yakın iki esintinin sesini duyabiliyordu. Uzak olanın hemen gerisinde bir çıngırağın belli belirsiz sesini duyabiliyordu. Kulağını çaydanlığa dayayıp dinledi. Uzakta, çıngırağın sesiyle aynı anda adım atan Komako’yu gördü birden.” (S.111)
“Şimamura gökyüzüne baktı ve Samanyolu’nun içinde yüzdüğünü hissetti. Işık seli o kadar yakındı ki sanki Şimamura’yı içine çekiyordu. (S.117)
“Tavşanlar ve sülünler fırtınadan kaçmak için evlere sığınırlar.” (s.121)
"Şimamura'nın başı arkaya düştü ve Samanyolu uğuldayarak içine aktı." (s.125)



1 yorum:

  1. Mustafa bey kitabı bilmem ama sizin yazınız müthiş kitabi okumus kadar oldum, ellerinize sagli.

    YanıtlaSil