3 Eylül 2018 Pazartesi

KURT İNSANOĞLU İLE KARŞILAŞINCA NE YAPAR? SULTANMURAT /Cengiz AYTMATOV



Yıllar önce üzerinde Cemile-Sultanmurat/ Cengiz Aytmatov yazan bir kitap almıştım. Baştaki Cemile’den değil de kitabın yarısından başlamıştım okumaya, Sultanmurat’ı okumaya. Kitaplığıma baktım, bulamadım o kitabı. Aynı yayınevi Ötüken Neşriyat bu sefer iki öyküyü ayrı kitaplar halinde basmış. Daha iyi de olmuş. Zaman ve yer hatta konu (savaş)benzer olsa da okuyucuya verdikleri mesaj bakımından farklı romanlar bunlar.                                                                                                                 Öyle görkemli adına bakıp da tarihi roman olduğunu sanmayın. Sultanmurat, Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengizaytmatov’un çocukluk anılarından damıttığı kısa bir roman, uzun bir hikaye, novella. Yine acımasız II. Dünya Savaşı yılları. Kırgızistan’ın çok soğuk bir köy okulunda gözü kapıda askerdeki biricik oğlundan mektup getirecek mi diye postacıyı bekleyen öğretmen İnkamay Abla, çocuklara sıcak, tropikal iklimlerden bir ülkeyi, Seylan adasını anlatmaktadır. Sınıfın görece kuytu bir yerinde oturan Sultanmurat, öğretmenin isteği üzerine daha fazla üşümesin diye cam kenarında oturan güzel   Mirzagül’le yer değiştirir, onun yerine üşür. Sınıf, okul, köy, dağlar, rüzgar, fırtına, soğuk… Aytmatov ustanın elinde kalem değil de fırça var sanki okura resim çiziyor, oradasınız, görüyorsunuz, ayrıntılı olarak anlattığı yerleri. Oğlan kız için fedakarlık yaptı diye zannedeceksiniz ki Leyla ile Mecnun misali –çünkü onların aşkı da okul sıralarında başlar- derin bir aşk öyküsü okuyacağız büyük ustadan, Cemile’de olduğu gibi. Hayır, savaş bölgesinden çok uzakta olmasına rağmen savaşın acımasızlığına karşı ayakta durmaya çalışan zavallı köylülerin mücadelesi. Köyde kim kalmış ki zaten babalar savaşta, çocuklar ve kadınlar… tarlaları ekecek kimse kalmamış, tarlalar ekilmezse açlık baş gösterecek, cephedeki askerlere ekmek gitmeyecek, yenilecekler…Kolhoz başkanı Tinaliev, okula gelir ve tarlaları sürecek, atları güdecek iri yapılı, boylu boslu, derslerinde başarılı –dersleri iyi olanlar sonradan okula döndüklerinde arayı hızla kapatır gerekçesiyle- beş öğrenciyi seçer. Bu beş çocuğun vatan savunması için nasıl dayanışma içinde çalıştıkları öne çıkıyor Aytmatov’un bu hikayesinde. Bu yönüyle de Nobel ödüllü İngiliz yazar William Golding’in tanınmış romanı Sineklerin Tanrısı’nı akla getiriyor. Sultanmurat’ın liderliğinde Anatay, Erkinbek, Ergeş ve Kubatkul güdümlerine verilen dörder cılız eti besleyip adam ederler, köyden epeyi uzaklıktaki ekeneği sürmeye giderler. Ama işe koyulacakları sabahın gecesinde at hırsızlarının baskınına uğrarlar. Çocukların ellerini ayaklarını bağlayan haydutlar dört atı çalıp kaçarlar. Birbirleriyle dayanışarak iplerini çözen çocuklardan Sultan Murat babasının atı Çabdar’a atlayıp at hırsızlarının peşine düşer. Yetişir onlara ama haydutlar ateş edip güzel atı vururlar. Çaresiz Sultanmurat, alacakaranlıkta, yağız atı Çabdar’ın ölüsünün başında  ağlıyor. Tarlaları süremeyeceğine değil en çok savaş bitince kardeşi Hacımurat’la babalarını istasyonda karşılamaya o güzel atla artık gidemeyeceklerine ağlıyor. Biz her şey bitti diye vazgeçelim, oturup ağlayalım ama birileri hep bir şeyler karıştırır. Bir uluma, bir hışırtı duyuluyor karanlığın derinliğinden, bir kurt at etinin kokusunu almış yaklaşıyor. O da ne? Avının başında bir insanoğlu gören kurt ne yapacağını kestiremiyor.”Korkulurdu insandan.”
Baştan sona okuru merakta bırakan bir öykü Sultanmurat. Güzel Mirzagül, kardeşi Hacımurat’ın getirdiği mektubu okuyup Sultanmurat’ın aşkına karşılık verecek mi? Çocuklar atları yetiştirip tarlayı sürebilecek mi? Sultanmurat ile Anatay arasındaki çekişme nasıl bitecek? Savaş ne zaman bitecek?
Kitap beklenmedik bir anda bitiyor. İnsan bitmese diyor.
Küçük Hacımurat’ın da gülünçlükleri ayrı bir tat katıyor anlatıya. Her zaman olduğu gibi Sultanmurat'ta da destanlardan, gelenekten yararlanıyor Aytmatov. Konu geçişlerinde de bilinçakışı tekniğini başarıyla uyguluyor usta yazar. Öğretmen sınıfta Seylan’ı anlatırken Sultanmurat’ın gözünün önünden babasıyla gittikleri hayvanat bahçesi, panayır, güldüren aynalar vs. gelip geçiyor, Mirzagül hep aklında zaten.
Aytmatov, oğlu Askar’a adadığı bu kitabının başına bir Kırgız türküsünden nakarat, Eyyüp kitabından bir cümle, Eski Hint metinlerinden kısa bir şiir koymuş. 3. Tekil kişi kişi kipiyle akıcı bir anlatım, sade dil, kolay okutuyor Aytmatov. Kitabın başka adı da varmış: Erken Gelen Turnalar… Çocuklar, tarlayı sürme hazırlıklarını tamamlayınca gökte turnalar görüp seviniyorlar. Turnaların erken gelişi ürünün bol olacağının işaretiymiş.  Sürüsünün içinden ayrılan bir çift güvercini de  Mirzagül ile kendisine benzetiyor Sultanmurat. Bir de şiir koymuş altına:
Ben sonsuz mavilerde uçan gök güvercin
Sen de kanadın kanadımda uçan eşimsin
Daha büyük mutluluk yoktur dünyada
Sevdiğiyle yan yana hep yan yana uçmaktan.

Kitaptan seçtiklerim:
“Kötü okuyan kötü çalışır.” S.43
“Herkes öyle söyler, okumazsam gider çalışırım, der. Ama insan yalnız çalışmak için mi yaşar?”s.44
“Çünkü bir insanın büyüklüğü, değeri, yakınları tarafından en çok onu yitirdikleri zaman anlaşılır.” S.115
“Felaket acısı insanları küçültür.” S.115
“Gecenin karanlığı çok büyük bir kara ırmak gibi vuruyordu yüzlerine.” S.146


2 Eylül 2018 Pazar

CEMİLE / Cengiz AYTMATOV Mutluluğun Resminin Yapıldığını Yazıyor


Tablodaki Mutluluğun Ayak İzleri: CEMİLE / Cengiz AYTMATOV

Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov adını duyuran Cemile romanın başında okuru bir tablonun karşısına dikiyor. Anlatıcı kahraman Seyit, henüz hiçbir sergiye yollamadığını ve basit bulduğu için yakınlarına dahi göstermediğini belirttiği bu tabloyu aslında ressam olmak için yazıldığı Resim Akademisi’nin diploma ödevi olarak yaptığını anlatıyor. “Sade bir tablo, orada görünen topraklar gibi sade.” “Tablonun derinliğinde sonbaharın solgun görüntüsü var. Rüzgar uzaktaki sıradağların üzerinden hızlı hızlı kayan küçük alabulutları kovuyor. Ön planda koyu kızıl renkte bir pelin bozkırı ve bir de son yağmurlardan sonra kurumaya vakit bulamamış kapkara bir yol. Aşağıda kuru olan yan taraflarda kırık ama sık bodur ağaçlar görünüyor. Yağmurdan yumuşayan tekerlek izleri boyunca iki yolcunun ayak izleri uzayıp gidiyor. İzler uzaklaştıkça silikleşiyorlar. O iki yolcu ise bir adım daha atsalar çerçeveden dışarı çıkacaklar sanki…”(s.7)
Romanın üstkurmacası olarak işte bu tabloyu olay örgüsünün altına koyan Aytmatov, Nazım Hikmet’le tanışmış olabilir mi? Onun, Ressam Abidin Dino’ya “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” dediğini duymuş mudur?  Bilmiyorum ama Cemile romanını “Evet Usta? Mutluluğun resmi yapılabilir! Nasıl yapılacağını anlatayım,” demek için yazmış adeta. 
Tablodaki iki yolcu, romana adını veren Cemile ile birlikte kaçtığı Danyar. Onların böyle el ele istasyona – istasyona; yokluğa, yoksulluğa gidişlerini yazar, kitabın başka bir yerinde aşkın ve mutluluğun tablosu olarak adlandırıyor. “Onların resimlerini yapmak istiyordum. Onları bu mutlulukları içinde tam şu saatte oldukları gibi mutlu gösterecektim. Başarabilecek miydim.”
Romancının sadece olayı anlatmakla görevlendirdiği Seyit de anlatıcılıkla yetinmiyor, Danyar’ın yanında Danyar’a rakip olarak olayın içine giriyor, Cemileyi o daha çok seviyor. Belli ki Aytmatov, Cemile’yi Seyit’ten de ziyade seviyor. Romanın başarısını da bu bulaşan ve çoğalan sevgi sağlıyor, onlar sevdi diye Cemile’yi okur da seviyor.
Seyit’in anlattığı olay (olay örgüsü) şu: İkinci Dünya Savaşı yıllarında erkekler savaşa gittiklerinden köylerde çocuklar, kadınlar ve  yaşlılar kalmışlar. Ama cepheye erzak taşımak gerekiyor, kim yapacak bu işi. Henüz çocuk yaştaki Seyit ile başına buyruk, özgürlüğüne düşkün, özgüveni yüksek, uçarı bir kadın olan yengesi Cemile. Yanlarına bir de cepheden yaralı dönen kimsesiz Danyar katılıyor. Üçü köyden istasyona at arabasıyla çuval çuval erzak taşıyorlar. Bu taşımalar sırasında Cemile Danyar’a şakalar yapıyor, ona Seyit’le eziyetler ediyorlar, türkü söylemesini istiyor Cemile Danyar’dan. Yanık sesiyle vatan aşkını dile getiren türküler söylüyor Danyar. (Aytmatov, büyük aşkı müzikle kuruyor.) Cephedeki kocasından gelen mektuplarda Cemile’ye sadece selam var, o da en sonunda mektubun. Buna bozuluyor mu Cemile? Zaten, bir yarışmada geçtiği için Sadık, kaçırmış Cemile’yi, gönülsüz bir evlilik yani. İşte savaşın sonuna doğru, Sadık cepheden dönmeden, Cemile kaçıyor Danyar ile. Onların kaçışlarının tanığı Seyit, Cemile mutlu olsun diye kimseye söylemiyor gördüklerini.
Romanın en başarılı yönü elbette kurgusu, üstkurmaca olarak toy bir köy delikanlısının resim merakı ve gözünün önünden hiç gitmeyen ve sonunda tuvaline aktardığı mutluluk tablosu… Bu üstkurmacayı kurarken de Büyükusta’nın bir röportajında “Dünya edebiyatından hangi aşk hikayesini aşk sözcüğüyle aynı sınıfa koyardınız?” sorusuna verdiği cevapta “Tolstoy'un yazdığı her şeyi” diyerek örnek aldığı  Tolstoy’un Hacı Murat’ından esinlendiğini tahmin ediyorum.  İlgi kurmak zor ama Tolstoy da Hacı Murat’ı anlatmaya başlarken bir bozkır tablosu çiziyor, herhalde Cemile’de olduğu gibi sonbahar; bütün çiçekler, otlar boyunlarını bükmüşler, solmuşlar ama bir devedikeni dimdik ayakta, inatla direniyor, her türlü olumsuzluğa. İşte Tolstoy da romanında Rus işgaline karşı koyan Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in sağ kolu Hacı Murat’ı o deve dikenine benzetiyordu.
Cemile’yi Fransızca’ya çeviren şair Aragon, metinden çok etkilenmiş, dünyanın en güzel aşk hikayesi olarak Cemile’yi nitelemiş. Batı’da hacmi ve konusu (aşk) itibariyle romandan çok novella olarak adlandırılan bir biçime uyan Cemile’de yazar tasvirlerde ve karakterleri konuşturmada çok başarılı, yer yer folklorik motiflerle süslediği anlatımı okuru zayıf yerinden, merhamet ve masumiyet duygularından yakalıyor. Cephede yaralanmış Danyar’a yüklenilmesine acıyoruz, küçük bir çocuğun aşka bakışını ve aşık oluşunu safça ve masumane buluyoruz. Bu merhamet ve masumiyet duyguları içinde evli bir kadının her şeye tekme atıp aşığıyla kaçışına bile göz yumuyoruz. Başka bir yerde aşk konusunda şöyle demiş büyükusta Aytmatov: “Aşk, insana bahşedilmiş öyle bir ruh yüceliğidir ki ve öyle bir armağandır ki eğer aşk söz konusu ise onun karşısında insanların yasaları ve töreleri sessiz kalır.”
Romanda birçok kişi var yazarın belleğinden sayfalara dökülen: Evin erkekleri savaşa gönderildiği için idareyi ele alan anne, onbaşı Ozmat, Cemile'nin kocası Sadık'ın arkadaşı ama onun yokluğunda Cemile'yi taciz eden Osman vd. Ama yazarın kalın çizgilerle aklımızda kalmasını sağladığı üç kişi var sadece: Cemile, Danyar, Seyit.
Arka planda ise Kırgız köylülerinin  örfleri, gelenekleri, savaş yıllarının zorlukları,   bu zorluklar karşısında halkın dayanışma içinde yaşayışı çok başarılı biçimde anlatılıyor. Romanın anlatıcı kişisi Seyit ile yazarımız Cengiz Aytmatov'un yaşamları aynı zamanda örtüşüyor. Romanın yazarın anılarından oluştuğunun bir işareti sayılabilir. Yazar çocukluğunda tanık olduğu, duyduğu olayları yıllar sonra yazıya geçiriyor. Bu tür anı romanlarda otobiyografik unsurların yer alması kaçınılmaz. Anlatım birinci tekil kipiyle yapılmış ama anlatıcı başkahraman olmadığı için bu anlatıma tanık birinci kişi anlatımı demek daha uygun olur.  Son sayfada ise anlatıcı, bizde Müftüoğlu Ahmet Hikmet’in Çağlayanlar'daki üslubunu andırır cümlelerle,  kahramanlara, özellikle Cemile’ye ve okura adeta nutuk atıyor. Hitabet, lirizmi sarsıyor. 


Romanda altını çizdiğim yerler:
“Beni çok şaşırtan şey, bu türkülerin melodisindeki coşku, tutku ve yakıcılık idi. Buna nasıl bir ad vereceğimi bilemiyordu. Bugün de bilemiyorum. Bu yalnız bir ses miydi yoksa onun yüreğinden taşan daha önemli bir şey mi? Ya da dinleyeni böyle bir coşkuya düşüren, en gizli düşünceleri uyaran bir şey mi?”s.48
“Bu türküde kelimeler yok gibiydi, Kelimelere gerek kalmadan insanın engin ruhunu ardına kadar açan bir büyü, bir kudret vardı bu seste, bu ezgide.”s.48
“İlgisiz bir insan, aşık olmayan bir insan, sesi ne kadar güzel olursa olsun böyle şarkı böyle türkü söyleyemez.” S.49
“İnsan her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez…” s.51
“Aşk da bir ilham mıdır? Ressamın, şairin ilhamı gibi bir ilham mıdır?” s.59
“Ah boyalarım olsaydı da bu sabah güneşinin, karlı-morlu dağların, çiy kaplı yonca tarlasının, ark kenarında kendiliğinden çıkmış şu günebakanın resimlerini yapsaydım.” s.63
 “Hayat niçin bu kadar karmaşık, bu kadar anlaşılmaz?” s.69
“Sevgilim, kimsesiz sevgilim benim! Seni hiç kimselere kaptırmam! Uzun zamandan beri seviyorum seni… bilmediğim zamanlardan beri seni sevmiş, seni beklemişim ben..” s.71
“Şimşeklerin kızıl alevleri, dağların üzerinde bahar lalelerinden bir yangın çıkarmıştı sanki.” s. 71
“Bir sonbahar bozkırında yolda yürüyorlar. Önlerinde engin, aydınlık uzaklıklar…” s.79
“Tablomun kusursuz bir sanat eseri olmayışı umurumda değil. İnsan bir çırpıda büyük usta olamaz.” S.80
“Git Cemile git! Hiç pişman olma, sen mutluluğunu en sarp yollarda yürüyerek buldun.” S. 80