Tablodaki Mutluluğun Ayak İzleri: CEMİLE / Cengiz AYTMATOV
Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov adını duyuran
Cemile romanın başında okuru bir tablonun karşısına dikiyor. Anlatıcı kahraman
Seyit, henüz hiçbir sergiye yollamadığını ve basit bulduğu için yakınlarına
dahi göstermediğini belirttiği bu tabloyu aslında ressam olmak için yazıldığı
Resim Akademisi’nin diploma ödevi olarak yaptığını anlatıyor. “Sade bir tablo,
orada görünen topraklar gibi sade.” “Tablonun derinliğinde sonbaharın solgun
görüntüsü var. Rüzgar uzaktaki sıradağların üzerinden hızlı hızlı kayan küçük
alabulutları kovuyor. Ön planda koyu kızıl renkte bir pelin bozkırı ve bir de
son yağmurlardan sonra kurumaya vakit bulamamış kapkara bir yol. Aşağıda kuru
olan yan taraflarda kırık ama sık bodur ağaçlar görünüyor. Yağmurdan yumuşayan
tekerlek izleri boyunca iki yolcunun ayak izleri uzayıp gidiyor. İzler
uzaklaştıkça silikleşiyorlar. O iki yolcu ise bir adım daha atsalar çerçeveden
dışarı çıkacaklar sanki…”(s.7)
Romanın üstkurmacası olarak işte bu tabloyu olay örgüsünün
altına koyan Aytmatov, Nazım Hikmet’le tanışmış olabilir mi? Onun, Ressam
Abidin Dino’ya “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” dediğini duymuş
mudur? Bilmiyorum ama Cemile romanını
“Evet Usta? Mutluluğun resmi yapılabilir! Nasıl yapılacağını anlatayım,” demek
için yazmış adeta.
Tablodaki iki yolcu, romana adını veren Cemile ile birlikte
kaçtığı Danyar. Onların böyle el ele istasyona – istasyona; yokluğa, yoksulluğa
gidişlerini yazar, kitabın başka bir yerinde aşkın ve mutluluğun tablosu olarak
adlandırıyor. “Onların resimlerini yapmak istiyordum. Onları bu mutlulukları
içinde tam şu saatte oldukları gibi mutlu gösterecektim. Başarabilecek miydim.”
Romancının sadece olayı anlatmakla görevlendirdiği Seyit de
anlatıcılıkla yetinmiyor, Danyar’ın yanında Danyar’a rakip olarak olayın içine
giriyor, Cemileyi o daha çok seviyor. Belli ki Aytmatov, Cemile’yi Seyit’ten de
ziyade seviyor. Romanın başarısını da bu bulaşan ve çoğalan sevgi sağlıyor,
onlar sevdi diye Cemile’yi okur da seviyor.
Seyit’in anlattığı olay (olay örgüsü) şu: İkinci Dünya
Savaşı yıllarında erkekler savaşa gittiklerinden köylerde çocuklar, kadınlar
ve yaşlılar kalmışlar. Ama cepheye erzak
taşımak gerekiyor, kim yapacak bu işi. Henüz çocuk yaştaki Seyit ile başına
buyruk, özgürlüğüne düşkün, özgüveni yüksek, uçarı bir kadın olan yengesi Cemile.
Yanlarına bir de cepheden yaralı dönen kimsesiz Danyar katılıyor. Üçü köyden istasyona at arabasıyla çuval çuval erzak taşıyorlar. Bu
taşımalar sırasında Cemile Danyar’a şakalar yapıyor, ona Seyit’le eziyetler
ediyorlar, türkü söylemesini istiyor Cemile Danyar’dan. Yanık sesiyle vatan
aşkını dile getiren türküler söylüyor Danyar. (Aytmatov, büyük aşkı müzikle
kuruyor.) Cephedeki kocasından gelen mektuplarda Cemile’ye sadece selam var, o
da en sonunda mektubun. Buna bozuluyor mu Cemile? Zaten, bir yarışmada geçtiği
için Sadık, kaçırmış Cemile’yi, gönülsüz bir evlilik yani. İşte savaşın sonuna
doğru, Sadık cepheden dönmeden, Cemile kaçıyor Danyar ile. Onların kaçışlarının
tanığı Seyit, Cemile mutlu olsun diye kimseye söylemiyor gördüklerini.
Romanın en başarılı yönü elbette kurgusu, üstkurmaca olarak
toy bir köy delikanlısının resim merakı ve gözünün önünden hiç gitmeyen ve
sonunda tuvaline aktardığı mutluluk tablosu… Bu üstkurmacayı kurarken de
Büyükusta’nın bir röportajında “Dünya edebiyatından hangi aşk hikayesini aşk
sözcüğüyle aynı sınıfa koyardınız?” sorusuna verdiği cevapta “Tolstoy'un yazdığı her şeyi”
diyerek örnek aldığı Tolstoy’un Hacı
Murat’ından esinlendiğini tahmin ediyorum. İlgi kurmak zor ama Tolstoy da Hacı Murat’ı
anlatmaya başlarken bir bozkır tablosu çiziyor, herhalde Cemile’de olduğu gibi
sonbahar; bütün çiçekler, otlar boyunlarını bükmüşler, solmuşlar ama bir
devedikeni dimdik ayakta, inatla direniyor, her türlü olumsuzluğa. İşte Tolstoy
da romanında Rus işgaline karşı koyan Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in sağ kolu
Hacı Murat’ı o deve dikenine benzetiyordu.
Cemile’yi Fransızca’ya çeviren şair Aragon, metinden çok
etkilenmiş, dünyanın en güzel aşk hikayesi olarak Cemile’yi nitelemiş. Batı’da
hacmi ve konusu (aşk) itibariyle romandan çok novella olarak adlandırılan bir biçime uyan Cemile’de yazar tasvirlerde ve karakterleri konuşturmada çok başarılı, yer yer
folklorik motiflerle süslediği anlatımı okuru zayıf yerinden, merhamet ve
masumiyet duygularından yakalıyor. Cephede yaralanmış Danyar’a yüklenilmesine
acıyoruz, küçük bir çocuğun aşka bakışını ve aşık oluşunu safça ve masumane
buluyoruz. Bu merhamet ve masumiyet duyguları içinde evli bir kadının her şeye
tekme atıp aşığıyla kaçışına bile göz yumuyoruz. Başka bir yerde aşk konusunda
şöyle demiş büyükusta Aytmatov: “Aşk, insana bahşedilmiş öyle bir ruh
yüceliğidir ki ve öyle bir armağandır ki eğer aşk söz konusu ise onun
karşısında insanların yasaları ve töreleri sessiz kalır.”
Romanda birçok kişi var yazarın belleğinden sayfalara dökülen: Evin erkekleri savaşa gönderildiği için idareyi ele alan anne, onbaşı Ozmat, Cemile'nin kocası Sadık'ın arkadaşı ama onun yokluğunda Cemile'yi taciz eden Osman vd. Ama yazarın kalın çizgilerle aklımızda kalmasını sağladığı üç kişi var sadece: Cemile, Danyar, Seyit.
Arka planda ise Kırgız köylülerinin örfleri, gelenekleri, savaş yıllarının
zorlukları, bu zorluklar karşısında halkın
dayanışma içinde yaşayışı çok başarılı biçimde anlatılıyor. Romanın anlatıcı kişisi Seyit ile yazarımız Cengiz Aytmatov'un yaşamları aynı zamanda örtüşüyor. Romanın yazarın anılarından oluştuğunun bir işareti sayılabilir. Yazar çocukluğunda tanık olduğu, duyduğu olayları yıllar sonra yazıya geçiriyor. Bu tür anı romanlarda otobiyografik unsurların yer alması kaçınılmaz. Anlatım birinci tekil kipiyle yapılmış ama
anlatıcı başkahraman olmadığı için bu anlatıma tanık birinci kişi anlatımı
demek daha uygun olur. Son sayfada ise anlatıcı, bizde Müftüoğlu Ahmet
Hikmet’in Çağlayanlar'daki üslubunu andırır cümlelerle, kahramanlara, özellikle Cemile’ye ve okura
adeta nutuk atıyor. Hitabet, lirizmi sarsıyor.
Romanda altını çizdiğim yerler:
“Beni çok şaşırtan şey, bu türkülerin melodisindeki coşku,
tutku ve yakıcılık idi. Buna nasıl bir ad vereceğimi bilemiyordu. Bugün de
bilemiyorum. Bu yalnız bir ses miydi yoksa onun yüreğinden taşan daha önemli
bir şey mi? Ya da dinleyeni böyle bir coşkuya düşüren, en gizli düşünceleri
uyaran bir şey mi?”s.48
“Bu türküde kelimeler yok gibiydi, Kelimelere gerek kalmadan
insanın engin ruhunu ardına kadar açan bir büyü, bir kudret vardı bu seste, bu
ezgide.”s.48
“İlgisiz bir insan, aşık olmayan bir insan, sesi ne kadar
güzel olursa olsun böyle şarkı böyle türkü söyleyemez.” S.49
“İnsan her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi
anlatmaya yetmez…” s.51
“Aşk da bir ilham mıdır? Ressamın, şairin ilhamı gibi bir
ilham mıdır?” s.59
“Ah boyalarım olsaydı da bu sabah güneşinin, karlı-morlu
dağların, çiy kaplı yonca tarlasının, ark kenarında kendiliğinden çıkmış şu
günebakanın resimlerini yapsaydım.” s.63
“Hayat niçin bu kadar
karmaşık, bu kadar anlaşılmaz?” s.69
“Sevgilim, kimsesiz sevgilim benim! Seni hiç kimselere
kaptırmam! Uzun zamandan beri seviyorum seni… bilmediğim zamanlardan beri seni
sevmiş, seni beklemişim ben..” s.71
“Şimşeklerin kızıl alevleri, dağların üzerinde bahar
lalelerinden bir yangın çıkarmıştı sanki.” s. 71
“Bir sonbahar bozkırında yolda yürüyorlar. Önlerinde engin,
aydınlık uzaklıklar…” s.79
“Tablomun kusursuz bir sanat eseri olmayışı umurumda değil.
İnsan bir çırpıda büyük usta olamaz.” S.80
“Git Cemile git! Hiç pişman olma, sen mutluluğunu en sarp
yollarda yürüyerek buldun.” S. 80


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder