Pendik
Okuma Grubu’nda geçen yıl “modern roman tartışması” yapmıştık. Tartışma, çeşitli tanımlar arasında boğuntuya
gelmiş, tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştık. Şimdi, Herta Müller’in
Romanya’da Çavuşesku dönemini eleştiren bu romanı, çok güzel bir modern roman
örneği olarak karşımızda. Gerek klasik olay örgüsü ve olay zincirinden uzak biçimi
ve yapısı, gerekse konuyu/konuları tema etrafında ele alışı ve gerekse yeni bir
dil denemesi olduğu çeviriden dahi sezilen şiirsel anlatımı ile Keşke Bugün
Kendimle Karşılaşmasaydım bütün yönleriyle modernlik örneği.
Bir
planı olan olaylar silsilesi bekliyorsa okuyucu romandan, bu metin ona göre
değil, ben de başlarda klasik roman beklentisi içinde olduğumdan belki de çok
sıkıldım, sayfalar yürümüyordu, ancak sabırla, inatla okuyunca Müller’in
anlatım zevkinin tadına varıyor okuyucusu. Sanki bir rölyef tablo incelermiş
gibi, Müller’in kendine özgü bağlamları, gözümüze takılan kabarcıklar gibi
dikkatimizi çekiyor. Konusunu da okuma ilerledikçe daha iyi anlıyoruz: bu metin
bir isyan çığlığı, bir başkaldırı şiiri.
Haftanın
belirli günleri asker istihbaratçıya ifade vermeye giden bir kadının tramvay
yolculuğu sırasında insanlara, ülkesine, dünyaya ve geçmişine bakışı
anlatılıyor. Olayların geçtiği yer ve
dönem tam belirtilmese de Çavuşesku Romanya’sı olduğu anlaşılıyor. Sıradan insanların günlük
yaşamlarına dikta yönetiminin nasıl etki ettiğini, onlardan çok yukarılarda olsa
da baskıcı yönetimin üzerlerine nasıl abandığını ideolojik yapısı ne olursa olsun dikta altında
yaşamanın zorluklarını anlatıyor bu roman. Adı verilmeyen – bu özelliğiyle
otobiyografik olduğuna inanmamız isteniyor herhalde- tekstil işçisi genç kız paketlediği
ihracat ürünlerinin ceplerine iliştirdiği notlarda, bir İtalyan ile evlenip
İtalya’da yaşamak istediğini yazıyor. Notu ele geçiren yöneticiler ona hayatı
dar edip kendisinin ve ailesinin burnundan getiriyorlar. Genç bir kızın sadece
kendi hayatına dair hayallerini memleketi batıracak devlet sırrı olarak
değerlendirip (!) onu casuslukla suçluyorlar ya da yukarının, idarenin adamı
olan işgüzar yöneticiler mevkilerinin forsunu kullanıp gariban insanların
üzerine çullaniyor, onları sürekli istismar ediyorlar. Dikta altında hiç kimse hayatı
istediği biçimde yaşayamıyor, diktatör ve adamları da huzur içinde değil, onlar
da oturdukları sandalyelerin sağlamlığından kuşku duyuyorlar, bireyin
hayallerinden korkuyorlar, önlerine toplanan kalabalıkların alkışları
kuşkularını ortadan kaldırmıyor, korkularını azaltmıyor. Nitekim, Çavuşesku ve
ailesi, milyonların karşıladığı meydanlardan saraylarına döndükleri bir akşam
kurşuna diziliyorlar. Anlatıcının arkadaşı güzel Lilli de emekli bir subayın sevgilisi
olarak kapağı yurt dışına atmak isterken sınırda öldürülüyor, cesedi köpeklere
yediriliyor. Bu sahne, insanın kanını iliklerinden çekiyor, boşlukta sandım
kendimi, Lilli’nin boş tabutu toprağa konurken. Böylece bir yandan da diktatör ve adamları köpekleştiriliyor. Ayrıca bu sahne büyülü
gerçekçiliğin öncüsü Gabriel Garcia Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı’ndaki
başkanın eşinin ve çocuklarının köpekler tarafından yok edilmesi sahnesini
hatırlatıyor.
Biçim
bakımından roman, bir tramvay penceresinden insanın (burada anlatıcı
kadının)hem geçmişine(derinlemesine) hem de çevresinde gördüklerine
(enlemesine) dair tema ile ilişkili anlatılarından oluşuyor. Tramvay,
sıradanlığı ve yaygınlığı, birlikte yaşama zorunluluğunu; yolculuk ise olayın
iskeletini vermeye çalışıyor. Romanda durum hikâyelerinde olduğu gibi, olay
değil konu öne çıkıyor. Tramvay yolculuğu boyunca kahramanımız vatman (devletin sembolü) ve cocuğu, genci yaşlısıyla yolcular (halk) üzerinden sosyal ve siyasal hayatı gözler önüne sermeye çalışıyor.
Romanda bircok örnekle ensest ilişki
normalmiş gibi verilmiş yanlış anlamadıysam. İnsanların dikta yönetimiyle
başları dertte, bir de diğer insanlarla,
aile fertleri ve iş arkadaşlarıyla ilişkiler de sıkıntılı. Dolayısıyla bu
kasvetli ortamdan akıl sağlığı yerinde olan kaçmayı, başka ülkelerde belki daha
rahat yaşayabilmeyi umuyor. Ama kaçış neredeyse imkansız kaçma girişiminde
bulunanlar öldürülüyor. Hiç olmazsa delirmemek tek teselli olarak elde kalıyor. Kitabın en dikkat çeken özelliği ise birçok cümlesi başlıbaşına bir dize gibi gözüken şiirsel dili.
İşte kitaptan seçtiğim cümleler: (daha fazlası da seçilebilir)
İşte kitaptan seçtiğim cümleler: (daha fazlası da seçilebilir)
“Ne olursa olsun gözüne uyku
girmeyeceğini bilen kişi için koyu karanlık odada açık renkli bir şey düşünmek,
gözleri boş yere kapatmaktan daha kolaydır.”
“Caddeler düz dünyada yokuş aşağı
ve yokuş yukarı dimdik uzanır. Tramvay vagonları, aydınlık odalar gibi oradan
oraya gider.”
“Rahatsızlık veriyorsak eğer
birbirimize sahibiz demektir. Yalnızca tabutta bir başına uyur insan.”
“Başkaları belki de iyiyim derken
hayatı kastediyor. Ben yalnızca şansı kastediyorum.”
“Aç karnına ceviz yemek sinirlere
ve zihne iyi gelirmiş.”
“Evet ağacın yaprakları var,
Çayın da suyu
Paranın kağıdı.
Yüreğin de yanlış yağmış karı.”
“Elde edilen her kadın, bedenin
menteşelerini yağlar, içsel denge sağlar.”
“…insan ancak kısa süre sonra
sabra ihtiyaç duymaz olacağını bildiğinde başarırdı bunca sabretmeyi.”
“Cennet yolundaki ölülere kötü
ruhları savuşturmak amacıyla nevale verilir.”
“Bir adım atmaya gör, dünya açılır.
Bir kez daha dene, bu defa kapanır.
Ondan ona titrek mum alevi işte, hayat diyorlar adına. Ayakkabılarını giydiğine
değmez.”
“Annem yokken benim onunla
(annesinin ikinci kocasıyla) beraber olmam, aynı kapı kolunu kullanmaktan daha
doğaldı.”
“Aman ne sırrıymış. Bu işler
böyledir. Önceleri kedi gibi tırmalayan aşkın sonra kemirilmiş fare gibi
kaybolup gitmesi, asıl onun sırrını öğrenmek gerek.”
“Öldüğünden beri daha iyi
koşuyordu, babam da artık daha iyi direksiyon sallıyordu.”
“Köylük yerde ne kadar akıllı
olsan da kızıl kitap olmadan ne uzar ne kısalır, havanda su dövüp durursun.”
“Yattığı yataklarda belden
aşağısı komünist olmuş.”
“Müzisyenler notaya, çalgıcılar
ruhlarına göre çalar.”
“Onun en güzel yanı, senin onu
çok sevmiş olman.”
“kendi ellerimle değiştirmek
istiyordum kendimi, ama o ellere bir cüzdan, cüzdana da bir yığın baknot
gerekiyordu.”
“Bir dolabın içindeymişim gibi
gözlerden uzaktım.”
“… biri öldü mü insan, kendi ölüm
korkusuyla ölen kişiyi yaşayanlardan daha çok seviyormuş gibi davranır.”
“geçmiş yıllar akında güzel güzel
konuşmak mümkündür eğer kötü geçmişlerse.”
“İnsan karpuzlardan, kuzulardan,
kazlardan ve kendisinden bıktığında kendini küvette boğabilir, evet, evet,
yapabilir bunu.”
“Bakmaya doyamadığımdan üşürdüm, ince giyindiğimden değil.”
“İnsan uyur ama gün pusuda bekler, yatak da başka bir ülke değildir.”
“Ne zaman gitmek zorunda olsam evde kalma arzusunu duyuyorum.”
“Ağzını kapat, yoksa kalbini üşütürsün.”
“Kısa sorular en kolay olanları değildir.”
“Manasızlık gündüzleri daha iyi gizlenir.”
“Yaşamını kaşıklaya kaşıklaya bitirmiş…”
“Kalbim kafamın içinde zonkluyordu.”
“Yüreğim öyle kaskatı oldu ki fırlatıp atsaydım ona çarpıp
öldürebilirdi”.
“Gözlerinin içine baktım ve buzda yürür gibi oldum.”
“Kalbim, en ince damarlara kadar
pıt pıt atmak istedi.”
“Bir bardak su alıp dilimdeki paslı tadı içtim.”
“Para genellikle karakteri bozar”.
“Yazmak hoşuma gitmiyor; çünkü yazılanlar bulunabilir, ama yazılmalı.”
“… çünkü her şeyi sineye çekip susan ödlekler de vardır.”


