21 Nisan 2017 Cuma

Modern Bir Başkaldırı Şiiri: KEŞKE BUGÜN KENDİMLE KARŞILAŞMASAYDIM / Herta MÜLLER


Pendik Okuma Grubu’nda geçen yıl “modern roman tartışması” yapmıştık.  Tartışma, çeşitli tanımlar arasında boğuntuya gelmiş, tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştık. Şimdi, Herta Müller’in Romanya’da Çavuşesku dönemini eleştiren bu romanı, çok güzel bir modern roman örneği olarak karşımızda. Gerek klasik olay örgüsü ve olay zincirinden uzak biçimi ve yapısı, gerekse konuyu/konuları tema etrafında ele alışı ve gerekse yeni bir dil denemesi olduğu çeviriden dahi sezilen şiirsel anlatımı ile Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım bütün yönleriyle modernlik örneği.
Bir planı olan olaylar silsilesi bekliyorsa okuyucu romandan, bu metin ona göre değil, ben de başlarda klasik roman beklentisi içinde olduğumdan belki de çok sıkıldım, sayfalar yürümüyordu, ancak sabırla, inatla okuyunca Müller’in anlatım zevkinin tadına varıyor okuyucusu. Sanki bir rölyef tablo incelermiş gibi, Müller’in kendine özgü bağlamları, gözümüze takılan kabarcıklar gibi dikkatimizi çekiyor. Konusunu da okuma ilerledikçe daha iyi anlıyoruz: bu metin bir isyan çığlığı, bir başkaldırı şiiri.
Haftanın belirli günleri asker istihbaratçıya ifade vermeye giden bir kadının tramvay yolculuğu sırasında insanlara, ülkesine, dünyaya ve geçmişine bakışı anlatılıyor. Olayların geçtiği yer ve dönem tam belirtilmese de Çavuşesku Romanya’sı olduğu anlaşılıyor. Sıradan insanların günlük yaşamlarına dikta yönetiminin nasıl etki ettiğini, onlardan çok yukarılarda olsa da baskıcı yönetimin üzerlerine nasıl abandığını ideolojik yapısı ne olursa olsun dikta altında yaşamanın zorluklarını anlatıyor bu roman. Adı verilmeyen – bu özelliğiyle otobiyografik olduğuna inanmamız isteniyor herhalde- tekstil işçisi genç kız paketlediği ihracat ürünlerinin ceplerine iliştirdiği notlarda, bir İtalyan ile evlenip İtalya’da yaşamak istediğini yazıyor. Notu ele geçiren yöneticiler ona hayatı dar edip kendisinin ve ailesinin burnundan getiriyorlar. Genç bir kızın sadece kendi hayatına dair hayallerini memleketi batıracak devlet sırrı olarak değerlendirip (!) onu casuslukla suçluyorlar ya da yukarının, idarenin adamı olan işgüzar yöneticiler mevkilerinin forsunu kullanıp gariban insanların üzerine çullaniyor, onları sürekli istismar ediyorlar. Dikta altında hiç kimse hayatı istediği biçimde yaşayamıyor, diktatör ve adamları da huzur içinde değil, onlar da oturdukları sandalyelerin sağlamlığından kuşku duyuyorlar, bireyin hayallerinden korkuyorlar, önlerine toplanan kalabalıkların alkışları kuşkularını ortadan kaldırmıyor, korkularını azaltmıyor. Nitekim, Çavuşesku ve ailesi, milyonların karşıladığı meydanlardan saraylarına döndükleri bir akşam kurşuna diziliyorlar. Anlatıcının arkadaşı güzel Lilli de emekli bir subayın sevgilisi olarak kapağı yurt dışına atmak isterken sınırda öldürülüyor, cesedi köpeklere yediriliyor. Bu sahne, insanın kanını iliklerinden çekiyor, boşlukta sandım kendimi, Lilli’nin boş tabutu toprağa konurken. Böylece bir yandan da diktatör ve adamları köpekleştiriliyor. Ayrıca bu sahne büyülü gerçekçiliğin öncüsü Gabriel Garcia Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı’ndaki başkanın eşinin ve çocuklarının köpekler tarafından yok edilmesi sahnesini hatırlatıyor.
Biçim bakımından roman, bir tramvay penceresinden insanın (burada anlatıcı kadının)hem geçmişine(derinlemesine) hem de çevresinde gördüklerine (enlemesine) dair tema ile ilişkili anlatılarından oluşuyor. Tramvay, sıradanlığı ve yaygınlığı, birlikte yaşama zorunluluğunu; yolculuk ise olayın iskeletini vermeye çalışıyor. Romanda durum hikâyelerinde olduğu gibi, olay değil konu öne çıkıyor. Tramvay yolculuğu boyunca kahramanımız vatman (devletin sembolü) ve cocuğu, genci yaşlısıyla yolcular (halk) üzerinden sosyal ve siyasal hayatı gözler önüne sermeye çalışıyor.
Romanda bircok örnekle ensest ilişki normalmiş gibi verilmiş yanlış anlamadıysam. İnsanların dikta yönetimiyle başları dertte,  bir de diğer insanlarla, aile fertleri ve iş arkadaşlarıyla ilişkiler de sıkıntılı. Dolayısıyla bu kasvetli ortamdan akıl sağlığı yerinde olan kaçmayı, başka ülkelerde belki daha rahat yaşayabilmeyi umuyor. Ama kaçış neredeyse imkansız kaçma girişiminde bulunanlar öldürülüyor. Hiç olmazsa delirmemek tek teselli olarak elde kalıyor. Kitabın en dikkat çeken özelliği ise birçok cümlesi başlıbaşına bir dize gibi gözüken şiirsel dili. 
İşte kitaptan seçtiğim cümleler: (daha fazlası da seçilebilir)
“Ne olursa olsun gözüne uyku girmeyeceğini bilen kişi için koyu karanlık odada açık renkli bir şey düşünmek, gözleri boş yere kapatmaktan daha kolaydır.”
“Caddeler düz dünyada yokuş aşağı ve yokuş yukarı dimdik uzanır. Tramvay vagonları, aydınlık odalar gibi oradan oraya gider.”
“Rahatsızlık veriyorsak eğer birbirimize sahibiz demektir. Yalnızca tabutta bir başına uyur insan.”
“Başkaları belki de iyiyim derken hayatı kastediyor. Ben yalnızca şansı kastediyorum.”
“Aç karnına ceviz yemek sinirlere ve zihne iyi gelirmiş.”
“Evet ağacın yaprakları var,
Çayın da suyu
Paranın kağıdı.
Yüreğin de yanlış yağmış karı.”
“Elde edilen her kadın, bedenin menteşelerini yağlar, içsel denge sağlar.”
“…insan ancak kısa süre sonra sabra ihtiyaç duymaz olacağını bildiğinde başarırdı bunca sabretmeyi.”
“Cennet yolundaki ölülere kötü ruhları savuşturmak amacıyla nevale verilir.”
“Bir adım atmaya gör, dünya açılır. Bir kez daha dene,  bu defa kapanır. Ondan ona titrek mum alevi işte, hayat diyorlar adına. Ayakkabılarını giydiğine değmez.”
“Annem yokken benim onunla (annesinin ikinci kocasıyla) beraber olmam, aynı kapı kolunu kullanmaktan daha doğaldı.”
“Aman ne sırrıymış. Bu işler böyledir. Önceleri kedi gibi tırmalayan aşkın sonra kemirilmiş fare gibi kaybolup gitmesi, asıl onun sırrını öğrenmek gerek.”
“Öldüğünden beri daha iyi koşuyordu, babam da artık daha iyi direksiyon sallıyordu.”
“Köylük yerde ne kadar akıllı olsan da kızıl kitap olmadan ne uzar ne kısalır, havanda su dövüp durursun.”
“Yattığı yataklarda belden aşağısı komünist olmuş.”
“Müzisyenler notaya, çalgıcılar ruhlarına göre çalar.”
“Onun en güzel yanı, senin onu çok sevmiş olman.”
“kendi ellerimle değiştirmek istiyordum kendimi, ama o ellere bir cüzdan, cüzdana da bir yığın baknot gerekiyordu.”
“Bir dolabın içindeymişim gibi gözlerden uzaktım.”
“… biri öldü mü insan, kendi ölüm korkusuyla ölen kişiyi yaşayanlardan daha çok seviyormuş gibi davranır.”
“geçmiş yıllar akında güzel güzel konuşmak mümkündür eğer kötü geçmişlerse.”
“İnsan karpuzlardan, kuzulardan, kazlardan ve kendisinden bıktığında kendini küvette boğabilir, evet, evet, yapabilir bunu.”


“Bakmaya doyamadığımdan üşürdüm, ince giyindiğimden değil.”
“İnsan uyur ama gün pusuda bekler, yatak da başka bir ülke değildir.”
“Ne zaman gitmek zorunda olsam evde kalma arzusunu duyuyorum.”
“Ağzını kapat, yoksa kalbini üşütürsün.”
“Kısa sorular en kolay olanları değildir.”
“Manasızlık gündüzleri daha iyi gizlenir.”
“Yaşamını kaşıklaya kaşıklaya bitirmiş…”
“Kalbim kafamın içinde zonkluyordu.”
“Yüreğim öyle kaskatı oldu ki fırlatıp atsaydım ona çarpıp öldürebilirdi”.
“Gözlerinin içine baktım ve buzda yürür gibi oldum.”
 “Kalbim, en ince damarlara kadar pıt pıt atmak istedi.”
“Bir bardak su alıp dilimdeki paslı tadı içtim.”
“Para genellikle karakteri bozar”.
“Yazmak hoşuma gitmiyor; çünkü yazılanlar bulunabilir, ama yazılmalı.”
“… çünkü her şeyi sineye çekip susan ödlekler de vardır.”


12 Nisan 2017 Çarşamba

FAŞİZME KARŞI FARKLI BİR DİRENİŞ DİLİ: KADERSİZLİK / İmre KERTESZ


İkinci Dünya Savaşında Hitler’in yaptığı,
yaptırdığı Yahudi soykırımı üzerine sayısız kitap yazıldı, sayısız film yapıldı. Bunlardan biri de  Yahudi asıllı Macar gazeteci İmre Kertesz’in 12 yılda yazabildiğini söylediği Kadersizlik. Kadersizlik, olay örgüsü ve kişiler ve zaman açılarından kendisi de ölüm kamplarında 1 yıl geçiren Kertesz’in yaşamöyküsüne dayanıyor. Bu bakımdan otobiyogrofik roman. Yazar, yazdıklarının kurmaca olduğunu iddia etse de okuyucuya bu inandırıcı gelmiyor. Roman üzerine inceleme yapanlar arasında, Kadersizlik’in kişisel gelişim romanı olduğunu öne sürenler de var. Yahudi soykırımını işleyen diğer roman, anı ve diğer türlerdeki kitaplardan önemli bir farkı, baskıyı, zulmü, soykırımı lanetlemeden, adeta kabul ederek  önce hayatta kalmayı başarmayı göstermesi sonra haklılığını nefret dili kullanmadan bütün dünyaya göstermesi. Kitap sonradan tutulduysa bu yönü keşfedildiği için tutulmuştur.
Babası, toplama kampına çağrılan Gyurka (kahramanımızın bu adını yazar sadece iki yerde kullanıyor, hiç kullanmasaymış daha iyi olurmuş) toprağa sızan zehirli sıvı gibi ülkelerinin üzerine yayılan  faşizmin baskısını bir sabah trene bineceği yerde otobüse binene kadar o otobüsten indirilip çalışma kampına gönderilene kadar anlayamıyor. Ve orada, çalışma kampında, toplama kampında, ölüm kampında çok büyük zorluklara katlana katlana, hastalıklarla mücadele ederek bir yıl geçiriyor. Beraber götürüldüğü arkadaşlarını kamptan kampa sürüklenirken kaybediyor. İşini iyi yapan hastabakıcı ve doktorların yardımıyla yaşama tutunuyor.  Savaş bitiyor, Hitler yeniliyor, esaret sona eriyor. Yine böyle hiç anlamadan özgürlük geliyor. Gyurka, bir yılda çok değişmiş olarak Budapeşte’ye dönüyor. Üvey annesi, babasının muhasebecisi ile evlenmiş. Komşularına sığınıyor, bir gazeteci anılarını yazmasını istiyor. Kabul etmiyor. Ama gerçek hayatında Kertesz, sonradan gazeteci oluyor bu kitabı da 30 yaşından sonra yazmaya başlıyor.
Kitabın yayımlanma serüveni de neredeyse  konusu kadar ilginç. Kitabını bitiren Kertesz, yayımlatacak yayın evi bulmakta zorlanıyor, Macaristan Devlet Bakanlığı, soykırım mağdurlarıyla dalga geçildiğini düşünerek kitabın basılmasını yasaklıyor. Kıyıda köşede kalmış küçük bir yayın evinde 1975 yılında kitap az miktarda basılıyor ve ne okuyucunun  ne de eleştirmenlerin dikkatini çekmeyi başaramıyor. 1996’da Almanya’da yayımlandıktan sonra birden bahtı açılıyor yazarın da kitabın da, bütün dünyada tanınıyor, 1999’da filme çekiliyor, daha da tanınıyor. Çeşitli ödüller aldıktan sonra 2002 Nobel edebiyat ödülünü de kazanıyor.
Yaşanmış bir hikayeyi okumak edebiyat okuması değil olsa olsa geçmiş zaman gazetelerini okumaktır. Yazar, elbette yaşadığı her şeyi kağıda geçirmez, hatıralarından seçmeler yapar. Bu seçmeyi yaparken yeni bir anlatı kuruyorsa yazdığı ancak roman olur yoksa yazar yeni bir kurgunun farkında değilse yazdıklarına hatıra denir. Hatıralar veya otobiyografi de edebiyat sayılmaz.
Kadersizlik 9 bölüm, 8 bölümü hatıra son bölüm ise romanın yazılma amacını anlatan, amacı ve iletiyi doğru veren dolayısıyla edebiyat yapılan bölüm. Bir de diline eleştiri: Hemen her paragrafta görülen iki çizgi arasına yazılan ara cümleler okumayı zorlaştırıyor, akışı durduruyor.   
Kitaptan seçtiklerim:
“Yahudilerin kaderinden söz etmişti; ‘Tanrı bizi bırakmıştı.’”
“Bay Rabbi, Efendimize karşı küskünleşmeyiniz, diye hepimize çağrıda bulundu. Hem de bu bir günah sayılacağı için değil bu yol “yaşamın yüksek anlamının yalanlanmasına götüreceği” ve kendi kanısınca yüreğin bu yadsımasıyla birlikte yaşayamayacağımız için.”
“Umudumuz olmasa ‘yitik’ sayılacağımızdan bu tarzı yadsımanın yadsıması olarak tanımlıyordu- ve umudu da sadece ve sadece inançtan ve efendimizin bize bağışladığı sarsılmaz güvenden çıkartabilirdik.”
“Sizi Yahudi domuzları! Siz, en kutsal şeyleri bile ticarete dökersiniz.”
“Okul için değil yaşam için öğreniyoruz.”
“…gerçek mahkumiyet aslında yeknesak gündelik hayattan ibaretti.”
“Gerçekten de hapishane duvarları bile hayal gücünün kanat çırpınışlarını engelleyemiyor.”
“Şunu iddia edebilirim ki insanın talihine son bir şans daha tanıyabilmesinden- elbette imkan varsa- daha büyük bir deneyim, bu denli bütünlüklü bir şükran duygusu, böylesine derin bir kavrayış yoktur.”
“Gurur, en son ana kadar insana eşlik den bir duyguydu bellik ki.”
“Bu güzel toplama kampında birazcık daha yaşamak istiyordum.”
“- Bu dehşeti unutmalısın!
- Nasıl yani?
- Yaşayabilmek için!”
“Ben dehşeti hiç fark etmedim.”
“Sadece masumiyeti kabul etme durumunda kalmak gibi aptalca bir acılığı yutamazdım.”
“Ama yine de onlara insanın hiçbir zaman yeni bir hayata başlayamayacağını sadece eskisine devam edebileceğini anlattım.”

“Eğer bir kader varsa o zaman özgürlük mümkün değildi… ama eğer  özgürlük varsa o zaman kader yoktu. ”

6 Nisan 2017 Perşembe

YANIK ROMAN: Kuşlar Yasına Gider / Hasan Ali TOPTAŞ


Birkaç yıl önce bir kitap fuarında aldığım ancak okumaya fırsat ve zaman bulamadığım Harfler ve Notalar, Kayıp Hayaller Kitabı ve Ölü Zaman Gezginleri  kitaplığımda bir köşede beni beklerken Hasan Ali Toptaş’ın son romanı Kuşlar Yasına Gider’i okuma kulübüne dönüştürdüğümüz Maltepe’deki grubumuzda ilk kitap olarak seçtik. Kitabı bitirdikten sonra uzun süre hüzünlü ortamdan sıyıramadım kendimi, gittiğim, girdiğim her yer kasvetli gelmeye başladı bana, dünyamı daralttı bu kitap.  Bir de o türkü, “Bu dağlar kömürdendir” özellikle Hasan Özel’in yorumladığı şekliyle, dönenip durdu beynimin içinde. Dedim ki kendi kendime bu okuduğum metin bilindik özellikleriyle bir roman değil olsa olsa upuzun bir hikâyedir. Bu saplantımı delillendirmek için internetten ve kitaplığımdan roman ve öykü teorileri hakkında bir sürü metin okudum. Hasan Ali Toptaş’ın da bir ara elinden düşürmediğini söylediği Alain Robbe-Grillet’in Yeni Roman kitabını, Peyami Safa’nın Sanat Edebiyat Tenkit kitabındaki romanla ilgili yazılarını, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler, Yaşadığım Gibi kitaplarındaki roman bahislerini, internetten özetlenen Philip Stevick’in Roman Teorisi’ni gözden geçirdim. En çok da Harfler ve Notalar’dan yararlandım. Bu denemelerden belli ki Hasan Ali Toptaş da hikâye ve/veya roman teorisi ile epeyi meşgul olmuş, hatta Kuşlar Yasına Gider’de de Laurence Sterne’in Tristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri kitabını aradığını yazması bu meşguliyetten gibi geldi bana yahut yazdığı metne temel arayışından da olabilir.  
Soru cevap yöntemiyle teoriden pratiğe geçelim:
1)      Ne diyor Kuşlar Yasına Gider’de Hasan Ali Toptaş? Kitabın konusu nedir?
Baba-oğul bağlılığını anlatıyor, hepimiz için kaçınılmaz olan ve sanki sırayla olacakmış gibi sırası gelen için beklenen ölüme insanın kendini alıştırmasını anlatıyor.
2)      Olay veya olaylar nelerdir?
3)      Temel olay, ömrünü şoförlük yaparak geçirmiş, ayağı sakat iki oğul babası başkişinin tedavi için Ankara’ya gitmesiyle başlıyor olay, burada bir kuşak çatışmasına girmemek için baba tedaviyi yarıda bırakıp kasabasına Denizli’nin Baklan kasabasına dönüyor. Artık, hikayenin anlatıcısı diğer başkişi Ankara-Denizli arasında sık sık özel otomobiliyle yolculuk yapıyor. Sonunda beklediği ölüm haberiyle olay son buluyor, babasını defnedip Ankara’ya dönüyor. Olayların sıralanması ve okuyucuya benimsetilmesinde kullandığı motifler çok uyumlu. 
4)     Yazar hangi motifleri kullanıyor?
      Türküler, yöresel sanatçıların adları ve türküleri, yapısal bir özellik gibi de değerlendirilebilir aslında aynı zamanda ölüm duygusunun iletim aracı olarak kullanılan birer motif. Yol boyunca kendisini takip eden at, dayısının telefonunun zili de at kişnemesi, ses ve görüntü motifi olarak yer alıyor. Kasabasına her gelişinde gözünün önünde beliren beyaz gömlekli çocuk hayali ve finalde annesine babasının ruhu olarak gözüken kara sinek en belirgin motifler. Uyumsuz bir motif olarak anlatıcı-yazarın sigara tiryakiliği gereksiz bir özendiricilik olarak sırıtıyor.
5)      Romanda ana tema ve yardımcı fikirler nelerdir?
Ölüm ana tema olarak öne çıkıyor, insan sevgisi, memleket sevgisi, toplumsal değerlere saygı, folklora bağlılık yardımcı fikirler olarak sayılabilir. Hastanelerdeki tahlil ve röntgen uygulamaları, hastaların ve hasta yakınlarının çektikleri sıkıntılar, kasabada komşuların ev ziyaretlerinde üzüm fiyatlarının, mermer çıkartmak için yeşil kıyımının, kaymakamlıkça yapılan kömür ve para yardımlarının hak etmeyen kişilere dağıtılması, hatta yakında ksabada kimlerin evleneceğinden söz edilmesi gözüme çarpan sosyal duyarlıklar ama bunlar ve daha varsa dilime gelmeyenler, ölüm duygusunun yüreğimizde açtığı burkuntunun yanında kül gibi dağılıp gidiyor.
6)      Romanın kişileri ve kişiler arası ilişkiler nasıl işlenmiş?
7     Romanın en başarılı yönü baş kişi olarak ele alınan baba, oğul, çok sevimli olarak verilen anne, kardeş, anlatıcı-yazarın hanımı, kızı, kasabadaki akrabalar ve komşular çok canlı ve gerçekçi olarak ele alınmış. Anlatıcı karakter, baba ile başkişi olmak için yarışıyor. Ölüm de babaya bağlılık ile yarışıyor ana tema olmak konusunda ancak "ölüm" roman kişisi olarak aklıma gelmiyor hemen, roman kişilerinin başında geliyor. Bu bakımdan, İhsan Oktay Anar'ın Efrasiyabın Hikayeleri ve Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanlarını hatırıma getirdi, Kuşlar Yasına Gider.
8)      Romanda yer ve zaman kavramı nasıl ele alınmış?
Roman bir yol romanı, geniş mekan olarak Ankara-Denizli yolu ve yol üzerindeki yerleşim yerleri adları belirtilerek verilmiş, bitki örtüsü bitki adları sayılarak verilmiş. Dar mekan olarak, yazarın kasabadaki evleri, Ankara’daki evi, hastane okuyucunun gözünde canlandırılıyor.
9)      Romanın yapısı üzerine neler söylenebilir?
Özene bezene yana yakıla o kadar türkü adını sıralamasından yazarın romanı türküler üzerine temellendirdiğini anlayabiliriz ama  eğer böyleyse bu bir yanılgıdır zira türkü köy folkloru ürünüdür romanlar ise şehir metinleridir. Galiba bana da bu eser bu bakımdan da romandan çok hikâye türüne yakın geldi. Yolculuklar da romanın yapısının temel çizgileri olarak çizilmiş. Nasıl türkülerde bentler, ve kavuştaklar, nakaratlar var ise yazarımızın türkü formunda yazdığını sandığım bu romanda yolculuklar nakaratlara benziyor. Romana girerken yazarın mürekkep doldurduğu kalem sahnesinin kitabın son paragrafında kalem boş olarak yinelenmesi evrendeki döngüselliği anlatırken anlatıma mistik  bir hava veriyor, doldurduğu kalemle yazarın işte bu romanı yazdığını söylüyor.
10)  Dil ve anlatım, üslup nasıl?
Tek kelimeyle harika! Böyle süslü ve duru anlatım az bulunur Türk edebiyatında. Yanık bir türkü yakar gibi, lirik ve hüzünlü bir anlatım, yerel sözcüklerle, özgün ikilemelerle süslenmiş şırıl şırıl bir dil, yer yer Dede Korkut Türkçesine öykünen. Toptaş'ın romana eklediği/kattığı yerel sözcükler, yol kenarlarında kendiliğinden biten, yaz günleri rastladığımız ve adını bilmeden sevdiğimiz otlar gibi yaban ama doğal sözcükler... Bazı cümlelerinde de Orhan Pamuk ile akrabalık hissettim ama kim kimden etkilenmiş bilemiyorum. Çok devrik cümle kullanılması, kişi zamirlerine gereksiz yer verilmesi, aynı cümlede bir sözcüğün iki kere kullanılması gibi kusurlar da yok değil.


Şu cümleler kitaptan:

“Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü. Bu nedenle çocukluğumda annem, kardeşim ve ben hep yol gözlerdik.”
“…bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsızlık öldürüyor.”
“… kasabanın üstüne karanlık, siyah bir tül gibi hafifçe inerken.”
“En münasip zamanda en isabetli silleyi Allah’tan başka kim vurabilir?”
“…hırs atına binmiş gidiyor. Hırs atına binenler çoğu kez ne vakit düştüklerini anlayamazlar.”
”Bunca sıkışıklığa rağmen o akşam odada İzzet Dayımın yokluğu da vardı tabii…”
“…ve odanın ortasına soluktan bir hançer fırlatmış gibi oldu.”
“Efkarı parıltılı bir top gibi hop hop zıplatarak hayatla dalga geçen, keskin yanı içe kıvrılmış tuhaf bir havası vardı bu insanların.”
“Velhasıl acı biberdir el kapısı.”
“Para eşektir zaten, başka nedir ki?”
“…sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum.”