21 Nisan 2017 Cuma

Modern Bir Başkaldırı Şiiri: KEŞKE BUGÜN KENDİMLE KARŞILAŞMASAYDIM / Herta MÜLLER


Pendik Okuma Grubu’nda geçen yıl “modern roman tartışması” yapmıştık.  Tartışma, çeşitli tanımlar arasında boğuntuya gelmiş, tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştık. Şimdi, Herta Müller’in Romanya’da Çavuşesku dönemini eleştiren bu romanı, çok güzel bir modern roman örneği olarak karşımızda. Gerek klasik olay örgüsü ve olay zincirinden uzak biçimi ve yapısı, gerekse konuyu/konuları tema etrafında ele alışı ve gerekse yeni bir dil denemesi olduğu çeviriden dahi sezilen şiirsel anlatımı ile Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım bütün yönleriyle modernlik örneği.
Bir planı olan olaylar silsilesi bekliyorsa okuyucu romandan, bu metin ona göre değil, ben de başlarda klasik roman beklentisi içinde olduğumdan belki de çok sıkıldım, sayfalar yürümüyordu, ancak sabırla, inatla okuyunca Müller’in anlatım zevkinin tadına varıyor okuyucusu. Sanki bir rölyef tablo incelermiş gibi, Müller’in kendine özgü bağlamları, gözümüze takılan kabarcıklar gibi dikkatimizi çekiyor. Konusunu da okuma ilerledikçe daha iyi anlıyoruz: bu metin bir isyan çığlığı, bir başkaldırı şiiri.
Haftanın belirli günleri asker istihbaratçıya ifade vermeye giden bir kadının tramvay yolculuğu sırasında insanlara, ülkesine, dünyaya ve geçmişine bakışı anlatılıyor. Olayların geçtiği yer ve dönem tam belirtilmese de Çavuşesku Romanya’sı olduğu anlaşılıyor. Sıradan insanların günlük yaşamlarına dikta yönetiminin nasıl etki ettiğini, onlardan çok yukarılarda olsa da baskıcı yönetimin üzerlerine nasıl abandığını ideolojik yapısı ne olursa olsun dikta altında yaşamanın zorluklarını anlatıyor bu roman. Adı verilmeyen – bu özelliğiyle otobiyografik olduğuna inanmamız isteniyor herhalde- tekstil işçisi genç kız paketlediği ihracat ürünlerinin ceplerine iliştirdiği notlarda, bir İtalyan ile evlenip İtalya’da yaşamak istediğini yazıyor. Notu ele geçiren yöneticiler ona hayatı dar edip kendisinin ve ailesinin burnundan getiriyorlar. Genç bir kızın sadece kendi hayatına dair hayallerini memleketi batıracak devlet sırrı olarak değerlendirip (!) onu casuslukla suçluyorlar ya da yukarının, idarenin adamı olan işgüzar yöneticiler mevkilerinin forsunu kullanıp gariban insanların üzerine çullaniyor, onları sürekli istismar ediyorlar. Dikta altında hiç kimse hayatı istediği biçimde yaşayamıyor, diktatör ve adamları da huzur içinde değil, onlar da oturdukları sandalyelerin sağlamlığından kuşku duyuyorlar, bireyin hayallerinden korkuyorlar, önlerine toplanan kalabalıkların alkışları kuşkularını ortadan kaldırmıyor, korkularını azaltmıyor. Nitekim, Çavuşesku ve ailesi, milyonların karşıladığı meydanlardan saraylarına döndükleri bir akşam kurşuna diziliyorlar. Anlatıcının arkadaşı güzel Lilli de emekli bir subayın sevgilisi olarak kapağı yurt dışına atmak isterken sınırda öldürülüyor, cesedi köpeklere yediriliyor. Bu sahne, insanın kanını iliklerinden çekiyor, boşlukta sandım kendimi, Lilli’nin boş tabutu toprağa konurken. Böylece bir yandan da diktatör ve adamları köpekleştiriliyor. Ayrıca bu sahne büyülü gerçekçiliğin öncüsü Gabriel Garcia Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı’ndaki başkanın eşinin ve çocuklarının köpekler tarafından yok edilmesi sahnesini hatırlatıyor.
Biçim bakımından roman, bir tramvay penceresinden insanın (burada anlatıcı kadının)hem geçmişine(derinlemesine) hem de çevresinde gördüklerine (enlemesine) dair tema ile ilişkili anlatılarından oluşuyor. Tramvay, sıradanlığı ve yaygınlığı, birlikte yaşama zorunluluğunu; yolculuk ise olayın iskeletini vermeye çalışıyor. Romanda durum hikâyelerinde olduğu gibi, olay değil konu öne çıkıyor. Tramvay yolculuğu boyunca kahramanımız vatman (devletin sembolü) ve cocuğu, genci yaşlısıyla yolcular (halk) üzerinden sosyal ve siyasal hayatı gözler önüne sermeye çalışıyor.
Romanda bircok örnekle ensest ilişki normalmiş gibi verilmiş yanlış anlamadıysam. İnsanların dikta yönetimiyle başları dertte,  bir de diğer insanlarla, aile fertleri ve iş arkadaşlarıyla ilişkiler de sıkıntılı. Dolayısıyla bu kasvetli ortamdan akıl sağlığı yerinde olan kaçmayı, başka ülkelerde belki daha rahat yaşayabilmeyi umuyor. Ama kaçış neredeyse imkansız kaçma girişiminde bulunanlar öldürülüyor. Hiç olmazsa delirmemek tek teselli olarak elde kalıyor. Kitabın en dikkat çeken özelliği ise birçok cümlesi başlıbaşına bir dize gibi gözüken şiirsel dili. 
İşte kitaptan seçtiğim cümleler: (daha fazlası da seçilebilir)
“Ne olursa olsun gözüne uyku girmeyeceğini bilen kişi için koyu karanlık odada açık renkli bir şey düşünmek, gözleri boş yere kapatmaktan daha kolaydır.”
“Caddeler düz dünyada yokuş aşağı ve yokuş yukarı dimdik uzanır. Tramvay vagonları, aydınlık odalar gibi oradan oraya gider.”
“Rahatsızlık veriyorsak eğer birbirimize sahibiz demektir. Yalnızca tabutta bir başına uyur insan.”
“Başkaları belki de iyiyim derken hayatı kastediyor. Ben yalnızca şansı kastediyorum.”
“Aç karnına ceviz yemek sinirlere ve zihne iyi gelirmiş.”
“Evet ağacın yaprakları var,
Çayın da suyu
Paranın kağıdı.
Yüreğin de yanlış yağmış karı.”
“Elde edilen her kadın, bedenin menteşelerini yağlar, içsel denge sağlar.”
“…insan ancak kısa süre sonra sabra ihtiyaç duymaz olacağını bildiğinde başarırdı bunca sabretmeyi.”
“Cennet yolundaki ölülere kötü ruhları savuşturmak amacıyla nevale verilir.”
“Bir adım atmaya gör, dünya açılır. Bir kez daha dene,  bu defa kapanır. Ondan ona titrek mum alevi işte, hayat diyorlar adına. Ayakkabılarını giydiğine değmez.”
“Annem yokken benim onunla (annesinin ikinci kocasıyla) beraber olmam, aynı kapı kolunu kullanmaktan daha doğaldı.”
“Aman ne sırrıymış. Bu işler böyledir. Önceleri kedi gibi tırmalayan aşkın sonra kemirilmiş fare gibi kaybolup gitmesi, asıl onun sırrını öğrenmek gerek.”
“Öldüğünden beri daha iyi koşuyordu, babam da artık daha iyi direksiyon sallıyordu.”
“Köylük yerde ne kadar akıllı olsan da kızıl kitap olmadan ne uzar ne kısalır, havanda su dövüp durursun.”
“Yattığı yataklarda belden aşağısı komünist olmuş.”
“Müzisyenler notaya, çalgıcılar ruhlarına göre çalar.”
“Onun en güzel yanı, senin onu çok sevmiş olman.”
“kendi ellerimle değiştirmek istiyordum kendimi, ama o ellere bir cüzdan, cüzdana da bir yığın baknot gerekiyordu.”
“Bir dolabın içindeymişim gibi gözlerden uzaktım.”
“… biri öldü mü insan, kendi ölüm korkusuyla ölen kişiyi yaşayanlardan daha çok seviyormuş gibi davranır.”
“geçmiş yıllar akında güzel güzel konuşmak mümkündür eğer kötü geçmişlerse.”
“İnsan karpuzlardan, kuzulardan, kazlardan ve kendisinden bıktığında kendini küvette boğabilir, evet, evet, yapabilir bunu.”


“Bakmaya doyamadığımdan üşürdüm, ince giyindiğimden değil.”
“İnsan uyur ama gün pusuda bekler, yatak da başka bir ülke değildir.”
“Ne zaman gitmek zorunda olsam evde kalma arzusunu duyuyorum.”
“Ağzını kapat, yoksa kalbini üşütürsün.”
“Kısa sorular en kolay olanları değildir.”
“Manasızlık gündüzleri daha iyi gizlenir.”
“Yaşamını kaşıklaya kaşıklaya bitirmiş…”
“Kalbim kafamın içinde zonkluyordu.”
“Yüreğim öyle kaskatı oldu ki fırlatıp atsaydım ona çarpıp öldürebilirdi”.
“Gözlerinin içine baktım ve buzda yürür gibi oldum.”
 “Kalbim, en ince damarlara kadar pıt pıt atmak istedi.”
“Bir bardak su alıp dilimdeki paslı tadı içtim.”
“Para genellikle karakteri bozar”.
“Yazmak hoşuma gitmiyor; çünkü yazılanlar bulunabilir, ama yazılmalı.”
“… çünkü her şeyi sineye çekip susan ödlekler de vardır.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder