20 Haziran 2017 Salı

Ödülün ölçü olmadığına örnek bir kitap: HAYATTA KALMA GÜNCESİ / Doris Lessing


İnsan beğendiği şeyleri anlatmaya daha hevesli oluyor. Hoşumuza gitmeyen, beklentilerimizi boşa çıkaran “şey”ler ise insanın hevesini kırıyor, onlar hakkında ne dilin konuşası ne de kalemin yazası geliyor.  2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz kadın yazar Doris Lessing’in Hayatta Kalma Güncesi romanı tam da böyle bir şey. İlk yirmi sayfada okuyucuyla sohbet etmeye, konuyu ortaya koymaya çalışıyor ama yazarın ne demek istediği çok da net anlaşılmıyor. Bu sayfalar bana çok sıkıcı geldi… Eğer Pendik Okuma Grubuna okuma sözü vermesem yirmi sayfaya tahammül edemez, elimden atardım bu kitabı. Okumasaydım olurmuş ama yazmasam olmaz.   
“O dönemi hepimiz hatırlıyoruz.”(s.11) Başlangıç cümlesi dahi sorunlu geldi bana. “O dönem” yalnızca söyleyenin bildiği bir zaman dilimi olabilir, “hepimizin hatırladığı” bir dönem ise yazarın muhatapları okuyucularının bileceği değil de o dönemi birlikte yaşadığı kişilerle geçirdiği bir zaman dilimi olabilir.  Neresinden baksan sorunlu görünen bir cümle. Çok değil bir iki sayfa sonra ise sözü “Şu an ‘Onlar’, ‘Şunlar’, ‘Şey’ gibi sözcüklerle özetleyiverdiğimiz genel baskılardan ve olaylardan değil o sıralarda beni fena halde sıkıştıran, bunaltan keşiflerden söz ediyorum”(s.15)’a getirince bir de üstüne “Geriye bakınca duvarın arkasındaki şu öteki yaşamın ya da var oluş biçiminin, dinlediğim, kulak kabarttığım şeyin ne olduğunu ayrımsamamdan çok daha önce zihnimin bir köşesine takıldığını kesinlikle söyleyebilirim. Ne var ki belli bir tarih, bir gün veremiyorum” deyince, “git işine be kadın!” diyesi geliyor insanın. Şu “Şey” üzerine sayfalar dolusu şey yazmış yazarımız ama ben yazdığı şeylerden hiçbir şey anlamadım. Anlayan birine rastladım internette, Hande Öğüt’ün “sanatlog” isimli kendi blogundan, buraya alıyorum yazısının büyük bir bölümünü:
“Dünyanın sonu gelmiştir; hoyratça kullandığımız doğal kaynaklar tükenmiş, tüm kamu hizmetleri durmuş, okullar eğitim verme çabasından vazgeçerek ordunun bir uzantısına, toplumu denetim altına alma aracına dönüşmüş, çevre kirlenmiş, evsizlerin sayısıyla birlikte sokak çeteleri artmış ve büyük şehirlerden göç zorunlu hale gelmiştir.
Felaketle birlikte gelen değişim, geçmişte kalan gerçekliğin etkisini sürdürmekle birlikte yeni olanakların da ortaya çıktığı bir ara duraktır. Kentin bazı bölgelerinde toprağı ekip biçen, boş evlerde hayvan yetiştiren, elektriğini üreten, lağımını gübreye dönüştüren mahalleler oluşmuştur. Ne var ki mevcut merkezi toplum mantığına karşılık, komünal bir yapılanma olarak topluluk fikri, atavistik kabile yaşantısına, yamyamlığa ve barbarlığa dönüşmekte gecikmez. Tüm karşı ütopyalar gibi Hayatta Kalma Güncesi de acımasız bir radikallik taşır. İnsanlığı daha ilkel bir yaşama dönmeye zorlayan küresel afet öngörüsünü, ütopik ve bilimkurgusal romanlarında işleyen ancak bu gerilimli dönemlerden sonra insanlığın hem biyolojik hem de ruhsal olarak evrildiğine, ileriye doğru hareket ettiğine inanan Lessing, 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında yazdığı bilimkurgu romanlarında yokoluşa giden gezegenlerin talihsiz öykülerinde hep bir varoluş imkânı arar.
Hesaplaşılamayan Bir Karakter: Emily
Geçmişin ve içinde bulunulan zamanın, izlenime dayanan bir kaleydoskopu olan, değişik katmanlarda, bilinmeyen bir tarih ve ülkede geçen Hayatta Kalma Güncesi’nin zeminini, bir evin duvarlarının arkasından görülen, yeni bir bilinç basamağıyla eşanlama gelen, hayali bir dünya oluşturur. Dilin yozlaşarak yoksullaştığı ıssızlığın ortasında ise Anna gibi alt kimliklere bölünen, bu kez daha yaşlı, daha bilge ve yazarın bizzat kendisi olduğu tartışılmaz bir anlatıcı-yazar yer alır. Hayatının ağırlık merkezinin kaydığı, dengelerin yerinden oynadığı böylesi bir dönemde, anlatıcı kadın için bir saplantıya dönüşür duvar. Onun arkasında olup bitenler, her zerresiyle şimdiki gerçek hayatı kadar önemlidir. Ömrü boyunca içinde taşıdığı ve mutlaka şiddetli, ateşli bir karşı çıkışın eşlik ettiği huzursuzluk ve açlık, duvarın gerisindeki deneyimlerin yol açtığı duygu sayesinde nihayet yatışmaya başlar. Duvardan geçip gitmek, bir daha da geri dönmemektir tek isteği. Kadını yalıtan ama aynı zamanda da koruyan duvar, hem dışarıda bırakan hem de içine alan sürgünün çift anlamlılığına ilişkin bir metafordur. Duvarın ardına gömülen kadın, burada gördüklerini çözümleyebilmek için alt benliklere bölünerek bir başkalaşım sürecinden geçer. Sokakta alabildiğine bir felaket sürmekteyken duvarın arkasındaki bakımsız, eski odalar canlanır, varlığa kavuşur. İçlerinden portreler belirir. Kendisini görünür kılmak için bir bedene ya da aynaya ihtiyaç duymayan, anlatıcının belleğine yaptığı yolculuklarla canlanan çehrelerdir bunlar: Bir anne, bir baba, küçük kız ve bir erkek bebek… Babası ve annesi tarafından sürekli taciz edilen bu küçük kız yani Emily, anlatıcıya tanımadığı bir adam tarafından, felaket başladığında teslim edilen Emily’dir. Ama onun çocukluğu, bebekliği üzerinden kendi tarihini ve şimdisini de anlamlandırmaya çalışan anlatıcının kendisi de olabilir hiç kuşkusuz. Duvarın ardından, bilinçaltının katmanlarından görünen Emily Cartright’ın çocukluk dönemi, Lessing’in çocukluğuna da çok benzemektedir zira: Katı, sevgisiz anne figürü, talihsiz asker bir baba ve okula gitmeyi reddeden bir kız çocuğu… “Bir otobiyografi denemesi” diye bahsettiği Hayatta Kalma Güncesi’yle benzer şekilde yazarın alternatif gerçekliğe olan tutkusunun bir yansıması olan Alfred ile Emily’de de anne ve babasını, kendi çocukluğunu bambaşka biçimde anlatır Lessing. Nefret ettiği annesiyle hesaplaşması, Under My Skin’de de sürer. Hayatta Kalma Güncesi’ndeyse Emily, sevgi ve tedirginlik, şefkat ve kaygı uyandıran, ansızın çocukluktan gençkızlığa ve kadınlığa geçen bir çocuk-kadın olarak kurgulanmıştır. Köpeği Hugo’ya sarılarak şekerleme yiyen bu kız bir anda ergenliğe adım atar ve sayıları her gün artmakta olan sokak çetelerinden birine katılır. Moda, güzellik, toplumsal cinsiyet kavramlarını hiç öğrenmemiş olan Emily’nin kendini genç bir kadın olarak kuruşu, anlatıcınınkinden çok farklıdır. İlk otoportresini eski bir elbiseyi onanırıp dönüştürerek yapar. Tüllerle, dantellerle, tüylerle bezeli bu elbise, muğlak bir saflık bildirgesi; cinsellik kadar taze etin geçiciliğinin de simgesidir: “Böyle bir vahşet ve anarşi ortamında, bir genç kız elbisesinin ilk örneği, arketipi olan bu elbiseyi-daha doğrusu bu arketipler bileşkesini görmek, bu çocuğun, bu küçük kızın rüyalarının malzemesini, şu yaşlı uygarlığımızın döküntü yığınlarında, çöplüklerinde bulması, bulup çıkarması, üzerinde çalışması ve kendine biçtiği imgeleri…” Yokedilemez, alabildiğine eski, günün gerçekleriyle çelişen imgeleri her şeye karşın hayata geçirmesiyle anlatıcıyı dehşete düşürür Emily. Tamamen gençliğine hapsolmuş kızı izlerken duvarın arkasındaki sahnelerle, onu biçimlendiren bu arka planla bağını sürdüren anlatıcının bir kimlikten diğerine geçişi, Emily’nin genç kızlıktan kadınlığa, tekrar çocukluğa ve bebekliğe evrilişi, öznenin oluş süreci içinde olduğunu ve asla sabitlenemeyeceğini gösterir. Kişilikten kişiliğe giren Anna (Altın Defter) gibi bu romanın anlatıcısı ve dolaylı yazarı Doris Lessing için de gerçek olan, “oluş”un kendisidir ve oluş kendinden farklı olmaktır.”


Roman gerek biçim bakımından gerek biçem(üslup) bakımından, gerek roman kişilerinin tema ile ilişkilendirilmesi açısından, gerekse içerik olarak okuru tatmin etmekten uzak: Durağan düşünce paragraflarıyla başlayan roman 3-4 kişilik kadrosuyla neresi olduğu belli olmayan dar bir çevrede, belirtilmeyen bir zaman diliminde yol almaya çalışıyor daha doğrusu yerinde sayıyor. Kaostan korkan yaşlı ve yalnız bir kadına tanımadığı bir adam yanında köpek mi kedi mi belli olmayan bir hayvanı olan (bu belirsizlikler öldürdü beni) 13 yaşında bir kız çocuğu bırakıyor, bu çocuk sokak çocukları çetelerine katılıyor, çete liderlerinden Gerald’a aşık oluyor. Çocuk çeteleri, varlıklı ailelerden boşalan apartman dairelerinin beşinci altıncı katlarında inek yetiştiriyor, tarım yapıyor (ne kadar inandırıcı?). Sanki kaosun sorumlusu bu çocuklar. Çocukların suçlarından(!) dünyanın sonu gelecek. Neymiş “ütopik” romanmış, ütopyası nerede? Yok. “Distopik” romanmış,  ama ayakları yere basmıyor. Distopik roman örnekleri Usta ile Margarita, Biz, Sineklerin Tanrısı, 1984, Hayvan Çiftliği vb. romanların –biraz iddialı olacak ama- yanından dahi geçemez bu roman. Dil ve anlatım konusuna hiç girmeyeyim, Hace-i Evvel’imiz Ahmet Mithat Efendi’yi tercih ederim.  İnsan şöyle akılda kalıcı bir cümleye rastlar değil mi o  kadar söz arasında. Şöyle avunabiliriz: Zor okunan Nobelli sadece bizde yetişmiyormuş. En bilinen sözü “Mutsuz çocuklar romancılar yaratır”mış Lessing’in, “ama nasıl romancılar?”  İngilizler, Shakespeare’den sonra bir tane bile edebiyatçı yetiştirememişler gibi geldi bana. O da "Şeyh Pir hazretleriydi" ya zaten!


Modern İspanyol Edebiyatından Yükselen Bir Ses: Arı Kovanı / Camilio Jose Cela


Dilime takıldı durup dururken okaliptus sözcüğü, nereden geldiyse, çarşıdan eve gelene kadar tekrarlayıp durdum içimden. Arı Kovanı’nı okumaya devam ettim. Birkaç sayfa sonra bahtsız şair Martin’in şu cümlesi ile afalladım:
-Anacığım anacığım, okaliptus buharı bu, okaliptus buharı, daha fazla okaliptus buharı yap, ne olur… (Bana da mı malum oluyor son günlerde?)
Meğer “dört bardak kaynamış su içine 3 tatlı kaşığı okaliptüs yaprağı atılır, buharın dağılmaması için büyükçe bir örtü altında 10 dakika kadar buhar solunur” ise öksürüğe, grip ve nezleye, boğaz ağrısına, bronşite, göğüs ağrılarına, romatizmaya şifa imiş.
Okuyucusuna bir şey katan kitap iyidir. Yukarıdaki sahne romana zor günlerde halkın başının çaresine nasıl baktığını anlatmak içinkonmuş. Arı Kovanı böyle çok kısa geçen yüzlerce sahneden oluşuyor. Her sahneyi bir petek olarak örmüş yazar, hepsini bir araya getirince kovan olmuş. Oturup saymışlar, tam 346 kişi adı var romanda, bu kişileri de arılar olarak düşünelim. Bir de anlatıcı ana arı/ yazar var. Romanın biçimi böyle tasarlanmış ve bu büyük bir yenilik. Her şeyde olduğu gibi edebiyatta da yenilik, tutulur ve kalıcı olur.
Yazarın kitabın önsözü niyetine koyduğu açıkladığı Arı Kovanı’nda İspanya İç Savaşı (1936-1939) sonrasında halkın günlük yaşayışını, dikta rejiminin halkın yaşayışına etkileri işleniyor. Araya sıkıştırdığı bir özel ad veya bir sözcük ile romanın arka planına, siyasal manzaraya göz atıyor, iç savaştan sonra katı bir yönetimle halkı ezen Falanjistleri iğneliyor. Zaten bu nedenle kitap, 1940’da yazılmış ama 1951’e kadar basılamamış ancak Arjantin’de yayımlanmış. Romanın yazarı iç savaşta Milliyetçiler safında savaşmış ama savaş sonrasında Franko’nun en dişli muhaliflerinden biri olarak tanınmış. Zaten bu, kitaptan da anlaşılıyor. Toplumların geçirdikleri ağır, zor, acı dönemler büyük sanatçılar doğuruyor. Cela da İspanyolların geçen yüzyılda yaşadığı kapalı, karanlık, felaket yılların feryadını duyuran büyük romancı olmuş.

Modern İspanyol edebiyatının en büyük yazarı kabul edilen Camilio Jose Cela, Cervantes’ten sonra eserleri en çok yabancı dile çevrilen yazar imiş. İmiş diyorum çünkü ne yazarını ne de herhangi bir eserinin adını duymuş değildim. Türk okuru tanımıyor Cela’yı, 1989 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıktan sonra iki kitabı çevrilmiş Türkçe’ye, diğeri ilk romanı Pascal Duarte ve Ailesi. Oysa, Cela, 14’ü roman 100’den fazla esere imza atmış. “Karanlık Gerçekçi” (Bu gerçekçiliğin de ne kadar çeşidi varmış yahu.) edebiyatın öncüsü olarak tanıtılan Cela, anlattığı olaylardaki inandırıcılığıyla gerçekçi, argo hatta küfürlü diliyle karanlık, yer altı edebiyatına yakın sayılıyor belli ki.
Bir kahvenin devamlı müşterileri, müşterilerin aile bireyleri, arkadaşları, tanıdıkları sırasıyla arı kovanına girer gibi kahveye giriyorlar. Kısa kısa sahnelerle 6 bölüm olarak yazmış neden altıya bölmüş işte onu ilk okumada anlayamadım. Çok kişi çok kısa anekdotlarla anıldığı için sayfalar sonra yeniden anıldığında sanki yeni kişi gibi anlaşılıyor. Ancak dikkatli okur işin içinden çıkabiliyor. Kısa kısa sahnelerle yazılması romana okuma kolaylığı sağlıyor. Biçim bakımından daha önce denenmiş böyle kahramansız roman bilmiyorum ama 10 yıl kadar önce okuduğum Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler’i de aynı biçimle yazılıydı. İlk anda göze çarpmayan bir özelliği de roman kişilerinin bir gününü anlatmasıymış doğrusu ben bunu fark edemedim, aynı kişiler sayfalar sonra yeniden sahne alınca başka bir günde yaşadıkları anlatılıyor diye düşündüm. Bu yönüyle roman, James Joyce’un Ulysses’ini akla getiriyor.
Camilio Jose Cela’nın dil ve anlatımı da biçimdeki yeniliğinden azımsanmayacak ölçüde değişik ve başarılı. Alaycı, küfürlü, metaforlarla yüklü azgın bir dil bu. Bizde “dilini eşek arısı soksun” deyimini hak eden bir dil. Cela kendini, “kıpır kıprı bir edebiyat hayvanı” olarak tanıtıyormuş. Rahatsız ediyor mu bu dil, yok etmiyor, “yakışıyor haspaya”. Ustanın dili de biçimin bir parçası.
Okumayı bitirdiğim hafta sonu İspanya’dan Bravillo, eşi ve üç arkadaşları Refik Algan’a misafirliğe geldiler. Onlar Arı Kovanı kitabını gösterdim. İspanyol nisafirlerimiz, Cela’nın İspanya’da çok popüler bir yazar olduğunu belirtip benim onun kitabını okumama sevindiler. Cela’nın iri yarı cüsseli bir adam olduğunu, agresif bir kişilik taşıdığını ve İspanya’da kendine özgü Camilio Jose Cela sözlüğü bulunduğunu söylediler.
Adnan Özer, yazarın ölümü üzerine yazdığı bir yazıda (1.2.2002, Radikal) “Cela'nın edebiyat varlığı için ne denir; o İspanyol kültürünün çağdaş bir referansıdır en başta, İspanyol klasiklerini iyice bir hıfzettikten sonra belleğinden modern bir döküm yapmıştır. Yaban imgelerle yüklü Klasik Kastilyan anlatısını; yani Tormesli Lazarillo anlatısının doğallığını Cervantes'in melankolisini, Francisko Quevedo'nun eyyamcı üslubunu, Calderon De La Barca'nın huzursuzluğunu gerçekliğe sımsıkı dayalı bir şekilde yenilemiştir. 'Gerçeklik ve sükunet' der Cela, 'işte yazmaya oradan, böyle başlarım” diye değinmiş yazarın ustalığına.

Kitaptan seçtiklerim:
“Biz babalar, çocuklarımız kötülük ya da uçarılık yaptığında belki de koruma içgüdüsüyle suçu kötü arkadaşlara atma eğilimindeyizdir.                                                                                                          …                                                                                                                                                         Kötü arkadaşlara bulaşmayan Arı Kovanı’nın öyle pitoresk ve eğlenceli, sert ve etkileyici bir hikaye anlattığı söylenemez ama hayli şatafatlı bir paye ile taçlandırıldığı söylenebilir. Onun için avutucu bir şey değil bu, onun tercihi, müptelası olduğu ve haz aldığı ızdırap duygusundan yana.” S.7-8
“Yazarlar dangalak ve bilgiç olma eğilimindedir, istisnaları bir yana bırakırsak, onların yazması için belirli uygun bir atmosfer gerekir. Kimisi, örneğin kafelerde yazan Bernanos, uyuşturucu etkisi yapan gürültülü ortamları, kimisi de , söz gelimi Juan Roman Limenez gibi histeri numuneleri, sıkı önlemler alınmış sessiz ve sakin ortamları sever. Kibirle edinilen bu sanı gerçeğin hayli uzağındadır. Yazmak için gereken tek şey vardır: Söyleyecek bir şeyinin olması; onu söylemek içinse bir tomar kağıt ve bir kalem. Bunun ötesinde her şey lüzumsuzdur, gösteridir. Bir tomar kağıt ve bir kalemle Don Kişot ve hatta arkasından İlahi Komedya yazabilirsiniz. Yapılacak şey, işe koyulmak ve ortaya çıkacak şeyi beklemektir. Ortaya, Don Kişot ya da İlahi Komedya çıkması olasılığı çok düşüktür elbette.” S.12
Her yerde pişirilir bakla; kimisi öyle ya da böyle sindirilir, kimisi de taş gibidir, kimse dişleyemez.” S.14
“Yapay olarak, zorlamayla zuhur eden şeyler, müthiş bir hızla eskiyor.” S.15
“Kimisinin sessizliği, belli belirsiz hatırlanan bir geçmişi hayal etmekte olduğu izlenimi verir, kimisi ise yüzünde zavallı bir hayvanın sevecen, yorgun, yalvaran bir hayvanın ifadesi, eli alnında, bakışlarında artık sakinleşmiş bir denizin kederi, öylece dalıp gitmiştir.” S.22
“Disiplin olmadıkça iyi bir şey yapılamaz. Disiplin yoksa hiçbir şey için çaba harcamaya değmez.” S.27
“Şu ilham perileri, kör ve sağır bir kelebekçiğe benziyor olsa gerek öyle olmasa çoğu şey karanlıkta kalırdı.” S.28
“Ve nasıl da şefkatlidirler. Bunu fark ettiniz mi hiç? (Kediler) Birini sevmeye görsünler, hayatlarının sonuna kadar devam eder o sevgi.
Kedileri örnek alması gereken ne çok insan var şu dünyada!”  s.34
“Kimisi, başkalarından daha fazla ilgi çeker bu dünyada. Böylelerinin alnında bir yıldız vardır sanki hemencecik seçilirler.” S.39
“Gelişigüzel çaldığı kapının eşiğinde su isteyen terk edilmiş çocuk gibidir.” S.41

“Yüz, ruhun aynası olmasa işimiz zor.” S.113
“Şişko ve sarhoş karılar fazla yaşamaz.” S.127
Bayan Rosa'nın kafesindeki kahve saati müşterileri,çay saati müşterilerinden farklıdır; bütün kafelerde olduğu gibi. Hepsi gedikli müşterilerdir elbette, aynı divanlarda oturur, aynı fincanlarla içer, aynı karbonattan alır, aynı parayla ödeme yapar,aynı patron edepsizliğine katlanır. Ama yine de, nedendir bilinmez,öğleden sonra saat üçte gelen müşterilerin, saat yedi otuzda gelenlerle uzaktan yakından bir alakası yoktur.” S.131
Eğer kahve saati müşterilerinden biri biraz sallanıp gitmekte gecikirse, yeni gelenler, yani çay saati müşterileri kötü kötü bakarlar ona; ne daha iyi ne de daha kötü, aynen kahve saati müşterilerinin erken gelen çay saati müşterisine baktıkları gibi bakarlar.” S.132


“Genç bir kadın, çirkin bile olsa daima para eder.”s.157
“Bütün bağırganlar gibi kendisinden daha kudretli birine çattığında kuzu kesilmektedir bayan Roza.” S.160
“Bilirsiniz eceli gelen sıçan kedinin taşaklarını kaşır.” S.161
“Her şey yolunda giderse ne âlâ! Ama her şeyin yolunda gitmesi ender rastlanan bir durumdur. Kimi zaman her şey ters gider.” S.187
“Kedi, yastığa iner, budala bir aşık gibi usulca ağzını ve göz kapaklarını yalamaya başlar bayan Elvira’nın Dili apış arası gibi sıcacık, kadife gibi yumuşacıktır.” S.205
“Sarhoşlardan çok daha fazla memnun eder insanı veremliler.” S.206
“Şans dışında her şey elindedir insanın. Ama talih kuşu ancak canı isterse gelip başına konar insanın. O da kırk yılda bir…” s.207
“Bir nevi hüzün ve mutluluk antolojisidir sokaklardaki banklar.” S.213
“Bu dünya çok boktan. Herkes kendi çıkarını kolluyor… Sesi gür çıkanlar ayda in peseta verdiniz mi susuveriyor… Ha ha! Sonuçlarına katlanmak ve bütün pis işleri halletmek ise bize, aç ve sefil olanlara düşüyor.” S.222
-Ne derseniz deyin.umurumda bile değil. Herifin birine ilaç alabilmek için başka bir herifin kollarına atmak zorundayım kendimi. Getirin şu herifi !” s.236
“Yalnız inançla iyileşemezsiniz dostum. Daha baştan ölmeye mahkumdur çabasız inanç, hiçbir işe yaramaz. Kendinizden de bir şey katmanız, itaatkar ve sabırlı, çok sabırlı olmanız gerekir.” S.245
“Erkeklerin hoppa kızlarla gönül eğlendirdiklerini ama sonunda namuslu kızlarla evlendiklerini asla unutma.” S.250
Artık, bayan Rosa’nın kafesine yerleştirilmiş bir mobilya gibidir bayan Elvira.” S.250
“Boşboğazla pis boğaz beladan kurtulmaz.” S.250
“Ölüyü örtekorlar, deliğe dürtekorlar.” S.254
“Şans diye bir şey yoktur dostum. Şans dediğin kadın gibidir, sokakta salınıp dururken sessizce seyredene değil peşinden koşana teslim olur.”s.267
“Flamenko söyleyen çocuk, yağmur yağdığında ıslanır, hava soğuyunca donar, ağustosta köprünün gölgesi pek işe yaramadığı için kavrulur, Sina tanrı’sının kanunudur bu.” 293
“Savaş ne büyük acımasızlık! Herkes kaybediyor, herkes anbean kültürden uzaklaşıyor.” S.308

Kitapla ilgili araştırma yaparken internette Arı Kovanı Metaforu adlı bir kitabın tanıtım yazısına rastladım. Yazarının da İspanyol olması dikkatimi çekti. Ramirez ve Cela tanışıyorlar mıydı, birbirlerinden etkilenmişler mi öğrenemedim. Yazıyı aynen alıyorum belki bir işe yarar.

Arı Kovanı Metaforu / Juan Antonio Ramirez, Ocak 2007 / 1. Baskı / 176 Sayfa Fiyatı: 9.00 TL
Kitabın Künyesi:
Gaudi'den Le Corbusier'ye - Uygar dünyanın kadim köklerinde yatar arılar dünyasının sırrı. İdeal toplumun, işbölümünün, örgütlü çalışmanın timsalidir arılar. Benzersiz bir uyum ve dengenin kaynağı olarak görülen arı kovanı, petek gözlerinde soluk alıp veren bir sureti olarak görülür evrenin. Bütün bunların ötesinde, yarattıkları doğal mimarinin eşsiz yapısıyla da göz kamaştıran canlılardır. Tanınmış İspanyol sanat tarihçisi Juan Antonio Ramirez, bu çıkış noktalarını esas alan çalışmasında, arıların kaynaklık ettiği bu etkinin sanattaki ve mimarideki modern eğilimleri nasıl beslediğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Arıların örgütlenmesindeki ve arı kovanlarının meydana getirilmesindeki doğal itkilerin Gaudi, Steiner, Wright, van der Rohe, Le Corbusier gibi yaratıcıların yapıtlarına ne denli güçlü bir esin kaynağı olduğunu irdeliyor. Arıların ve arıcılıkla ilgili metaforların temel olduğu ideolojik, politik, artistik ve mimari yönelimleri şaşırtıcı, engin ve derinlikli bir gözlem gücüyle çözümleyen, öncü nitelikte bir yapıt.
Konu Başlıkları
Rüstik Arı Kovanı, Aklıcı Arı Kovanı
İşçi Arı Kovanı, Mistik Arı Kovanı
Simgesel Arı Kovanı, Sanatsal Arı Kovanı
Şeffaf Arı Kovanı, Ruhsal Arı Kovanı
Mekanik Arı Kovanı, Toplumsal Arı Kovanı