İnsan
beğendiği şeyleri anlatmaya daha hevesli oluyor. Hoşumuza gitmeyen,
beklentilerimizi boşa çıkaran “şey”ler ise insanın hevesini kırıyor, onlar
hakkında ne dilin konuşası ne de kalemin yazası geliyor. 2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz
kadın yazar Doris Lessing’in Hayatta Kalma Güncesi romanı tam da böyle bir şey.
İlk yirmi sayfada okuyucuyla sohbet etmeye, konuyu ortaya koymaya çalışıyor ama
yazarın ne demek istediği çok da net anlaşılmıyor. Bu sayfalar bana çok sıkıcı geldi… Eğer Pendik Okuma
Grubuna okuma sözü vermesem yirmi sayfaya tahammül edemez, elimden atardım bu
kitabı. Okumasaydım olurmuş ama yazmasam olmaz.
“O
dönemi hepimiz hatırlıyoruz.”(s.11) Başlangıç cümlesi dahi sorunlu geldi bana.
“O dönem” yalnızca söyleyenin bildiği bir zaman dilimi olabilir, “hepimizin
hatırladığı” bir dönem ise yazarın muhatapları okuyucularının bileceği değil de o dönemi
birlikte yaşadığı kişilerle geçirdiği bir zaman dilimi olabilir.
Neresinden baksan sorunlu görünen bir cümle. Çok değil bir iki sayfa sonra
ise sözü “Şu an ‘Onlar’, ‘Şunlar’, ‘Şey’ gibi sözcüklerle özetleyiverdiğimiz
genel baskılardan ve olaylardan değil o sıralarda beni fena halde sıkıştıran,
bunaltan keşiflerden söz ediyorum”(s.15)’a getirince bir de üstüne “Geriye
bakınca duvarın arkasındaki şu öteki yaşamın ya da var oluş biçiminin,
dinlediğim, kulak kabarttığım şeyin ne olduğunu ayrımsamamdan çok daha önce
zihnimin bir köşesine takıldığını kesinlikle söyleyebilirim. Ne var ki belli
bir tarih, bir gün veremiyorum” deyince, “git işine be kadın!” diyesi geliyor
insanın. Şu “Şey” üzerine sayfalar dolusu şey yazmış yazarımız ama ben yazdığı
şeylerden hiçbir şey anlamadım. Anlayan birine rastladım internette, Hande
Öğüt’ün “sanatlog” isimli kendi blogundan, buraya alıyorum yazısının büyük bir
bölümünü:
“Dünyanın
sonu gelmiştir; hoyratça kullandığımız doğal kaynaklar tükenmiş, tüm kamu
hizmetleri durmuş, okullar eğitim verme çabasından vazgeçerek ordunun bir
uzantısına, toplumu denetim altına alma aracına dönüşmüş, çevre kirlenmiş, evsizlerin
sayısıyla birlikte sokak çeteleri artmış ve büyük şehirlerden göç zorunlu hale
gelmiştir.
Felaketle
birlikte gelen değişim, geçmişte kalan gerçekliğin etkisini sürdürmekle
birlikte yeni olanakların da ortaya çıktığı bir ara duraktır. Kentin bazı bölgelerinde
toprağı ekip biçen, boş evlerde hayvan yetiştiren, elektriğini üreten, lağımını
gübreye dönüştüren mahalleler oluşmuştur. Ne var ki mevcut merkezi toplum
mantığına karşılık, komünal bir yapılanma olarak topluluk fikri, atavistik
kabile yaşantısına, yamyamlığa ve barbarlığa dönüşmekte gecikmez. Tüm karşı
ütopyalar gibi Hayatta Kalma Güncesi de acımasız bir radikallik taşır.
İnsanlığı daha ilkel bir yaşama dönmeye zorlayan küresel afet öngörüsünü,
ütopik ve bilimkurgusal romanlarında işleyen ancak bu gerilimli dönemlerden
sonra insanlığın hem biyolojik hem de ruhsal olarak evrildiğine, ileriye doğru
hareket ettiğine inanan Lessing, 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında
yazdığı bilimkurgu romanlarında yokoluşa giden gezegenlerin talihsiz öykülerinde
hep bir varoluş imkânı arar.
Hesaplaşılamayan Bir Karakter: Emily
Geçmişin
ve içinde bulunulan zamanın, izlenime dayanan bir kaleydoskopu olan, değişik
katmanlarda, bilinmeyen bir tarih ve ülkede geçen Hayatta Kalma Güncesi’nin
zeminini, bir evin duvarlarının arkasından görülen, yeni bir bilinç basamağıyla
eşanlama gelen, hayali bir dünya oluşturur. Dilin yozlaşarak yoksullaştığı
ıssızlığın ortasında ise Anna gibi alt kimliklere bölünen, bu kez daha yaşlı,
daha bilge ve yazarın bizzat kendisi olduğu tartışılmaz bir anlatıcı-yazar yer
alır. Hayatının ağırlık merkezinin kaydığı, dengelerin yerinden oynadığı
böylesi bir dönemde, anlatıcı kadın için bir saplantıya dönüşür duvar. Onun
arkasında olup bitenler, her zerresiyle şimdiki gerçek hayatı kadar önemlidir.
Ömrü boyunca içinde taşıdığı ve mutlaka şiddetli, ateşli bir karşı çıkışın
eşlik ettiği huzursuzluk ve açlık, duvarın gerisindeki deneyimlerin yol açtığı
duygu sayesinde nihayet yatışmaya başlar. Duvardan geçip gitmek, bir daha da
geri dönmemektir tek isteği. Kadını yalıtan ama aynı zamanda da koruyan duvar,
hem dışarıda bırakan hem de içine alan sürgünün çift anlamlılığına ilişkin bir
metafordur. Duvarın ardına gömülen kadın, burada gördüklerini çözümleyebilmek
için alt benliklere bölünerek bir başkalaşım sürecinden geçer. Sokakta
alabildiğine bir felaket sürmekteyken duvarın arkasındaki bakımsız, eski odalar
canlanır, varlığa kavuşur. İçlerinden portreler belirir. Kendisini görünür
kılmak için bir bedene ya da aynaya ihtiyaç duymayan, anlatıcının belleğine
yaptığı yolculuklarla canlanan çehrelerdir bunlar: Bir anne, bir baba, küçük
kız ve bir erkek bebek… Babası ve annesi tarafından sürekli taciz edilen bu
küçük kız yani Emily, anlatıcıya tanımadığı bir adam tarafından, felaket
başladığında teslim edilen Emily’dir. Ama onun çocukluğu, bebekliği üzerinden
kendi tarihini ve şimdisini de anlamlandırmaya çalışan anlatıcının kendisi de
olabilir hiç kuşkusuz. Duvarın ardından, bilinçaltının katmanlarından görünen
Emily Cartright’ın çocukluk dönemi, Lessing’in çocukluğuna da çok benzemektedir
zira: Katı, sevgisiz anne figürü, talihsiz asker bir baba ve okula gitmeyi
reddeden bir kız çocuğu… “Bir otobiyografi denemesi” diye bahsettiği Hayatta
Kalma Güncesi’yle benzer şekilde yazarın alternatif gerçekliğe olan tutkusunun
bir yansıması olan Alfred ile Emily’de de anne ve babasını, kendi çocukluğunu
bambaşka biçimde anlatır Lessing. Nefret ettiği annesiyle hesaplaşması, Under
My Skin’de de sürer. Hayatta Kalma Güncesi’ndeyse Emily, sevgi ve tedirginlik,
şefkat ve kaygı uyandıran, ansızın çocukluktan gençkızlığa ve kadınlığa geçen
bir çocuk-kadın olarak kurgulanmıştır. Köpeği Hugo’ya sarılarak şekerleme yiyen
bu kız bir anda ergenliğe adım atar ve sayıları her gün artmakta olan sokak
çetelerinden birine katılır. Moda, güzellik, toplumsal cinsiyet kavramlarını
hiç öğrenmemiş olan Emily’nin kendini genç bir kadın olarak kuruşu,
anlatıcınınkinden çok farklıdır. İlk otoportresini eski bir elbiseyi onanırıp
dönüştürerek yapar. Tüllerle, dantellerle, tüylerle bezeli bu elbise, muğlak
bir saflık bildirgesi; cinsellik kadar taze etin geçiciliğinin de simgesidir:
“Böyle bir vahşet ve anarşi ortamında, bir genç kız elbisesinin ilk örneği,
arketipi olan bu elbiseyi-daha doğrusu bu arketipler bileşkesini görmek, bu
çocuğun, bu küçük kızın rüyalarının malzemesini, şu yaşlı uygarlığımızın
döküntü yığınlarında, çöplüklerinde bulması, bulup çıkarması, üzerinde
çalışması ve kendine biçtiği imgeleri…” Yokedilemez, alabildiğine eski, günün
gerçekleriyle çelişen imgeleri her şeye karşın hayata geçirmesiyle anlatıcıyı
dehşete düşürür Emily. Tamamen gençliğine hapsolmuş kızı izlerken duvarın
arkasındaki sahnelerle, onu biçimlendiren bu arka planla bağını sürdüren
anlatıcının bir kimlikten diğerine geçişi, Emily’nin genç kızlıktan kadınlığa,
tekrar çocukluğa ve bebekliğe evrilişi, öznenin oluş süreci içinde olduğunu ve
asla sabitlenemeyeceğini gösterir. Kişilikten kişiliğe giren Anna (Altın
Defter) gibi bu romanın anlatıcısı ve dolaylı yazarı Doris Lessing için de
gerçek olan, “oluş”un kendisidir ve oluş kendinden farklı olmaktır.”
Roman gerek biçim bakımından gerek
biçem(üslup) bakımından, gerek roman kişilerinin tema ile ilişkilendirilmesi
açısından, gerekse içerik olarak okuru tatmin etmekten uzak: Durağan düşünce
paragraflarıyla başlayan roman 3-4 kişilik kadrosuyla neresi olduğu belli
olmayan dar bir çevrede, belirtilmeyen bir zaman diliminde yol almaya çalışıyor daha doğrusu yerinde sayıyor. Kaostan korkan yaşlı ve yalnız bir kadına tanımadığı bir adam
yanında köpek mi kedi mi belli olmayan bir hayvanı olan (bu belirsizlikler
öldürdü beni) 13 yaşında bir kız çocuğu bırakıyor, bu çocuk sokak çocukları
çetelerine katılıyor, çete liderlerinden Gerald’a aşık oluyor. Çocuk çeteleri,
varlıklı ailelerden boşalan apartman dairelerinin beşinci altıncı katlarında
inek yetiştiriyor, tarım yapıyor (ne kadar inandırıcı?). Sanki kaosun sorumlusu
bu çocuklar. Çocukların suçlarından(!) dünyanın sonu gelecek. Neymiş
“ütopik” romanmış, ütopyası nerede? Yok. “Distopik” romanmış, ama ayakları yere basmıyor. Distopik roman örnekleri Usta ile Margarita, Biz, Sineklerin Tanrısı, 1984, Hayvan
Çiftliği vb. romanların –biraz iddialı olacak ama- yanından dahi geçemez bu
roman. Dil ve anlatım konusuna hiç girmeyeyim, Hace-i Evvel’imiz Ahmet Mithat
Efendi’yi tercih ederim. İnsan şöyle
akılda kalıcı bir cümleye rastlar değil mi o
kadar söz arasında. Şöyle avunabiliriz: Zor okunan Nobelli sadece bizde
yetişmiyormuş. En bilinen sözü “Mutsuz çocuklar romancılar yaratır”mış
Lessing’in, “ama nasıl romancılar?” İngilizler,
Shakespeare’den sonra bir tane bile edebiyatçı yetiştirememişler gibi geldi bana.
O da "Şeyh Pir hazretleriydi" ya zaten!


