20 Şubat 2018 Salı

Kaybolmayan Şiir KARLAR ÜLKESİ / Yasunari KAVABATA


Üç yıl önce kiraz çiçeklerinin açtığı mevsimde gittiğim Japonya bana bir yanda modern yolları, hızlı tren istasyonları, dev binaları, teknoloji harikası dijital merkezleri diğer yanda sanki hiç dokunulmamış gibi duran çok uzun geçmişi gözler önüne seren bahçeleri, o bahçelerin içinde özgün mimarisiyle yine bambaşka bir dünyanın işaretiymiş gibi oturan evleri, ilk görende insan eli değmemiş izlenimi bırakan doğal güzellikleri, şehrin caddelerinde insanlar arasında dolaşan geyikleri, köşe başlarında, kapı önlerinde üstlerinde rengarenk kimonoları, ellerinde narin şemsiyeleri, yüzleri kalın beyaz pudralı  davetkar geyşalarıyla, içlerindeki kalabalıkların meraklı gezginler mi inançlı müminler mi olduğu anlaşılmayan tapınaklarıyla bu dünyada ama bambaşka egzotik bir alem gibi görünmüştü. Şöyle diz yerine yukarıdan kalçadan çıkan adımlarıyla yürüyüşleri dahi değişik, ilginç gelmişti Japonların.
Japonya’ya 1968’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesi de gerçek ile gerçeküstü arasında gidip gelerek okurun başını döndürüyor. Konusu basit, kişi sayısı az,  ama aktarmalı çevirisine (Japonca aslından direkt değil İngilizce baskısından çevrilmiş) rağmen şiirselliği derinden hissettiren anlatımı ve sıradanmış gibi gözüken ama Uzak-Doğu’nun dış alemini peysaj peysaj yansıtan iç alemini ise yer yer insanın içini ürperten, yer yer kıskandıran özverili ve duygulu sahneleriyle insanı büyüleyici bir eser Karlar Ülkesi. Karşılıklı konuşma, diyalog yöntemi de çok sık kullanılmış. Bu yöntemle yazar kendini aradan çekiyor, mümkün olduğunca anlatım dışına çıkıyor, okuyucu kahramanların bakışıyla görmeye başlıyor olayları ve çevreyi. Ama anlatımda şiirselliğin doruğa ulaştığı yerler yazarın betimlemeleri ve aktarımları… “Uzun tünelden çıkan tren karlar ülkesine girdi. Yeryüzü gece göğünün altında bembeyaz uzanıyordu.” Bu ilk cümledeki sanatlı söyleyiş roman boyunca sürüyor.
Belirli bir mesleği olmayan Şimamura, - Batı sanatları, dans ve bale arşivciği yaptığı ve bu konularda makaleler, eleştiriler yazdığı belirtiliyor gerçi ileride bir yerlerde-  karısını Tokyo’da bırakıp kaplıcalar bölgesinde kısa süreli tatile geliyor. Bu geliş gidişlerinde Komako adındaki geyşaya tutuluyor, aralarında garip en azından bize garip gelen bir ilişki kuruluyor. Şimamura, Komako’da şefkat ve muhabbet arıyor, kaplıca otelindeki diğer geyşa Yoko’ya ise cinsellikle, şehvetle bakıyor. İki geyşa Şimamura sözkonusu olduğunda birbirlerini kıskanıyorlar. Komako ile Yoko’nun Şimamura ile tanışmadan da ortak ilişkide oldukları bir müzik öğretmeninin oğlu Yukio var. Yukio hasta ve ona Yoko bakıyor, Komako’nun da eski sözlüsü olan Yükio’nun tedavi giderlerini karşılamak için geyşa olduğu söyleniyor. (İki kadının da fedakârlıklarına bakar mısınız?) Hasta Yukio ölüyor. Komako çok içiyor, müşterileriyle içiyor. Körkütük Şimamura’sına geliyor “Bu günlerde biri öldürülecek” diyor. (İçim cız etti, genç ve güzel Yoko’ya yazık olacak diye geçirdim içimden.) Şimamura, kar ile ağartılan Çiçimi keteninin dokunduğu köyleri geziyor, incelemelerde bulunuyor. Bu sahneler ve kar kaplı alanları süsleyen sedir ağaçları Kavabata’nın kaleminden okurun gözüne renkli kartpostal slaytı gibi yansıtılıyor. Şimamura, artık evine dönecek, Komako onun gitmemesini istiyor, Yoko kendisini de götürmesini. Veda vakti gelip istasyona gitmek üzereyken sinema olarak kullanılan eski pamuk deposunda yangın çıkıyor. (Belki aşırı yorum olacak ama sinema motifiyle gösterilen modernliğin sosyal hayatı yakıp kül ettiğini mi anlatıyor acaba? Yahut, o anda gösterilen filmi toplum için uygun bulmayan birileri depoyu kundaklamış olmasın.) Yangında Yoko ölüyor. Roman bir anda bitiyor. Roman karla, soğukla başlıyor; yangınla, ateşle, külle bitiyor. Bu biçimsel tezatlığın içinde kadın –erkek, ruh -beden, iyilik – kötülük, gelenek- modernlik, karanlık- aydınlık, tünel ve gökyüzü, Dünya- Samanyolu (Çeviri yanlışlığı olabilir, Samanyolu yerine Evren sözcüğü daha iyi sanki. Bir başka çeviri yanlışlığı olduğunu düşündüğüm sözcükler ise erkek kahramanın,  kendine hizmet etmekten başka uğraşı olmayan bayana, Komako'ya ikide bir “aptal olma, budala olma” diye hiç de edebi olmayan hitabı. Aktarmalı çeviride Japonlara özgü, bir bayana hitap şekli uçmuş gitmiş gibi.), hatta Doğu-Batı gibi zıtlıkları, ikilikleri arayan göz rahatlıkla bulabilir. Toplumu, sosyal yapıyı dönüştürmeyi dert edinmiş Kawabata, kahramanına Fransız edebiyatından çeviriler yaptırıyor, geleneksel geyşalık yerine Rus balesini öneriyor. Kar ile geyşaların yüzlerine sürdükleri kalın pudra arasında da işlevsellik yakalamış; kar dünyayı örtüyor, pudra geyşanın, insanlığın içini, acılarını. Kar ile yalnızlığı ve üşümeyi duyumsuyoruz, yangın ile kalabalıklaşmayı ve yok olmayı. 12 yılda yazmış bu romanı Kawabata. Neden bu kadar uzun sürmüş. Bir taşını yanlış koymaktan ürktüğü mozaik desen gibi yavaş ve özenle işlemiş eserini, ondan. 1935-47 Büyük Savaş yılları...yaşadığın anı şiirleştirmek kolay değil.Atom bombalarıyla yerle bir ettiler Japonya'yı... onu yeniden kökleri üzerinde yeşerten biraz da canlarını feda eden Kawabata, Mişima gibi büyük sanatçılarıdır.(Mişima, 1970'te seppuku, harakiri, Kavabata 1973'te havagazı ile intihar ettiler.)

Romanda kahramanların iyilik yarışı başkaları için bir şeyler yapabilme uğraşı sanki Japonlara özgü bir davranışmış gibi… Böyle bir iyilikle ben de karşılaştım: İnternetten adresini bulduğum Osaka Satranç Kulübü'nü arıyorum merkez semtlerinden Namba’da akşamüzeri ama bir türlü bulamadım, hava iyice karardı, eski fotoğrafları yenileyen bir atölyeye benzeyen dükkanın açık kapısından girdim, işaret diliyle meramımı anlattım. Sıcak bir ilgi ile bilgisayarından baktı, gösterdi, bulunduğumuz yere göre kroki çizdi beni gönderdi orta yaşlardaki fotoğraf sanatçısı. Çok uzak değil üç dört sokak ileride beş yüz altı yüz metre uzaklıkta bir yere yönlendirildim. Gittim ama adresi yine bulamadım Osaka Ches Clup levhasını göremedim. Çaresiz, umudumu kestim aynı yolu geriye yürüyorum kaybolmamak için. Tam o fotoğrafçının alt sokağında, karanlıkta uzaktan gördü beni yardımsever sanatçı, halimden anladı bulamadığımı, nereye gidiyordu bilmiyorum, işini gücünü bıraktı beni yeniden satranç kulübünün olması gereken adrese, mutlaka orada olmalı kararlılığıyla götürdü. Aradığımız adres bir otopark çıktı. Aracını park eden çevre sakinlerinden bir adamla konuştu arkadaşım: meğer satranççılar Pazar günleri bu otoparkta toplanıyorlarmış, yakınlarda bir kafeteryada iddialı oynuyorlarmış. Günlerden cumaydı ve pazar günü bir daha gelemeyecektim. Arigato ey fotoğrafçı arkadaş arigato gozaimasu, çok teşekkür, zahmet oldu.   
Baştan sona şiirli bir anlatım içinde yer yer gerçeküstü ortamlarda geziniyoruz.  Yasunari Kawabata, yakın arkadaşı Yukio Mişima ile modern Japon edebiyatının kurucularından öncülerinden sayılıyor. Bu romanda da metnin geleneksel Japon şiiriyle temellendirildiği öne sürülebilir, zaten Batı romanından da bu özelliğiyle ayrılıyor.  Bizim edebiyatımızdaki mesnevilere benziyor. En çok da Galip’in Hüsn ü Aşk’ına. Galip’in şu, Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna sığmaz asumanın  (Can güneşinin, aşk ateşinin öyle bir yalımı, ışını var ki bu dünyaya, atmosfere sığmaz, galaksileri, bütün evreni dolaşır) beyti de romanın son sayfalarındaki Samanyolu metaforunu açıklayan anahtar gibidir. 
Az söz ile çok şey anlatmış Kavabata ve içli sözcüklerle tablolar çizmiş. Bu roman bu nedenle sevilir.
Hele, Kavabata’nın nerede yazdığını araştırmadığım şu sözü bütün romanlarının okuma gözlüğü gibi hep göz önünde tutulmalıdır: “Karın güzelliğini gördüğümüzde, dolunayın güzelliğini gördüğümüzde, kiraz çiçeklerinin güzelliğini gördüğümüzde kısacası dört mevsimi yüzümüzde ilk hissettiğimizde ve güzelliği ile uyandırıldığımızda en çok yakınlarımızı düşünürüz ve aldığımız keyfi bizimle paylaşmalarını isteriz.” 
Şu cümleler romandan:
Akan manzaranın zamanın geçişinin simgesi olup olmadığını düşündü.”  (s.14)
Avare bir yaşam süren Şimamura kendine karşı dürüstlüğünü kaybetme eğiliminde olduğunu fark ederek yeniden kazanmak için sık sık dağlarda tek başına yürüyüşe çıkmıştı.” (s.15)
“Bu karlar ülkesinde doğmuştu ama Tokyo’da geyşa olması için bir sözleşme imzalamıştı. Çok geçmeden onun adına borçlarını ödeyen ve dans öğretmeni olmasını isteyen bir hami bulmuştu.” (S.17)
Kadın heyecanla konuşuyordu, sanki onu dinleyecek birinin özlemini çekmişti ve artık yüreğinde zevke de yer olan bir kadın olduğunu açığa vuran bir rahatlama ve teslimiyet gösteriyordu.” (S.18)
“Kimse bir geyşaya yapmak istemediği bir şeyi zorlayamaz.”(S.18)
“Gerçek bir işi olmayan Şimamura’nın kendine ve işine giderken bile zaman zaman Batı dansına dair yaptığı tanımların ve yazınsal dünyanın sınırına getirdiği gerçeğinden haz aldığı da doğruydu.” (s.21)
“Yoko’nun sesi damıtılmış aşkın yankısı gibi onlara geri gelmişti.” (S.86)
“Şimamura, Valery ve Alain’den, Rus balesinin altın çağı üzerine yazılmış Fransız tezlerinden çeviriler yapıyordu.” (S.93)
“Şimamura merdiveni karanlıkta çıktı. Arkasına dönüp bakınca uyuyan sade yüzlerin ardındaki şekerci dükkanını gördü.” (S.102)
“Gece yuvasının dışında dolaşan bir dişi tilki kadar yalnızsın değil mi?” (s.103)
“Eskiler ayrıca soğuğun bir ürünü olan kumaşın (karda ağartılan Çiçimi) en sıcak havada bile tende serin durmasının ışık ve karanlık ilkesinin bir oyunu olduğunu söylerlermiş. Şimamura’ya bu kadar bağlanmış olan Komako da özünde serin göründüğü için olağanüstü yoğun sıcaklığı insanın ta içine işliyordu.” (s.110)
“Şimamura aslında biri uzak biri yakın iki esintinin sesini duyabiliyordu. Uzak olanın hemen gerisinde bir çıngırağın belli belirsiz sesini duyabiliyordu. Kulağını çaydanlığa dayayıp dinledi. Uzakta, çıngırağın sesiyle aynı anda adım atan Komako’yu gördü birden.” (S.111)
“Şimamura gökyüzüne baktı ve Samanyolu’nun içinde yüzdüğünü hissetti. Işık seli o kadar yakındı ki sanki Şimamura’yı içine çekiyordu. (S.117)
“Tavşanlar ve sülünler fırtınadan kaçmak için evlere sığınırlar.” (s.121)
"Şimamura'nın başı arkaya düştü ve Samanyolu uğuldayarak içine aktı." (s.125)



16 Şubat 2018 Cuma

YOKSUL ÇALGICI


Benzer yaşamlar: Ha Viyanalı Jacop Ha Kandıralı Arap Nuri

YOKSUL ÇALGICI / Franz Grillparzer

Kandıra Öğretmenevi’nin küçük kitaplığında gözüme çarptı, Avusturyalı trajedi şairi Franz Grillparzer’in Yoksul Çalgıcı adlı novellası. Ne saklayayım, alakalı alakasız herkesten bir bilgi kırıntısı koparırım ümidiyle sorup soruşturduğum Şaşkın’ın, Çalgıcı İsmail Efendi’nin yaşamına benzer bir metin beklentisi içindeydim. Kitabı evde okumak için izin istedim, görevli anlayış gösterdi. 60 sayfalık öyküyü o gece okudum.
Özyaşamöyküsel izler taşıdığı anlaşılan ve birinci tekil kişi kipiyle anlatılan öykü o zamanlar -18. ve 19 yüzyıllar- Viyana’da her temmuzda yapılan halk bayramı tasviriyle başlıyor. Bu “halk bayramı” da, şimdi üzerine halk pazarı ve spor salonu kondurulmuş çayırlıkta her yaz sonu yapılan, çocukluğumdaki Kandıra panayırlarını getirdi gözlerimin önüne. Şenlik alanından şehir merkezine giden yol üzerinde sokak çalgıcıları dizilmişler, konserler veriyorlar. Çoğu sokak çalgıcısı ezbere- doğaçlama çaldıkları parçalar karşılığında bir sürü para topladıkları halde, şairin dikkatini yoksulluğu giysilerinden ve elindeki eski çatlak kemandan belli olan yaşlı çalgıcı çekiyor, yoksul çalgıcı doğaçlama değil önüne koyduğu rahledeki notadan çalıyor ama ayaklarının dibine ters koyduğu şapkası bomboş. Kemanını  kutusuna yorgun argın koyarken bir de Latince sözler çıkıyor ağzından. Şair şöyle düşünüyor;  bu adam hem nota biliyor hem Latince, demek ki okumuş biri. Onun yaşam öyküsünü kendisinden öğrenmek için yanına gidiyor, para vermek istiyor. Yoksul çalgıcı “Lütfen şapkaya, şapkaya” diyor. Anlatıcı şair (Grillparzer) , kıyıda köşede kalmış ünsüz gariplerin yaşamlarına meraklı, “sanki Plutarkhos’un(*) bir kitabının çerçevesinden taşmış, kocaman bir yapıtından okuyor gibi o ünsüz insanların yaşamlarını okuyordum. Eğer insan, köşede bucakta kalanların içini okuyamazsa ünlüleri hiç anlayamaz.”(s.22) Şair, Yoksul Çalgıcı’yı yoksullar mahallesindeki kulübe evinde ziyaret ediyor, yaşamını anlatmasını istiyor.
“Bugün dünden farksız, yarın da bugün gibi olacak” diyerek öyküsünün önemsiz olduğunu dile getiriyor çalgıcı. Çocukluğunda başlamış keman merakı ama saray danışmanı olan babası, diğer iki çocuğu gibi Jacop’un da bürokrat olmasını istiyormuş. Memurluğa giriş sınavını öğretmeninin yardımına rağmen başaramayınca babasının gözünden düşmüş, adam olmayacağı belli olmuş. Evde kendi kendine keman çalmaya devam… Bir şarkıya takılıyor, komşu bakkalın kızının kurabiye satarken söylediği şarkıya… Sözleri önemli değil, ezgisi esir alıyor garibi. “Nasıl Tanrı’nın çocukları yeryüzü kızlarıyla birleşiyorlarsa  tıpkı öyle ruhların soluk alışverişi olan müziği bir yığın söz ekleyerek bozuyorlar.” (s.44)
Babası ölüyor, yüklüce bir miras kalıyor Jakop’a, bakkal onu kızıyla evlendirmek, elindeki parayla da  işine ortak etmek istiyor ama Jakop’un o taraklarda bezi yok. Ne aşka cesareti var ne bir işten anlıyor, babasından kalan parayı dolandırıcılara,  bakkalın kızı Barbara’yı da bir kasaba kaptırıyor. Kız öyle vefalı aşık ki yoksul çalgıcıyı unutmamak için ilk çocuğunun adını Jakop koyuyor. Aradan yıllar geçiyor, yoksul çalgıcının yaşadığı mahallede sel baskını oluyor. İki çocuğu azgın suların elinden almak isterken yaşlı çalgıcı ciğerlerini üşütüp hasta oluyor ve kısa sürede ölüyor. Şair, unuttuğu bu halk sanatkarını öteberi sarmak için eline aldığı eski gazete sayfasında gözüne çarpan sel haberiyle hatırlıyor ve kemanını hatıra olarak almak istiyor. O çatlak kemanı, yoksul çalgıcının cenaze masraflarını karşılayan kasabın karısı Barbara oğlu Jacop için saklayacağını belirterek vermiyor.
Erken dönem modern Alman edebiyatında Goethe ve Schiller’in gölgesinde kalan oyun yazarı Grilparzer'ın bu biricik öyküsünde duygulu ve etkili bir o kadar da gerçekçi anlatımı var, kahramanlarını kalın çizgilerle çiziyor, akılda kalmalarını sağlıyor.
Ben de kitabı okumayı bitirdikten sonra Yoksul Çalgıcı’da, Çalgıcı İsmail Efendi yerine, onunla aynı dönemde Kandıra’da yaşamış ve çalgıcılıkta klarnet üstadları Mustafa Kandıralı ile Şaşkın kardeşlerin gölgesinde kalmış, bahtsız cümbüş ve ud çalgıcısı Arap Nuri’yi buldum.
Çarşı Mahallesinden Hasan Bey’in oğlu, Tozlu Bey’in kardeşi Nuri’nin -Arap lakabı mutlaka derisinin fazla esmerliğinden geliyor olmalı- öğretim yılları da aynen Jacop’unki gibi başarısızlıklarla dolu. Vefalı insan, Erol Köse İzmit Belediye Başkanı olunca sınıf arkadaşı Arap Nuri’yi unutmuyor ona haber gönderiyor; işe başvuru dilekçesini ve evrakını getirsin, belediye bandosunda işe başlasın. “Benden 5 yaş büyüklerin de 5 yaş küçüklerin de sınıf arkadaşı olmuştur Arap Nuri, her sınıfı çift dikiş geçerdi, öyle yoksul ki bir lokma ekmeğe muhtaç, üstünde başında yok,  çalgıcılıktan başka elinden bir iş gelmez, hiç olmazsa ileride emekli maaşı olsun diye belediyeye almak istiyordum” diye anlattı Erol Köse. Ama bir türlü evrakı getirip işe başlamıyor Arap Nuri. Bir Kandıra ziyaretinde Belediye Başkanı, çocukluk arkadaşının köhne kulübesine gidiyor. “Oğlum Nuri, sen niye bandoda işe başlamıyorsun?” diye çıkışıyor. Arap Nuri, mahcup, “Gel Erol, içeri gel hele”diyor. "Yağmur yağmadan kar yağar! Gel hele."  Ayakta zor duran kulübenin karanlık duvarlarını gazetelerden kestiği Erol Köse'nin seçim haberleri ve fotoğraflarıyla süslemiş. “Ben seni çok seviyorum Erolcuğum, başarılarınla da övünüyorum, başkanlığın göğsümü kabartıyor ama biliyorsun ben sabah akşam içerim, işe sarhoş gelirim, sana laf getiririm beni bu işten affet, ne olur,” diyor. Başkan’ın dili tutuluyor, sözleri boğazında düğümleniyor, “şu yoksul adamdaki soyluluğa bak azizim," diyor,  işe girmek için herkesin birbirini neredeyse boğazladığı bir devirde sırf arkadaşı mahcup olur diye sadece yiyeceği ekmeği değil geleceğinin garantisi emekliliği de elinin tersiyle itiyor. Şapka çıkardım Arap Nuri’ye” 
Bir de aşk kırılganlığı var Arap Nuri’nin anlatısı sürüp giden. Çarşıbaşı’nda bir dernekte sekreterlik yapan bir kıza sevdalanmış, her sabah kızın işe gelişini bekliyor karşı sokağın köşesinde, kızın bundan haberi yok ama kazara o köşeye doğru bir dönecek olsa güzel yüzünü, Arap Nuri kendisine baktığına yoruyor, sevinçten deliye dönüyor, dünyalar onun oluyor. Ah matizim diyor. Dengesiz ve imkânsız bir aşk, platonik. Olacak gibi değil vermezler o kızı. Çaresiz başını önüne eğmiş, kadersizliğine isyan etmiş, aşkla avunamayınca kendini içkiye vermiş, karasevdadan melankolik olmuş, “kader kime şikayet edeyim seni, bilemem” şarkısını dilinden düşürmez olmuş.  Öyle derler ki sabahları dahi şarap tasına ekmek doğrayıp yediğini görenler olmuş. Bir de o ünlü "yağmur yağmadan kar yağar" sözünü diline pelesenk etmiş, "Vallahi her karşılaştığımızda söylerdi" diyor Rüştü Uygur, "ne demek isterdiyse?" .

Şairin de (Franz Grilparzer’in) yaşamında böyle kadersiz bir aşk hikayesi var. Ömrünün son yirmi iki yılını geçirdiği kadınla ne evleniyor ne sevgili oluyor, aynen Arap Nuri gibi ‘kendini öldürmeye kadar sürükleyen derin umutsuzluk içinde kıvranıp durmuş, Yoksul Çalgıcı da aslında yazarının hikayesiymiş  nasıl ki Genç Werther’in Acıları, Goethe’nin acılarıysa.

Tıpatıp benzer bir sahne: Arap Nuri bir Cuma günü Ağva’ya gidiyor – Cuma Ağva’nın pazarıdır, kalabalık olur- sokak çalgıcılığına, iskeleden Fener’e giden yol üzerinde bir taşa oturuyor, şapkasını önüne ters koyup cümbüşü tıngırdatıyor, tabii ki “kader kime şikayet edeyim seni bilemem”i çalıyor. Umursamaz kalabalık içinden sadece bir kişi, fört şapkalı ve siyah pardesülü bir beyefendi epeyi büyük bir para atıyor şapkaya, kağıt para! Aynı adam  Nuri’nin kulağına eğilip sert bir yüzle “bu şarkıyı buralarda bir daha çalma” diyor. Parayı alıyor Arap Nuri, utanmıyor, neden utansın ki zaten para toplamak için çalıyor ama adamın buyurgan sözlerinden ürküyor, sesini çıkarmadan cümbüşünü kutusuna koyup şapkasını başına geçiriyor, ilk otobüsle Kandıra’ya dönüyor. Müzisyen Nurettin’in kahvesine geliyor, olayı olduğu gibi anlatıyor. “Neden böyle söyledi o fötr şapkalı adam bana Nurettin Abi?” diyor, “neden benim şarkımı çalmamı istemedi benden?” “Ne bileyim Arap” diyor Nurettin, “belki bestekarıdır  şarkının adam ve sen çok kötü çalmışsındır, oğlum!” “Belki” diyor Arap Nuri, boynunu büküyor. Ya da adam küllenmiş aşkının o şarkıyla bir daha kıvılcımlanmasını istemiyor, belki.

Yoksul Çalgıcı – Franz Grillparzer
Çevirenler: Basir Feyzioğlu, Şahap Sıtkı İlter
Cumhuriyet Dünya Klasikleri, Haziran 2000

*Plutarkhos: ( M.S 46 - 120?) Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı. Ayrıca orta dönem Platonculardandır. Ciltlerce eser yazmış olduğu belirtilmektedir. Lampria Katalogu adlı bir antik katalog listesinde 227 eseri olduğu bildirilmiştir. Elimize geçen eserleri Paralel Yaşamlar ve Moralia adlı iki toplanmış eserdir.
Kaynak : http://www.felsefe.gen.tr/mestrius_plutarchus_kimdir.asp