Üç yıl önce kiraz çiçeklerinin açtığı mevsimde gittiğim Japonya bana bir yanda modern yolları, hızlı tren istasyonları, dev binaları, teknoloji harikası dijital merkezleri diğer yanda sanki hiç dokunulmamış gibi duran çok uzun geçmişi gözler önüne seren bahçeleri, o bahçelerin içinde özgün mimarisiyle yine bambaşka bir dünyanın işaretiymiş gibi oturan evleri, ilk görende insan eli değmemiş izlenimi bırakan doğal güzellikleri, şehrin caddelerinde insanlar arasında dolaşan geyikleri, köşe başlarında, kapı önlerinde üstlerinde rengarenk kimonoları, ellerinde narin şemsiyeleri, yüzleri kalın beyaz pudralı davetkar geyşalarıyla, içlerindeki kalabalıkların meraklı gezginler mi inançlı müminler mi olduğu anlaşılmayan tapınaklarıyla bu dünyada ama bambaşka egzotik bir alem gibi görünmüştü. Şöyle diz yerine yukarıdan kalçadan çıkan adımlarıyla yürüyüşleri dahi değişik, ilginç gelmişti Japonların.
Japonya’ya 1968’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren Yasunari
Kavabata’nın Karlar Ülkesi de gerçek ile gerçeküstü arasında gidip gelerek
okurun başını döndürüyor. Konusu basit, kişi sayısı az, ama aktarmalı çevirisine (Japonca aslından
direkt değil İngilizce baskısından çevrilmiş) rağmen şiirselliği derinden
hissettiren anlatımı ve sıradanmış gibi gözüken ama Uzak-Doğu’nun dış alemini
peysaj peysaj yansıtan iç alemini ise yer yer insanın içini ürperten, yer yer kıskandıran
özverili ve duygulu sahneleriyle insanı büyüleyici bir eser Karlar Ülkesi.
Karşılıklı konuşma, diyalog yöntemi de çok sık kullanılmış. Bu yöntemle yazar
kendini aradan çekiyor, mümkün olduğunca anlatım dışına çıkıyor, okuyucu
kahramanların bakışıyla görmeye başlıyor olayları ve çevreyi. Ama anlatımda
şiirselliğin doruğa ulaştığı yerler yazarın betimlemeleri ve aktarımları… “Uzun tünelden çıkan tren karlar ülkesine
girdi. Yeryüzü gece göğünün altında
bembeyaz uzanıyordu.” Bu ilk cümledeki sanatlı söyleyiş roman boyunca
sürüyor.
Belirli bir mesleği olmayan Şimamura, - Batı sanatları, dans
ve bale arşivciği yaptığı ve bu konularda makaleler, eleştiriler yazdığı
belirtiliyor gerçi ileride bir yerlerde-
karısını Tokyo’da bırakıp kaplıcalar bölgesinde kısa süreli tatile
geliyor. Bu geliş gidişlerinde Komako adındaki geyşaya tutuluyor, aralarında
garip en azından bize garip gelen bir ilişki kuruluyor. Şimamura, Komako’da
şefkat ve muhabbet arıyor, kaplıca otelindeki diğer geyşa Yoko’ya ise
cinsellikle, şehvetle bakıyor. İki geyşa Şimamura sözkonusu olduğunda birbirlerini
kıskanıyorlar. Komako ile Yoko’nun Şimamura ile tanışmadan da ortak ilişkide
oldukları bir müzik öğretmeninin oğlu Yukio var. Yukio hasta ve ona Yoko
bakıyor, Komako’nun da eski sözlüsü olan Yükio’nun tedavi giderlerini
karşılamak için geyşa olduğu söyleniyor. (İki kadının da fedakârlıklarına bakar
mısınız?) Hasta Yukio ölüyor. Komako çok içiyor, müşterileriyle içiyor. Körkütük
Şimamura’sına geliyor “Bu günlerde biri öldürülecek” diyor. (İçim cız etti,
genç ve güzel Yoko’ya yazık olacak diye geçirdim içimden.) Şimamura, kar ile
ağartılan Çiçimi keteninin dokunduğu köyleri geziyor, incelemelerde bulunuyor.
Bu sahneler ve kar kaplı alanları süsleyen sedir ağaçları Kavabata’nın
kaleminden okurun gözüne renkli kartpostal slaytı gibi yansıtılıyor. Şimamura, artık
evine dönecek, Komako onun gitmemesini istiyor, Yoko kendisini de götürmesini.
Veda vakti gelip istasyona gitmek üzereyken sinema olarak kullanılan eski pamuk
deposunda yangın çıkıyor. (Belki aşırı yorum olacak ama sinema motifiyle
gösterilen modernliğin sosyal hayatı yakıp kül ettiğini mi anlatıyor acaba?
Yahut, o anda gösterilen filmi toplum için uygun bulmayan birileri depoyu
kundaklamış olmasın.) Yangında Yoko ölüyor. Roman bir anda bitiyor. Roman karla,
soğukla başlıyor; yangınla, ateşle, külle bitiyor. Bu biçimsel tezatlığın
içinde kadın –erkek, ruh -beden, iyilik – kötülük, gelenek- modernlik, karanlık- aydınlık,
tünel ve gökyüzü, Dünya- Samanyolu (Çeviri yanlışlığı olabilir, Samanyolu yerine
Evren sözcüğü daha iyi sanki. Bir başka çeviri yanlışlığı olduğunu düşündüğüm
sözcükler ise erkek kahramanın, kendine hizmet etmekten başka uğraşı
olmayan bayana, Komako'ya ikide bir “aptal olma, budala olma” diye hiç de edebi olmayan hitabı.
Aktarmalı çeviride Japonlara özgü, bir bayana hitap şekli uçmuş gitmiş gibi.), hatta Doğu-Batı
gibi zıtlıkları, ikilikleri arayan göz rahatlıkla bulabilir. Toplumu, sosyal
yapıyı dönüştürmeyi dert edinmiş Kawabata, kahramanına Fransız edebiyatından
çeviriler yaptırıyor, geleneksel geyşalık yerine Rus balesini öneriyor. Kar ile
geyşaların yüzlerine sürdükleri kalın pudra arasında da işlevsellik yakalamış; kar dünyayı örtüyor, pudra geyşanın, insanlığın içini, acılarını. Kar
ile yalnızlığı ve üşümeyi duyumsuyoruz, yangın ile kalabalıklaşmayı ve yok
olmayı. 12 yılda yazmış bu romanı Kawabata. Neden bu kadar uzun sürmüş. Bir taşını yanlış koymaktan ürktüğü mozaik desen gibi yavaş ve özenle işlemiş eserini, ondan. 1935-47 Büyük Savaş yılları...yaşadığın anı şiirleştirmek kolay değil.Atom bombalarıyla yerle bir ettiler Japonya'yı... onu yeniden kökleri üzerinde yeşerten biraz da canlarını feda eden Kawabata, Mişima gibi büyük sanatçılarıdır.(Mişima, 1970'te seppuku, harakiri, Kavabata 1973'te havagazı ile intihar ettiler.)
Romanda kahramanların iyilik yarışı başkaları için bir
şeyler yapabilme uğraşı sanki Japonlara özgü bir davranışmış gibi… Böyle bir
iyilikle ben de karşılaştım: İnternetten adresini bulduğum Osaka Satranç Kulübü'nü arıyorum merkez semtlerinden Namba’da akşamüzeri ama bir türlü bulamadım, hava
iyice karardı, eski fotoğrafları yenileyen bir atölyeye benzeyen dükkanın açık
kapısından girdim, işaret diliyle meramımı anlattım. Sıcak bir ilgi ile
bilgisayarından baktı, gösterdi, bulunduğumuz yere göre kroki çizdi beni
gönderdi orta yaşlardaki fotoğraf sanatçısı. Çok uzak değil üç dört sokak
ileride beş yüz altı yüz metre uzaklıkta bir yere yönlendirildim. Gittim ama
adresi yine bulamadım Osaka Ches Clup levhasını göremedim. Çaresiz, umudumu
kestim aynı yolu geriye yürüyorum kaybolmamak için. Tam o fotoğrafçının alt
sokağında, karanlıkta uzaktan gördü beni yardımsever sanatçı, halimden anladı
bulamadığımı, nereye gidiyordu bilmiyorum, işini gücünü bıraktı beni yeniden
satranç kulübünün olması gereken adrese, mutlaka orada olmalı kararlılığıyla
götürdü. Aradığımız adres bir otopark çıktı. Aracını park eden çevre
sakinlerinden bir adamla konuştu arkadaşım: meğer satranççılar Pazar günleri bu
otoparkta toplanıyorlarmış, yakınlarda bir kafeteryada iddialı oynuyorlarmış.
Günlerden cumaydı ve pazar günü bir daha gelemeyecektim. Arigato ey fotoğrafçı
arkadaş arigato gozaimasu, çok teşekkür, zahmet oldu.
Baştan sona şiirli bir anlatım içinde yer yer gerçeküstü
ortamlarda geziniyoruz. Yasunari
Kawabata, yakın arkadaşı Yukio Mişima ile modern Japon edebiyatının kurucularından
öncülerinden sayılıyor. Bu romanda da metnin geleneksel Japon şiiriyle
temellendirildiği öne sürülebilir, zaten Batı romanından da bu özelliğiyle
ayrılıyor. Bizim edebiyatımızdaki
mesnevilere benziyor. En çok da Galip’in Hüsn ü Aşk’ına. Galip’in şu, Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna
sığmaz asumanın (Can güneşinin, aşk ateşinin öyle
bir yalımı, ışını var ki bu dünyaya, atmosfere sığmaz, galaksileri, bütün
evreni dolaşır) beyti de romanın son sayfalarındaki Samanyolu metaforunu
açıklayan anahtar gibidir.
Az söz ile çok şey anlatmış Kavabata ve içli sözcüklerle
tablolar çizmiş. Bu roman bu nedenle sevilir.
Hele, Kavabata’nın nerede yazdığını araştırmadığım şu sözü
bütün romanlarının okuma gözlüğü gibi hep göz önünde tutulmalıdır: “Karın güzelliğini gördüğümüzde, dolunayın
güzelliğini gördüğümüzde, kiraz çiçeklerinin güzelliğini gördüğümüzde kısacası
dört mevsimi yüzümüzde ilk hissettiğimizde ve güzelliği ile uyandırıldığımızda
en çok yakınlarımızı düşünürüz ve aldığımız keyfi bizimle paylaşmalarını
isteriz.”
Şu cümleler romandan:
“Akan manzaranın zamanın geçişinin simgesi olup olmadığını düşündü.”
(s.14)
“Avare bir yaşam süren
Şimamura kendine karşı dürüstlüğünü
kaybetme eğiliminde olduğunu fark
ederek yeniden kazanmak için sık sık dağlarda tek başına yürüyüşe çıkmıştı.”
(s.15)
“Bu karlar ülkesinde doğmuştu ama Tokyo’da geyşa olması için
bir sözleşme imzalamıştı. Çok geçmeden onun adına borçlarını ödeyen ve dans
öğretmeni olmasını isteyen bir hami bulmuştu.” (S.17)
Kadın heyecanla konuşuyordu, sanki onu dinleyecek birinin
özlemini çekmişti ve artık yüreğinde zevke de yer olan bir kadın olduğunu açığa
vuran bir rahatlama ve teslimiyet gösteriyordu.” (S.18)
“Kimse bir geyşaya yapmak istemediği bir şeyi
zorlayamaz.”(S.18)
“Gerçek bir işi olmayan Şimamura’nın kendine ve işine
giderken bile zaman zaman Batı dansına dair yaptığı tanımların ve yazınsal
dünyanın sınırına getirdiği gerçeğinden haz aldığı da doğruydu.” (s.21)
“Yoko’nun sesi damıtılmış aşkın yankısı gibi onlara geri
gelmişti.” (S.86)
“Şimamura, Valery ve Alain’den, Rus balesinin altın çağı
üzerine yazılmış Fransız tezlerinden çeviriler yapıyordu.” (S.93)
“Şimamura merdiveni karanlıkta çıktı. Arkasına dönüp bakınca
uyuyan sade yüzlerin ardındaki şekerci dükkanını gördü.” (S.102)
“Gece yuvasının dışında dolaşan bir dişi tilki kadar
yalnızsın değil mi?” (s.103)
“Eskiler ayrıca soğuğun bir ürünü olan kumaşın (karda
ağartılan Çiçimi) en sıcak havada bile tende serin durmasının ışık ve karanlık
ilkesinin bir oyunu olduğunu söylerlermiş. Şimamura’ya bu kadar bağlanmış olan
Komako da özünde serin göründüğü için olağanüstü yoğun sıcaklığı insanın ta
içine işliyordu.” (s.110)
“Şimamura aslında biri uzak biri yakın iki esintinin sesini
duyabiliyordu. Uzak olanın hemen gerisinde bir çıngırağın belli belirsiz sesini
duyabiliyordu. Kulağını çaydanlığa dayayıp dinledi. Uzakta, çıngırağın sesiyle
aynı anda adım atan Komako’yu gördü birden.” (S.111)
“Şimamura gökyüzüne baktı ve Samanyolu’nun içinde yüzdüğünü
hissetti. Işık seli o kadar yakındı ki sanki Şimamura’yı içine çekiyordu.
(S.117)
“Tavşanlar ve sülünler fırtınadan kaçmak için evlere
sığınırlar.” (s.121)
"Şimamura'nın başı arkaya düştü ve Samanyolu uğuldayarak içine aktı." (s.125)
"Şimamura'nın başı arkaya düştü ve Samanyolu uğuldayarak içine aktı." (s.125)


