22 Mart 2020 Pazar

BÜYÜK YAZARLARIN İLK ROMANLARI 1 Johann Wolfgang von GOETHE/ GENÇ WERTHER'İN ACILARI



MUSTAFA YILDIZ 


“Her dokunduğun şeye niye bu kadar bağlanıyorsun?”










Johann Wolfgang von  Goethe (1749 – 1832) Büyük Alman şair ve yazarı, doğa bilimcisi ve siyasetçi.  Alman edebiyatının temel taşıdır Goethe. Ondan önce ve sonra dünya çapında birçok edebiyatçı yetiştirmesine rağmen Goethe’yi çıkarsak geriye ne kalır o koskoca Alman edebiyatından? Hiç…
Genç Werther’in Acılarını yazdığında Goethe 25 yaşındaymış, öncesinde bir dram yayımlamış ama o başarısız olduğundan o kadar bilinen bir eser değil.
Sadece iki haftada yazıldığı söylenen Genç Werther’in Acıları ise Goethe adını bir anda yalnız Almanya’ya değil bütün Avrupa’ya ve dünyaya yaymış. Halen  bütün dillerde en çok okunan ve tartışılan, eleştirilen romanlar arasında yer almasının nedeni nedir? En başta dili, şairane anlatımı sarıyor okuru. Birçok eleştirmene göre “henüz ustalık aşamasına ulaşmış bir Goethe kompozisyonu olarak görülmese” de yazıldığı dönemin şartları göz önüne alındığında çok başarılı kurgusu, yasak ve imkânsız bir aşkı işlemesi “hemen her sınıftan okuru kendine çekmiş, din, dünya görüşü ve sosyal politikaya eğilerek büyük kargaşaya neden olmuştur.“  
Roman mektup biçiminde yazılmıştır ama bu mektuplar tek taraflı mektuplardır;  kahramanın (Werther’in) kaleminden kafasını dinlemek için geldiği ve olayların geçtiği kasabadan, Walheim’dan,  geldiği şehirdeki arkadaşına, Wilhelm’e yazılmaktadır. Ne Wilhelm hakkında bilgi ne de Wilhelm’in yazdığı mektup vardır romanda. Werther, yakın arkadaşına yazdığı mektuplarla burada karşılaştığı başkasıyla nişanlı ve kardeşlerine bir anne gibi bakan Lotte’ye olan aşkını anlatır, içini döker.
Werther, mutsuz, yalnız, melankolik bir gençtir, büyük şehir yaşamının insanı kısıtlayan kurallarından kaçıp doğada bir çocuk gibi özgür ve sakin yaşamayı seçer, ancak resim yapmak –sanatçı ruh asidir ne de olsa-  niyetiyle geldiği Walheim’de gönlünü Albert’le nişanlı Lotte’ye kaptırır. Her ne kadar pek de karşılıksız  denemeyecek ilişkide Werher’in coşkun duygusallığı karşısında Lotte akılcı ve gerçekçidir. Evlenmesine rağmen aradan çekilmeyen Werther'den kendisinden uzaklaşmasını ister. Bu istek genç adamı karanlık bir uçuruma sürükler. Romandaki temel çatışma budur: Duygusallık akılcılık karşısında kendini itlaf eder.
Romanın sonunda mektup mu günlük mü olduğu belli olmayan metinlerde muhatap Lotte’dir.  Romanın başında bir kere ve ikinci bölümde sıkça başka bir anlatıcı görülür. Mektuplardaki 1. ve 2. tekil kişi kipi anlatıcının yerini bu bölümlerde mektupları derleyen anlatıcı yani 3. tekil kişi kipi alır. Bu da okuru kah seller gibi coşkun bir akıcılıkla sürükler kah dingin ve serin bir göl durgunluğuna oturtur.
Baştaki kısa metin şudur:
"Zavallı Werther'in hikâyesi hakkında bulabildiğim her şeyi itinayla bir araya getirdim ve işte önünüze koyuyorum ve biliyorum bunun için bana teşekkür edeceksiniz.
  Sizler onun yüreğine ve karakterine hayranlığınızı esirgemeyecek, yazgısı karşısında da gözyaşlarınızı tutamayacaksınız.
   Ve sen ey güzel gönül, onunla aynı tutkuları hisseden sen, teselli bul onun acılarında ve ister bahtsız ister hatalı olduğundan kalmadıysa yanında hiç kimse, izin ver de dostun olsun bu kitapçık."
Goethe’nin hayatında da bu romanı yazmadan aynen romandakine benzer biçimde evli bir bayana âşık olduğu, kendisi intihar etmemek için kahramanına kıydığı ileri sürülür. Öte yandan Goethe’nin yakın bir arkadaşının da yasak aşk yüzünden intihar ettiğini ve Werther’in intiharı sahnesini o arkadaşının yaşantısından aldığını bizzat Goethe ifade etmiştir.
Etkisi yüzlerce yıl süren kaç eser vardır ki Dünya’da? Goethe, “romanın etkisi büyük hatta muazzam ve doğru zamana denk geldiği için de fevkalade olmuştur” demiş. “Doğru zaman”  ile herhalde Fransız devrimi öncesinde Avrupa’da görülen Fırtına ve Coşku dönemini kastediyor, dahi yazar. (Fırtına ve Coşku  Dönemi, Deha Çağı olarak da bilinen 1767 – 1785 yıllarında Avrupa’da özellikle genç yazarların öncülük ettiği Aydınlanma Çağı edebiyat akımıdır. Adını Alman Şair Klinger’in Fırtına ve Coşku adlı dramasından almıştır.) Bu doğru dönem belki de Aydınlanma Çağı'dır. Birçok eleştirmen de Genç Werther’in Acıları’nı Fransız Devrimi’nin ideolojik hazırlıklarının doruklarından biri sayar, bireyi ve bireysel özgürlüğü öne çıkardığı için.
Romanda bir yandan ev, aile arkadaşlık ilişkileri, köylüler, hizmetçiler günlük yaşamdan sahneler basit bir dille anlatılırken diğer yandan Werther’in aşk hummaları, coşku ve öfkeleri , sıkıntıları, duygu ve düşünce dorukları  yüksek ve derin bir söyleyişle aktarılıyor. Werher, her ne kadar “uçlarda yaşayan, saplantılı bir tip” olarak işlenmişse de hukuk tahsili yapan bir genç adam portresi altında resim yapmaktan hoşlanan entelektüel eğilim göze çarpar. Birkaç yerde Aydınlanma Çağı felsefecilerinden Jean Jacques  Rousseau’dan söz eder. Lotte’ye uzun uzun İskoç şair James Macpherson’un yazdığı Ossian destanından pasajlar okur, kendini vurduğu odadadaki masasında da Alman yazar Gotthold Epraim Lessing’in yazdığı burjuva trajedisi Emilia Galotti sayfaları açık durmaktadır.  Romanın son bildirisinin yani intihar sahnesinin, kısa, nesnel ve sert olup Beethoven’in Kader Senfonisi’ndeki son vuruşları andırdığı ileri sürülmüştür. O yıllarda, ana karakterin sevgilisinin elinden aldığı silahla intihar etmesi okuru öylesine etkiliyor ki romanın yazıldığı dönemden yüz yıl sonrasına yayılan zaman diliminde Avrupa’da intihar furyası görülüyor. Bu intiharların önüne geçmek için eserin basımı ve dağıtımı birkaç kez yasaklanmış; Kilise, romanı şeytanın tuzağı olarak nitelemiştir. Yaşlılık yıllarında Goethe, kahramanının  intihar hakkını, kurallara ve dogmalara başkaldırı olarak savunmuştur. Werther’in  intihar ettiği sırada üzerinde bulunan mavi ceket ve sarı pantolon da sonraki yıllarda  moda akımı olarak görülmüş, gençler aynen Werther gibi giyinmişlerdir. Genç Werther’in Acıları sadece Alman gençliği için değil düşünen, duygularıyla ve vicadanıyla yaşayan bütün Dünya gençliği için bir kader manifestosudur.
Goethe, bu ilk romanıyla kendinden sonraki edebiyat dünyasını öylesine etkilemiştir ki Genç Werther’in Neşeleri adlı karşı tezli bir roman bile yazılmış, Nobel Ödüllü Alman yazar Thomas Mann (1875 – 1955) 1939’da Lotte Weimar’da  adlı roman yazmıştır. Ulrich Piezendorf tarafından 1972’de Genç Werther’in Yeni Acıları, Jürgen Eich ise 2007’de Genç Werther’in En Yeni Acıları adlı dramlar yazmışlardır.  F. Nietzsche 1878’de “Goethe Alman tarihinde sonu olmayan bir olaydır” saptamasını yapmış, Weimar Hükümeti (1913 -1933) Goethe’yi yeni Almanya’nın manevi temeli olarak kabul etmiştir. Bugün Alman kültürünü ve Almanca’yı dünyaya tanıtmak için görev yapan ve hemen her ülkede örgütlenen kurumun adı Goethe Enstitüsü’dür.  Franz Kafka da Gothe’ye hayranlığını “ hayat üzerine söylenebilecek her şeyi söylemiş biri” sözleriyle belirtmiştir. Marksist eleştirmen Georg Lukacs’a göre Goethe, kendi döneminin yaşamını bütün çatışmalarıyla bu aşk trajedisinde yoğunlaştırdığı için Genç Werher’in Acıları, Dünya edebiyatının en büyük aşk romanlarından birisidir.” Ben de bu  acıklı romanı iyi ki gençlik yıllarımda okumamışım diye teselli buluyorum.
Romandan seçtiğim cümleler:
“Sevgili dostum insan yüreği ne anlaşılmaz!”
“Büyük tutkular umutsuz birer hastalıktır.”
“Acının insanlarla paylaşıldığı takdirde azalacağı konusunda kuşkusuz haklısın, keşke insanlar – niçin böyle olduklarını Tanrı bilir- geçip giden, şimdiyi yaşamak yerine geçmişte kalan bir sıkıntının hatıralarını anımsamak için hayal gücünü bu kadar zorlamasalar.” (s.4)
“ Her ağaç, her çalılık, çiçeklerden bir demet sanki. Güzel kokular deryasında oradan oraya süzülebilmek ve bütün yiyecekleri içlerinde bulabilmek için insanın mayısböceği olası geliyor.” (S.4)
“Saygı görmek adına alt taba insanlarından kendini uzak tutmak gerektiğine inanan kişi yenilgiden korktuğu için düşmandan saklanan bir korkak kadar eleştiriyi hak eder.” (S.7)
“Sonsuz olan yalnızca doğanın zenginliği ve büyük sanatçıyı yalnızca o yetiştiriyor.” (s.11)
“Sevmek insanca bir şey ancak insanca sevmeyi bilmek lazım! Zamanını böl, bir kısmını çalışmaya ayır, boş zamanını da sevgiline.”( S.11)
“Deha seli niçin bu kadar ender akar sular niçin bu kadar ender kabarır ve şaşkın ruhunuzu sarsar?  Aşk olmasa hayatın ne anlamı olur? Mutluysak nedeni hayalet gölgeler değil mi? (s.36)
“Gerçi bütün işler değersiz, başkaları istiyor diye kendi tutkusunu, kendi gereksinimini dikkate almadan para, onur ve başka şeyler uğruna kendini yiyip bitiren insan her zaman budalanın biridir.”(s.38)
“Karşısındakine açılabilen büyük bir insanı görmek kadar dünyada gerçek ve içten bir mutluluk yok.” (S.60)
“İnsanlar her şeyi hem kendiler hem de başkaları için zorlaştırıyorlar… Bir dağı aşmak zorunda olan bir seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi, elbette dağ olmasa yol çok daha rahat ve kısa olur ama sonuçta dağ orada ve aşılması gerekiyor.” (s.61)
“Üzerinde zevkle yaşamak için insanın sadece biraz toprak parçasına, altında huzurla yatmak için de bundan daha azına ihtiyacı var.” (s.73)
“Evet yalnızca bir gezgin, yeryüzünde bir yolcuyum ben! Ya sizler, daha önemli şeylerle mi meşgulsünüz.?” (s.75)
“Hayal gücü, Tanrı’nın insana vermiş olduğu büyük bir armağan.” (s.79)
“Dinin bazı güçsüzler için bir dayanak, bazı susamışlar için serinletici bir içecek demek olduğunu biliyorum. Ulu Tanrım, ya akılları başlarında değilken ya da akıllarını kaybettikten sonra mı mutlu olmaktır, insanların yazgısı. ” (.91)
“İnsan, övgüler düzülen yarı tanrıdan başka nedir ki?” (s.93)
“Bu arzuyu sizin için bu kadar cazip kılan şey, bana sahip olmanızın olanaksızlığıdır.” (s.103)
“Safkan atların bir türünden bahsederler: aşırı koşturulmaktan korkunç kızışan atlar ferahlamak için içgüdüsel olarak bir damarlarını ısırırlarmış. Sık sık ben de kendimi böyle hissediyorum, beni sonsuz özgürlüğe koşturacak bir damarımı kessem diyorum.”  (S.111)
“Zavallı yaratık, mesut olamayışının kusurunu başkalarına yüklüyorsun! Kederinin, yıkılan
kalbinde, bozulan beyninde olduğunu bir türlü anlamıyorsun. Dünyanın bütün kralları bir araya gelseler seni kurtaramazlar.”

“Tanrının bize her gün sunduğu şeylerin tadını çıkaracak kadar kalbimizin kapıları açık olursa başımıza gelecek kötü şeylere katlanacak gücümüz olur.”
“Yeryüzünde bir değeri olan çok az şey karşısında duygusuz ve duyarsız insanların bulunması Wilhelm beni çileden çıkarıyor.”
“O kadar çok şeye sahibim ama ona karşı duygularım hepsini yutuyor; o kadar çok şeye sahibim ama onsuz hepsi bir hiç.”



3 Eylül 2018 Pazartesi

KURT İNSANOĞLU İLE KARŞILAŞINCA NE YAPAR? SULTANMURAT /Cengiz AYTMATOV



Yıllar önce üzerinde Cemile-Sultanmurat/ Cengiz Aytmatov yazan bir kitap almıştım. Baştaki Cemile’den değil de kitabın yarısından başlamıştım okumaya, Sultanmurat’ı okumaya. Kitaplığıma baktım, bulamadım o kitabı. Aynı yayınevi Ötüken Neşriyat bu sefer iki öyküyü ayrı kitaplar halinde basmış. Daha iyi de olmuş. Zaman ve yer hatta konu (savaş)benzer olsa da okuyucuya verdikleri mesaj bakımından farklı romanlar bunlar.                                                                                                                 Öyle görkemli adına bakıp da tarihi roman olduğunu sanmayın. Sultanmurat, Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengizaytmatov’un çocukluk anılarından damıttığı kısa bir roman, uzun bir hikaye, novella. Yine acımasız II. Dünya Savaşı yılları. Kırgızistan’ın çok soğuk bir köy okulunda gözü kapıda askerdeki biricik oğlundan mektup getirecek mi diye postacıyı bekleyen öğretmen İnkamay Abla, çocuklara sıcak, tropikal iklimlerden bir ülkeyi, Seylan adasını anlatmaktadır. Sınıfın görece kuytu bir yerinde oturan Sultanmurat, öğretmenin isteği üzerine daha fazla üşümesin diye cam kenarında oturan güzel   Mirzagül’le yer değiştirir, onun yerine üşür. Sınıf, okul, köy, dağlar, rüzgar, fırtına, soğuk… Aytmatov ustanın elinde kalem değil de fırça var sanki okura resim çiziyor, oradasınız, görüyorsunuz, ayrıntılı olarak anlattığı yerleri. Oğlan kız için fedakarlık yaptı diye zannedeceksiniz ki Leyla ile Mecnun misali –çünkü onların aşkı da okul sıralarında başlar- derin bir aşk öyküsü okuyacağız büyük ustadan, Cemile’de olduğu gibi. Hayır, savaş bölgesinden çok uzakta olmasına rağmen savaşın acımasızlığına karşı ayakta durmaya çalışan zavallı köylülerin mücadelesi. Köyde kim kalmış ki zaten babalar savaşta, çocuklar ve kadınlar… tarlaları ekecek kimse kalmamış, tarlalar ekilmezse açlık baş gösterecek, cephedeki askerlere ekmek gitmeyecek, yenilecekler…Kolhoz başkanı Tinaliev, okula gelir ve tarlaları sürecek, atları güdecek iri yapılı, boylu boslu, derslerinde başarılı –dersleri iyi olanlar sonradan okula döndüklerinde arayı hızla kapatır gerekçesiyle- beş öğrenciyi seçer. Bu beş çocuğun vatan savunması için nasıl dayanışma içinde çalıştıkları öne çıkıyor Aytmatov’un bu hikayesinde. Bu yönüyle de Nobel ödüllü İngiliz yazar William Golding’in tanınmış romanı Sineklerin Tanrısı’nı akla getiriyor. Sultanmurat’ın liderliğinde Anatay, Erkinbek, Ergeş ve Kubatkul güdümlerine verilen dörder cılız eti besleyip adam ederler, köyden epeyi uzaklıktaki ekeneği sürmeye giderler. Ama işe koyulacakları sabahın gecesinde at hırsızlarının baskınına uğrarlar. Çocukların ellerini ayaklarını bağlayan haydutlar dört atı çalıp kaçarlar. Birbirleriyle dayanışarak iplerini çözen çocuklardan Sultan Murat babasının atı Çabdar’a atlayıp at hırsızlarının peşine düşer. Yetişir onlara ama haydutlar ateş edip güzel atı vururlar. Çaresiz Sultanmurat, alacakaranlıkta, yağız atı Çabdar’ın ölüsünün başında  ağlıyor. Tarlaları süremeyeceğine değil en çok savaş bitince kardeşi Hacımurat’la babalarını istasyonda karşılamaya o güzel atla artık gidemeyeceklerine ağlıyor. Biz her şey bitti diye vazgeçelim, oturup ağlayalım ama birileri hep bir şeyler karıştırır. Bir uluma, bir hışırtı duyuluyor karanlığın derinliğinden, bir kurt at etinin kokusunu almış yaklaşıyor. O da ne? Avının başında bir insanoğlu gören kurt ne yapacağını kestiremiyor.”Korkulurdu insandan.”
Baştan sona okuru merakta bırakan bir öykü Sultanmurat. Güzel Mirzagül, kardeşi Hacımurat’ın getirdiği mektubu okuyup Sultanmurat’ın aşkına karşılık verecek mi? Çocuklar atları yetiştirip tarlayı sürebilecek mi? Sultanmurat ile Anatay arasındaki çekişme nasıl bitecek? Savaş ne zaman bitecek?
Kitap beklenmedik bir anda bitiyor. İnsan bitmese diyor.
Küçük Hacımurat’ın da gülünçlükleri ayrı bir tat katıyor anlatıya. Her zaman olduğu gibi Sultanmurat'ta da destanlardan, gelenekten yararlanıyor Aytmatov. Konu geçişlerinde de bilinçakışı tekniğini başarıyla uyguluyor usta yazar. Öğretmen sınıfta Seylan’ı anlatırken Sultanmurat’ın gözünün önünden babasıyla gittikleri hayvanat bahçesi, panayır, güldüren aynalar vs. gelip geçiyor, Mirzagül hep aklında zaten.
Aytmatov, oğlu Askar’a adadığı bu kitabının başına bir Kırgız türküsünden nakarat, Eyyüp kitabından bir cümle, Eski Hint metinlerinden kısa bir şiir koymuş. 3. Tekil kişi kişi kipiyle akıcı bir anlatım, sade dil, kolay okutuyor Aytmatov. Kitabın başka adı da varmış: Erken Gelen Turnalar… Çocuklar, tarlayı sürme hazırlıklarını tamamlayınca gökte turnalar görüp seviniyorlar. Turnaların erken gelişi ürünün bol olacağının işaretiymiş.  Sürüsünün içinden ayrılan bir çift güvercini de  Mirzagül ile kendisine benzetiyor Sultanmurat. Bir de şiir koymuş altına:
Ben sonsuz mavilerde uçan gök güvercin
Sen de kanadın kanadımda uçan eşimsin
Daha büyük mutluluk yoktur dünyada
Sevdiğiyle yan yana hep yan yana uçmaktan.

Kitaptan seçtiklerim:
“Kötü okuyan kötü çalışır.” S.43
“Herkes öyle söyler, okumazsam gider çalışırım, der. Ama insan yalnız çalışmak için mi yaşar?”s.44
“Çünkü bir insanın büyüklüğü, değeri, yakınları tarafından en çok onu yitirdikleri zaman anlaşılır.” S.115
“Felaket acısı insanları küçültür.” S.115
“Gecenin karanlığı çok büyük bir kara ırmak gibi vuruyordu yüzlerine.” S.146


2 Eylül 2018 Pazar

CEMİLE / Cengiz AYTMATOV Mutluluğun Resminin Yapıldığını Yazıyor


Tablodaki Mutluluğun Ayak İzleri: CEMİLE / Cengiz AYTMATOV

Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov adını duyuran Cemile romanın başında okuru bir tablonun karşısına dikiyor. Anlatıcı kahraman Seyit, henüz hiçbir sergiye yollamadığını ve basit bulduğu için yakınlarına dahi göstermediğini belirttiği bu tabloyu aslında ressam olmak için yazıldığı Resim Akademisi’nin diploma ödevi olarak yaptığını anlatıyor. “Sade bir tablo, orada görünen topraklar gibi sade.” “Tablonun derinliğinde sonbaharın solgun görüntüsü var. Rüzgar uzaktaki sıradağların üzerinden hızlı hızlı kayan küçük alabulutları kovuyor. Ön planda koyu kızıl renkte bir pelin bozkırı ve bir de son yağmurlardan sonra kurumaya vakit bulamamış kapkara bir yol. Aşağıda kuru olan yan taraflarda kırık ama sık bodur ağaçlar görünüyor. Yağmurdan yumuşayan tekerlek izleri boyunca iki yolcunun ayak izleri uzayıp gidiyor. İzler uzaklaştıkça silikleşiyorlar. O iki yolcu ise bir adım daha atsalar çerçeveden dışarı çıkacaklar sanki…”(s.7)
Romanın üstkurmacası olarak işte bu tabloyu olay örgüsünün altına koyan Aytmatov, Nazım Hikmet’le tanışmış olabilir mi? Onun, Ressam Abidin Dino’ya “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” dediğini duymuş mudur?  Bilmiyorum ama Cemile romanını “Evet Usta? Mutluluğun resmi yapılabilir! Nasıl yapılacağını anlatayım,” demek için yazmış adeta. 
Tablodaki iki yolcu, romana adını veren Cemile ile birlikte kaçtığı Danyar. Onların böyle el ele istasyona – istasyona; yokluğa, yoksulluğa gidişlerini yazar, kitabın başka bir yerinde aşkın ve mutluluğun tablosu olarak adlandırıyor. “Onların resimlerini yapmak istiyordum. Onları bu mutlulukları içinde tam şu saatte oldukları gibi mutlu gösterecektim. Başarabilecek miydim.”
Romancının sadece olayı anlatmakla görevlendirdiği Seyit de anlatıcılıkla yetinmiyor, Danyar’ın yanında Danyar’a rakip olarak olayın içine giriyor, Cemileyi o daha çok seviyor. Belli ki Aytmatov, Cemile’yi Seyit’ten de ziyade seviyor. Romanın başarısını da bu bulaşan ve çoğalan sevgi sağlıyor, onlar sevdi diye Cemile’yi okur da seviyor.
Seyit’in anlattığı olay (olay örgüsü) şu: İkinci Dünya Savaşı yıllarında erkekler savaşa gittiklerinden köylerde çocuklar, kadınlar ve  yaşlılar kalmışlar. Ama cepheye erzak taşımak gerekiyor, kim yapacak bu işi. Henüz çocuk yaştaki Seyit ile başına buyruk, özgürlüğüne düşkün, özgüveni yüksek, uçarı bir kadın olan yengesi Cemile. Yanlarına bir de cepheden yaralı dönen kimsesiz Danyar katılıyor. Üçü köyden istasyona at arabasıyla çuval çuval erzak taşıyorlar. Bu taşımalar sırasında Cemile Danyar’a şakalar yapıyor, ona Seyit’le eziyetler ediyorlar, türkü söylemesini istiyor Cemile Danyar’dan. Yanık sesiyle vatan aşkını dile getiren türküler söylüyor Danyar. (Aytmatov, büyük aşkı müzikle kuruyor.) Cephedeki kocasından gelen mektuplarda Cemile’ye sadece selam var, o da en sonunda mektubun. Buna bozuluyor mu Cemile? Zaten, bir yarışmada geçtiği için Sadık, kaçırmış Cemile’yi, gönülsüz bir evlilik yani. İşte savaşın sonuna doğru, Sadık cepheden dönmeden, Cemile kaçıyor Danyar ile. Onların kaçışlarının tanığı Seyit, Cemile mutlu olsun diye kimseye söylemiyor gördüklerini.
Romanın en başarılı yönü elbette kurgusu, üstkurmaca olarak toy bir köy delikanlısının resim merakı ve gözünün önünden hiç gitmeyen ve sonunda tuvaline aktardığı mutluluk tablosu… Bu üstkurmacayı kurarken de Büyükusta’nın bir röportajında “Dünya edebiyatından hangi aşk hikayesini aşk sözcüğüyle aynı sınıfa koyardınız?” sorusuna verdiği cevapta “Tolstoy'un yazdığı her şeyi” diyerek örnek aldığı  Tolstoy’un Hacı Murat’ından esinlendiğini tahmin ediyorum.  İlgi kurmak zor ama Tolstoy da Hacı Murat’ı anlatmaya başlarken bir bozkır tablosu çiziyor, herhalde Cemile’de olduğu gibi sonbahar; bütün çiçekler, otlar boyunlarını bükmüşler, solmuşlar ama bir devedikeni dimdik ayakta, inatla direniyor, her türlü olumsuzluğa. İşte Tolstoy da romanında Rus işgaline karşı koyan Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in sağ kolu Hacı Murat’ı o deve dikenine benzetiyordu.
Cemile’yi Fransızca’ya çeviren şair Aragon, metinden çok etkilenmiş, dünyanın en güzel aşk hikayesi olarak Cemile’yi nitelemiş. Batı’da hacmi ve konusu (aşk) itibariyle romandan çok novella olarak adlandırılan bir biçime uyan Cemile’de yazar tasvirlerde ve karakterleri konuşturmada çok başarılı, yer yer folklorik motiflerle süslediği anlatımı okuru zayıf yerinden, merhamet ve masumiyet duygularından yakalıyor. Cephede yaralanmış Danyar’a yüklenilmesine acıyoruz, küçük bir çocuğun aşka bakışını ve aşık oluşunu safça ve masumane buluyoruz. Bu merhamet ve masumiyet duyguları içinde evli bir kadının her şeye tekme atıp aşığıyla kaçışına bile göz yumuyoruz. Başka bir yerde aşk konusunda şöyle demiş büyükusta Aytmatov: “Aşk, insana bahşedilmiş öyle bir ruh yüceliğidir ki ve öyle bir armağandır ki eğer aşk söz konusu ise onun karşısında insanların yasaları ve töreleri sessiz kalır.”
Romanda birçok kişi var yazarın belleğinden sayfalara dökülen: Evin erkekleri savaşa gönderildiği için idareyi ele alan anne, onbaşı Ozmat, Cemile'nin kocası Sadık'ın arkadaşı ama onun yokluğunda Cemile'yi taciz eden Osman vd. Ama yazarın kalın çizgilerle aklımızda kalmasını sağladığı üç kişi var sadece: Cemile, Danyar, Seyit.
Arka planda ise Kırgız köylülerinin  örfleri, gelenekleri, savaş yıllarının zorlukları,   bu zorluklar karşısında halkın dayanışma içinde yaşayışı çok başarılı biçimde anlatılıyor. Romanın anlatıcı kişisi Seyit ile yazarımız Cengiz Aytmatov'un yaşamları aynı zamanda örtüşüyor. Romanın yazarın anılarından oluştuğunun bir işareti sayılabilir. Yazar çocukluğunda tanık olduğu, duyduğu olayları yıllar sonra yazıya geçiriyor. Bu tür anı romanlarda otobiyografik unsurların yer alması kaçınılmaz. Anlatım birinci tekil kipiyle yapılmış ama anlatıcı başkahraman olmadığı için bu anlatıma tanık birinci kişi anlatımı demek daha uygun olur.  Son sayfada ise anlatıcı, bizde Müftüoğlu Ahmet Hikmet’in Çağlayanlar'daki üslubunu andırır cümlelerle,  kahramanlara, özellikle Cemile’ye ve okura adeta nutuk atıyor. Hitabet, lirizmi sarsıyor. 


Romanda altını çizdiğim yerler:
“Beni çok şaşırtan şey, bu türkülerin melodisindeki coşku, tutku ve yakıcılık idi. Buna nasıl bir ad vereceğimi bilemiyordu. Bugün de bilemiyorum. Bu yalnız bir ses miydi yoksa onun yüreğinden taşan daha önemli bir şey mi? Ya da dinleyeni böyle bir coşkuya düşüren, en gizli düşünceleri uyaran bir şey mi?”s.48
“Bu türküde kelimeler yok gibiydi, Kelimelere gerek kalmadan insanın engin ruhunu ardına kadar açan bir büyü, bir kudret vardı bu seste, bu ezgide.”s.48
“İlgisiz bir insan, aşık olmayan bir insan, sesi ne kadar güzel olursa olsun böyle şarkı böyle türkü söyleyemez.” S.49
“İnsan her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez…” s.51
“Aşk da bir ilham mıdır? Ressamın, şairin ilhamı gibi bir ilham mıdır?” s.59
“Ah boyalarım olsaydı da bu sabah güneşinin, karlı-morlu dağların, çiy kaplı yonca tarlasının, ark kenarında kendiliğinden çıkmış şu günebakanın resimlerini yapsaydım.” s.63
 “Hayat niçin bu kadar karmaşık, bu kadar anlaşılmaz?” s.69
“Sevgilim, kimsesiz sevgilim benim! Seni hiç kimselere kaptırmam! Uzun zamandan beri seviyorum seni… bilmediğim zamanlardan beri seni sevmiş, seni beklemişim ben..” s.71
“Şimşeklerin kızıl alevleri, dağların üzerinde bahar lalelerinden bir yangın çıkarmıştı sanki.” s. 71
“Bir sonbahar bozkırında yolda yürüyorlar. Önlerinde engin, aydınlık uzaklıklar…” s.79
“Tablomun kusursuz bir sanat eseri olmayışı umurumda değil. İnsan bir çırpıda büyük usta olamaz.” S.80
“Git Cemile git! Hiç pişman olma, sen mutluluğunu en sarp yollarda yürüyerek buldun.” S. 80

24 Haziran 2018 Pazar

YAŞAMAK ÜZERİNE ÇEŞİTLEME: GÜNÜ YAŞA /Saul BELLOW



ABD’li  yazar Saul Bellow, Türkiye’de fazla tanınmıyor. Edebiyatçı dostum Refik Algan’a adını söylediğimde “Ha… şu Boşlukta Sallanan Adam” dedi. O romanı daha bir bilinirmiş. Amerika’da çok tanınan, üç ayrı romanıyla ABD Ulusal Kitap Ödülü’nü üst üste üç kez kazanan yazar 1976 Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi ve daha birçok edebiyat ödülünün…  İsveç Akademisi Nobel Edebiyat  Ödülü’nün gerekçesini açıklarken “derin bir insanlık kavrayışıyla çağdaş kültürün incelikli bir çözümlemesini eserlerinde birleştirmesi”ne dikkat çekmiş ve Günü Yaşa romanını Bellow’un diğer romanlarından ayrı tutmuş, gerekçeye uygunluğuna vurgu yapmış. 1915 Kanada doğumlu yazar 2005’te Şikago’da ölmüş.Ölümü nedeniyle Hürriyet'ta çıkan haberde, "II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde ortaya çıkan ve aralarında Bernard Malamud, Philip Roth gibi isimlerin olduğu Yahudi yazarlar kuşağının en tanınan üyesi" olarak  tanıtılan Bellow, - bu arada Bellow, İngilizce'de feryat demekmiş- Günü Yaşa adlı romanında vahşi kapitalist sitem içinde insanın nasıl ezildiğini anlatıyor. 
Eski artist, eşinden boşanmış iki çocuk babası Wilhelm – artist olunca adını Thomas olarak değiştirmiş- artık yolun sonuna gelmiş, beş parasız kalmış, henüz kırklı yaşlarında ama parası olan doksanlık doktor babasından ve yoluna zor yürüyen ihtiyar borsacıdan daha bitkin görünüyor, çünkü ümidi kalmamış. Her şeyin para ile ölçüldüğü bir dünyada, aslında insan ilişkilerinin insanla ilgili hiçbir yanı kalmıyor, tamamen hayvanileşiyor her şey. Borsada oynayan bir doktor, eski artist Wilhelm’in elindeki son bin dolarını da çarpıyor onu dımdızlak bırakıyor. Bir yandan da ayrı yaşadığı karısı sömürüyor Wilhelm’i, adam ne boşanabiliyor kadından ne de kadın bir işe girip para kazanıyor, iri kıyım gövdesinin zıddına hayatın acımazsızlığı karşısında iki büklüm ezilen zavallıya yüklendikçe yükleniyor. Wilhelm’in ayda en az on beş bin dolar kazanması gerekiyor ama karşısına çıkan herkes ona hiç acımıyor, düşerken bir tekme daha atıyorlar. Yeni bir hayat kurmak için tanıştığı Olive ile olan ilişkisi de hayata tutunmak için yeterli olmuyor kahramanımıza çünkü yaşadığı ortamda parasız kalan kişi hiçbir şeydir. En son sığındığı babası, merhametsizce yüz çeviriyor zavallıdan. “Sana” diyor “bir kere para verirsem, sonu gelmez,  iliklerime kadar sömürürsününüz kardeşinizle ikiniz beni, defolun gidin başımdan.” Karısı acele telefon etsin diye otelin resepsiyonuna not bırakmış, o yine iyi niyetle belki de içi çocuklarıyla ilgili acıklı bir haberdir korkusuyla dolu, sarılıyor telefona, meğer kadın her zamanki gibi para istiyor yine. Son parası olan elindeki yüklü miktarda bozuklukları telefon kulübesinde bırakışı çok dramatik bir sahneydi. Bir de romanın final sahnesi: kendisini çarpıp kaçan adamı sokakta gördüğü herkese benzeten ve her gördüğüne o borsacı uyanık doktorun adı, “Tamkin” diye seslenen Wilhelm, savrulduğu cenaze kalabalığının ortasında ölünün yüzünü görünce hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Herkes, ölünün kardeşi olduğunu sanıyor ama ölüye renk ve boy olarak hiç benzemeyen bu iri kıyım sarı adam kendisinin ölüden bile kötürüm olduğuna inandığından ağlıyor. Ne kadar da Dostoyevski etkisinde yazılmış bir final. 
Yıllar önce, -sanki önceki yaşamımdaymış gibi şimdi- Gebze’de bankada çalışırken –yaşıyorsa kulakları çınlasın- polis emeklisi güvenlik görevlimiz Celal Bey’in ne münasebetle söylediğini şimdi unuttuğum “Bir babanın en zor anı, büyütüp de kendisine bakmasını, bir yuva kurmasını beklediği çocuğunun eli ekmek tutacakken, aylaklığa düşüp babasına el açmasıdır, bir baba her şeye katlanır da buna katlanmakta zorlanır” anlamındaki sözleri bu romanın ana teması değilse bile yardımcı temalardan biri olarak belleğimden sökün edip buraya düştü işte.
Bellov’un her cümlesi bilge bir ustanın ağzından çıkmış şiir sanatıyla yoğrulmuş ironik sözlerden oluşuyor. 3. Tekil kişi kipiyle ve her şeyi bilen Tanrısal bakış açısı anlatıcısıyla yazılan eserde, yerli yerince serpiştirilen felsefe, edebiyat ve kutsal metin göndermeleri ayrı bir kültürel ağırlık olarak göze çarpıyor. Adamın bir günü içine sığdırılmış sadece koca bir ömür değil anlattığı yazarın, kısa kısa ayırdığı yedi bölüm, koskoca bir ülkenin ekonomik ve siyasal sisteminin insanlık acılarına duyarsız, insaf ve merhamet duygularından uzak bir yaşamı nasıl olur da iyi diye kurulduğuna isyan ve lanet okuma olarak da okunabilir. Romanın başkişisi fizik olarak Amerikalı ama ruhsal yönden öyle zavallı ki sanırsınız Gogol’ün yahut Dostoyevski’nin kahramanlarının komşusu. Zaten, Bellow, Amerikan edebiyatına “kahraman olmayan kahramanları” kazandıran yazar olarak ünlenmiş. 
Günü Yaşa'da Wilhelm de bir baltaya sap olamamış, hayatta hiç hayır diyememiş, ensesine vur lokmasını ağzından al cinsinden beceriksiz bir anti-kahraman. Bu yönüyle Kafka'nın kahramanlarını da andırıyor. Bir baba oğul kurgulaması yönüyle de Günü Yaşa, en çok Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nı akla getiriyor. Vahşi kapitalizm insanın babasını bile babalıktan çıkartıyor, para herkesin babasını oluyor.
Günü Yaşa adında da ironi olduğunu sanıyorum, kapitalist sistemin felsefesinden çok, karşısındakini kandırma yöntemi olarak vurgulamış Bellov, günü yaşamayı. Adamın parasının üstüne yatmak için bugün var bugün yaşa yarını merak etme diyor madrabaz doktor Tamkin, onun hayat felsefesi o, tamam da sistemi o değil Wilhelm'in babası Doktor Adler ile yumurta spekülatörü yaşlı borsacı. 
Günü yaşa demekle romanda yazar, antik Roma dönemi bilgelerinden Horatius'un dün geçti nasılsa yarın da geçecek en iyisi gününü gün et anlamındaki Carpe Diem felsefesini vurgulamıyor, aksine gençliğinde har vurup harman savuranın yaşlılığı hüsran olur demeye çalışıyor. Bir cırcır böceği hikayesi...  
Romandan seçtiğim cümleler:
“…puro içip şapka takanların bir avantajı vardır: ne hissettiklerini anlamak zorlaşır.” S.5
“İnsan ancak sevdiği şey kadar iyidir.”
 “Oğlumla benim soyadlarımız farklı. Ben geleneklere bağlıyım. O yenilikten yana.”s.16 
“Iyy! Parayı nası da severler diye düşündü Wilhelm. Paraya tapıyorlar! Kutsal para. Güzel para! İşler o hale gelmişti ki insanların aklı paradan başka şeye çalışmıyordu. Paran yoksa sersemin tekiydin.” S.39
“Ölümden söz ediyorsan mezarın bu tarafındaki herkes oraya eşit uzaklıkta.”S.51
“İş kadınlara ve paraya gelince kara cahil sayılırım.” S.52
“Zengin bir insan net bir milyonu varsa özgür olabilir. Yoksul bir insan, ne yaptığına kimse aldırmadığı için özgür olabilir. Ama benim durumdaki bir adamın ölene dek ter dökmesi gerekir.” S.54

“Deniz yosunu olmanın nasıl bir his olduğunu anlamak için suya girmen gerekir.” S.69
“Zafere giden yolun düz bir çizgi olmadığını  anlamıyor musun? Öklit’ten Newton’a düz çizgilerle yaşadık. Modern çağda dalgalanmalar ölçülüyor.” S.72
“Gerçekler daima sansasyoneldir.” S.73
Geçmiş bize hiçbir yarar sağlamaz. Gelecek endişelerle doludur. Sadece şimdi gerçektir, şimdi ve burada. Günü yaşa.” S.74
“Ben bir insanın yalnız olduğunda kendini hayvan gibi hissetmeye başlamasının ne demek olduğunu bilirim. Gece olduğunda pencereden bir kurt gibi ulumak istediğinde.” S.75
“Mangır ve mort ikisi de M ile başlıyor. Makineler, maskaralık. Ya merhamet? İnsanî şefkatin meyvesi.” S.77
Bir şeyi anlamış olman gerekir; para kazanmak saldırganlıktır. Bütün olay bu. Tek açıklama işlevsel açıklamadır: İnsanlar borsaya öldürme duygusuyla gidiyorlar. ‘turnayı gözünden vuracağım’ diyorlar. Yalnız birini vuracak cesaretleri yok, bu yüzden bir simge buluyorlar: Para. Öldürme fantezisini gerçekleştiriyorlar. Bak sayı saymak, rakam vermek her zaman sadistçe bir faaliyet olmuştur. Birine vurmak gibi.” S.77
“İnsan göğsünde –benimkinde, seninkinde, herkesinkinde- sadece bir tane ruh yok. Pek çok ruh var. Ama bunların başlıcaları gerçek ruh ve varmış gibi yapan yalan ruh.
Mış gibi yapan ruhun kendini sevdirmek için bulduğu yollardan biri, kibir, sadece kibir.  Ve toplumsal denetim. Mış gibi yapan yalan ruhun çıkarları, toplumsal hayatın, toplumsal mekanizmanın çıkarlarıyla aynı. İnsan hayatının temel trajedisi budur. Ah bu korkunç bir şey. Korkunç. Özgür değilsin. Sana ihanet eden ruhu içinde taşıyorsun. Bir köle gibi hizmet ediyordun ona. Seni at gibi çalıştırıyor. Ve ne için, kimin uğruna?
Amaç düzenin devam etmesini sağlamak. Bedelini gerçek ruh ödüyor. Acı çekiyor, hastalanıyor ve mış gibi yapan ruhu sevemeyeceğini anlıyor. Çünkü mış gibi yapan ruh bir yalan. Gerçek ruh, hakikati seviyor. Ve gerçek ruh bunu hissedince yalancıyı öldürmek istiyor. Sevgi nefrete dönüşüyor. O zaman tehlikeli biri oluyorsun, bir katil oluyorsun.
Katil silahını kullandığında içindeki yalancı, düzenbaz ruhu öldürmek istiyor. Düşman kim? Kendisi. Ya sevgilisi? O da kendisi. Bu yüzden her intihar bir cinayettir, her cinayet bir intihar.” S.79
“Bu ülkenin yüzde yedisi alkolle intihar ediyor. Yüzde üçü muhtemelen uyuşturucuyla. Yüzde altmışı sıkıntıdan helak olmuş ağır ağır ölmekte. Yüzde yirmisi ruhunu şeytana satmış. Bir de yaşamak isteyen küçük bir yüzde var. Bugün bütün dünyadaki en önemli şey bu. Herkes bu iki sınıftan birine giriyor. Bazıları yaşamak istiyor ama büyük çoğunluk yaşamak istemiyor. İstemiyorlar. Yoksa savaşlar olur muydu? Dahasını söyleyeyim: Ölüm sevgisi şöyle bir sonuca yol açıyor; senin de onlarla birlikte ölmeni istiyorlar. Çünkü seni seviyorlar!” s.112
“Doktor Tamkin; hem rezil bir adam hatta sahtekar bir dalavereci olup hem dünyayı nasıl bu kadar iyi anlayabiliyor?”
“Param olunca beni canlı canlı yiyorlar, Brezilya cangıllarında geçen şu filmdeki piranalar gibi.” S.84
Para elbette yıkıcıdır, Son mezar kazıldığında mezarcının parası ödenmeli. Tabiat yaratıcıdır. Hızlıdır. Bereketlidir. Esin verir. Yaprakları biçimlendirir. Yeryüzünün sularını akıtır. İnsanoğlu bunların efendisidir. Bütün yaratılış onun mirasıdır. İnsan ya yapar ya yıkar. Ortası yok bunun.” S.85
Doğa, sadece bir tek şeyden anlar, o da şimdidir. Şimdi, şimdi, ebedi şimdi, iri kocaman, muazzam bir dalga gibi – devasa, parlak ve güzel, hayat ve ölüm dolu, gökyüzüne tırmanan, denizlerde yükselen, Gerçekliğe ayak uydurmalısın, şimdi ve burada’ya, zafere-“ s.99




6 Mart 2018 Salı

DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI / Kazuo İşiguro


DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI/ Kazuo İşiguro

Kazuo İshuguro, evet adıyla sanıyla tipik bir Japon ama 1959’da, o, 5 yaşında iken ailesinin Nagazaki’den Londra’ya göç etmesi nedeniyle İngiltere’de yetişmiş bir edebiyatçı. Felsefe okumuş, yazarlık dersleri almış. Her romanıyla birçok ödül kazanan yazar en son 2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nü de kazandı. Tabii ki bu ödüllerin tamamı bir Japon edebiyatı başarısı sayılmıyor, özellikle son aldığı Nobel Ödülü, Japon edebiyatından çok, İngiliz edebiyatının Dünya’daki seviyesini gösteriyor. Yine de ilk romanı Uzak Tepeler ve şimdi okuduğum ikinci romanı Değişen Dünyada Bir Sanatçı’da çevre-yer Japonya, yazar üçüncü romanı Günden Kalanlar’dan itibaren olayların zemini olarak Japonya’dan uzaklaşmış. Bir röpotajında ilk üç romanını kast ederek aynı romanı üç kez yazdığını ama bunun anlaşılmadığını belirtmiş. İşlediği ana tema, değişim, Dünyadaki tarihsel ve siyasal olayların toplum ve özellikle bireyin üzerinde bıraktığı etkiler. Değişen Dünyada Bir Sanatçı’da da bu değişim konusu artık kendini emekliye ayırmış ünlü bir ressam üzerinden ele alınıyor. Değişimi yaşlı bir kişi üzerinden anlatışı yazarın ikna gücünü gösteriyor, resimde de kullanılan altın ölçü kurallarını yazıda hissettiriyor yazar. Yaşlı yerine genç bir karakter üzerinde değişim bu kadar gerçekçi anlatılamazdı. 
Savaş yıllarının savaş yanlısı ressamının savaş sonrasında üç ayrı tarihte, Ekim 1948, Nisan 1949 ve Haziran 1950’de kaleme aldığı anılarını okuyoruz İşuguro’nun kurgusunda. Ama geri gidişlerle romanın kozmik zamanı 1930’lara kadar gidiyor. Devlet Sanatçısı unvanına sahip Ressam Masuji Ono, büyük savaşta karısını ve oğlunu kaybetmiş. Büyük kızı savaştan önce evlenmiş, ondan 8 yaşında bir erkek torunu var, küçük kızını da evlendirmek istiyor ama Japonya’da evlilik görüşmeleri bir istihbarat savaşı gibi anlatılıyor romanda. Bir yıl önceki dünürler belki de ressamın savaş sırasındaki politik görüşlerinden dolayı kızını almaktan vazgeçmişler şimdi ikinci dünürlerin de aynı nedenle kızıyla evlenme işini askıya almaları ürkütüyor yaşlı ressamı. Bu evlilik dolayısıyla geçmişini yargılıyor sanatçı; yenilenlerin tarafından, ezik ve kabullenilmiş bir bakışla değerlendiriyor olan biteni. Kendisi henüz 10-15 sene önce büyük evlerde otururken şimdi kızları kutu gibi evlerde oturuyorlar, torunu, Japon gelenekleri yerine Amerikan kovboylarına, Temel Reis’e özeniyor, İngilizce konuşuyor. Kendisinin de aslında yenilikçi bir sanat anlayışına sahip olduğunu, geleneksel Japon resmi Utamaro yerine Batı resim sanatını geliştirmek istediğini böylelikle yeni kuşaklarla arasında birlik kurmakla teselli ediyor kendini. Kazananlar kendi kültürlerini kabul ettiriyorlar, bu acı veriyor, geçmişle kıyaslayınca ama yaşlı adam artık kendini değil kızlarını ve torunlarını, onların +geleceğini düşünüyor, bir köşeye çekilip ülkesinin yeniden kalkınmasıyla avunuyor. Olay örgüsü yatay bir düzlemde izleniyor Değişen Dünyada Bir Sanatçı’da: İzlediğimiz örgü küçük kızı Noriko’nun evlilik görüşmeleri ama perde gerisinde 2. Dünya Savaşı’nın en çok zarar verdiği ülke olan Japonya’nın uğradığı değişimin aile ve bireyler üzerindeki etkileri. Bir müzisyen aynı ressam Ono gibi kendini savaş suçlusu olarak görüp intihar ediyor, kızları da korkuyorlar acaba babaları da intihar edecek mi diye ama yaşlı ressam olan bitenden kendinden çok politikacıları, yüksek rütbeli askerleri sorumlu tutuyor, kendisi oğlunu kaybetmenin acısını torunuyla oynayarak dindirmeye çalışıyor. Genel olarak olaydan çok değişim üzerine görüşler tartışılıyor, öyküden çok deneme havası egemen romana. “Değişen gerçekten Dünya mıdır yoksa zaman mı hatta insan mıdır” sorularını sorduruyor okura. İddiasız, olağan ve oldukça inandırıcı, “evet, aynen böyledir” diyeceğimiz bir hikâye. İddiasız fakat etkili bir anlatımı var İşuguro’nun ilk kez okunduğunda bile sanki çoktandır okuduğumuz bir kalemmiş gibi geliyor, öyle ki inandırıcılığı ve bilgece bakış açısıyla sezdirmeden tiryakilik yapması bile muhtemel. Onun hakkında Guardian’da şöyle bir yargı var: “İşiguro’nun romanlarında sayfalardaki sözcükler buzdağının ucu gibidir, çok daha fazla şey altta cereyan eder.” Nilüfer Kuyaş da Kazuo İşiguro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması üzerine yazdığı değerlendirme yazısında “Duygularını bastıran sır dolu kahramanlar, yüzeyde son derece gerçekçi, ölçülü anlatım, gayet sıkı örülmüş yalın bir dil, romanlarının en çarpıcı özellikleridir” diyor.
Yukarıda andıklarımızın dışında Avunamayanlar, Beni Asla Bırakma, Çocukluğumu Ararken, Gömülü Dev yazarın diğer romanları, bir de Noktürnler adlı hikâye kitabı var, hepsi Türkçe’ye çevrilmiş.
Utamaro Japon resim sanatı.

Şu cümleler romandan:
“Bu dünya hakkında söyleyecekleri vardır. Çoğu zaman onlara kulak asmam. Fakat, din adamları bazen insana dilenciden farksız görünseler de terbiye icabı onlara saygılı davranmak gerekir.” S.39
İnsan gençken birçok şey ona can sıkıcı ve cansız gelir. Ama yaşı ilerledikçe asıl önemli şeylerin bunlar olduğunu anlar. S.41
Sadakatin hak edilmesi gerek. Bu konuyu çok abartıyorlar. Herkes durmadan sadakatten söz edip birilerinin peşinden körü körüne gidiyor...S.61

En iyi şeyler, derdi, gecede toplanır ve sabah gelince dağılır. S.118
Ne olursa olsun, temiz bir niyetle yapılan yanlışlar kesinlikle büyük bir utanç kaynağı sayılmamalı. Asıl büyük utanç kaynağı, yanlışları kabul edememek veya etmemek olur. S.102
Kenji gibileri böyle cesurca ölsünler diye oralara gönderenler bugün nerede? Tıpkı eskisi gibi hayatlarına devam ediyorlar. Amerikalılara ne istiyorlarsa verip eskisinden daha iyi olanların birçoğu, bizi felakete sürükleyenlerin ta kendisi. Yasını tuttuklarımızsa Kenji ve benzerleri. Cesur gençler aptalca davalar uğruna öldüler, asıl suçlularsa hâlâ aramızda. Gerçek yüzlerini göstermeye, sorumluluklarını kabul etmeye korkuyorlar. S.50
“ Çünkü ortalamanın üstüne çıkmayı, sıradanlığı aşıp farklı olmayı amaçlayan biri takdir edilmeye layıktır, sonunda hedefine ulaşamasa ve bu uğurda servetini yitirse de…Öbürlerinin deneyecek cesaret veya irade gösteremedikleri bir konuda başarısızlığa uğradıysanız sonradan hayatınızın muhasebesini yaparken bununla teselli bulmalı hatta derin bir hoşnutluk duymalısınız. S.106
Gençliğimizde çokça takdir ettiğimiz bir öğretmen veya akıl hocası da bizde iz bırakır ,o kadar ki onun öğrettiklerinin çoğunu eleştiri süzgecinden geçirdikten hatta reddettikten uzun zaman sonra bile bazı huylar o etkinin bir gölgesi gibi sürer ve ömrümüzün sonuna kadar bizde yer eder.” S.108
“Morisan bilinçli olarak Utamaro geleneğini çağdaşlaştırmaya çalışıyordu.” S.111
“Meşriyetinden kuşku duyduğun bir dünyanın güzelliğini takdir etmek zor.” S.119
“Derin bir nefes çek Ono, lağım kokusunu buradan bile alabilirsin.” S.132
“Zaman geliyor, Japonya yabancı bir yetişkinden bir şeyler öğrenmeye çalışan bir çocuktan farksız bir duruma düşüyor.” S.147
“Fakat kendimize o kadar da haksızlık etmeyelim. En azından inandığımız şey için elimizden geleni yaptık. Sıradan insanlar olduğumuz sonunda ortaya çıktı.  Olayların içyüzünü kavramak konusunda hiçbir özel yeteneği olmayan sıradan insanlar olduğumuz. Bizim de talihsizliğimiz buymuş – öyle bir zamanda sıradan insanlar olmak.” S.157
“Subaylar, siyasetçiler, işadamları…Bu ülkenin başına gelenler için hep onları suçladılar. Fakat bizim gibiler Ono, bizim payımız hep sınırlı kaldı. Artık kimse senin ve benim gibilerin yaptıklarına aldırmıyor. Bize baktıklarında yalnızca bastonlu iki ihtiyar görüyorlar.” S.158
“İnançlarınız yeterince güçlüyse onlar konusunda bir yere kadar kaçamak davransanız da sonrasını içinize sindiremezsiniz.” 159
“Utamaro geleneğini Avrupa etkilerine açma çabaları artık vatanseverliğe kökten aykırı olarak değerlendirildiği için (Mori-san’ın) giderek daha gözden düşmüş mekanlarda zaman zaman sergiler açmaya çalıştığını duyuyordum.” S.159

"... Tabi bazen ışıl ışıl aydınlatılan barları ve lambaların altında toplanıp belki o dünkü gençlerden biraz daha yaygaracı ama kesinlikle aynı içten edayla gülen insanları hatırladıkça geçmişi ve semtimizin eski halini özlemiyor değilim. Fakat şehrimizin nasıl onarımdan geçirildiğini ve şu geçen yıllarda her şeyin nasıl hızla yoluna girdiğini gördükçe içimi samimi bir sevinç kaplıyor. Milletimiz geçmişte hatalar yapmış olabilir ama belli ki artık daha doğru bir yola girme fırsatını yakaladı. Bize de şimdiki gençlere iyi dileklerde bulunmak düşüyor
(s.162)

20 Şubat 2018 Salı

Kaybolmayan Şiir KARLAR ÜLKESİ / Yasunari KAVABATA


Üç yıl önce kiraz çiçeklerinin açtığı mevsimde gittiğim Japonya bana bir yanda modern yolları, hızlı tren istasyonları, dev binaları, teknoloji harikası dijital merkezleri diğer yanda sanki hiç dokunulmamış gibi duran çok uzun geçmişi gözler önüne seren bahçeleri, o bahçelerin içinde özgün mimarisiyle yine bambaşka bir dünyanın işaretiymiş gibi oturan evleri, ilk görende insan eli değmemiş izlenimi bırakan doğal güzellikleri, şehrin caddelerinde insanlar arasında dolaşan geyikleri, köşe başlarında, kapı önlerinde üstlerinde rengarenk kimonoları, ellerinde narin şemsiyeleri, yüzleri kalın beyaz pudralı  davetkar geyşalarıyla, içlerindeki kalabalıkların meraklı gezginler mi inançlı müminler mi olduğu anlaşılmayan tapınaklarıyla bu dünyada ama bambaşka egzotik bir alem gibi görünmüştü. Şöyle diz yerine yukarıdan kalçadan çıkan adımlarıyla yürüyüşleri dahi değişik, ilginç gelmişti Japonların.
Japonya’ya 1968’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesi de gerçek ile gerçeküstü arasında gidip gelerek okurun başını döndürüyor. Konusu basit, kişi sayısı az,  ama aktarmalı çevirisine (Japonca aslından direkt değil İngilizce baskısından çevrilmiş) rağmen şiirselliği derinden hissettiren anlatımı ve sıradanmış gibi gözüken ama Uzak-Doğu’nun dış alemini peysaj peysaj yansıtan iç alemini ise yer yer insanın içini ürperten, yer yer kıskandıran özverili ve duygulu sahneleriyle insanı büyüleyici bir eser Karlar Ülkesi. Karşılıklı konuşma, diyalog yöntemi de çok sık kullanılmış. Bu yöntemle yazar kendini aradan çekiyor, mümkün olduğunca anlatım dışına çıkıyor, okuyucu kahramanların bakışıyla görmeye başlıyor olayları ve çevreyi. Ama anlatımda şiirselliğin doruğa ulaştığı yerler yazarın betimlemeleri ve aktarımları… “Uzun tünelden çıkan tren karlar ülkesine girdi. Yeryüzü gece göğünün altında bembeyaz uzanıyordu.” Bu ilk cümledeki sanatlı söyleyiş roman boyunca sürüyor.
Belirli bir mesleği olmayan Şimamura, - Batı sanatları, dans ve bale arşivciği yaptığı ve bu konularda makaleler, eleştiriler yazdığı belirtiliyor gerçi ileride bir yerlerde-  karısını Tokyo’da bırakıp kaplıcalar bölgesinde kısa süreli tatile geliyor. Bu geliş gidişlerinde Komako adındaki geyşaya tutuluyor, aralarında garip en azından bize garip gelen bir ilişki kuruluyor. Şimamura, Komako’da şefkat ve muhabbet arıyor, kaplıca otelindeki diğer geyşa Yoko’ya ise cinsellikle, şehvetle bakıyor. İki geyşa Şimamura sözkonusu olduğunda birbirlerini kıskanıyorlar. Komako ile Yoko’nun Şimamura ile tanışmadan da ortak ilişkide oldukları bir müzik öğretmeninin oğlu Yukio var. Yukio hasta ve ona Yoko bakıyor, Komako’nun da eski sözlüsü olan Yükio’nun tedavi giderlerini karşılamak için geyşa olduğu söyleniyor. (İki kadının da fedakârlıklarına bakar mısınız?) Hasta Yukio ölüyor. Komako çok içiyor, müşterileriyle içiyor. Körkütük Şimamura’sına geliyor “Bu günlerde biri öldürülecek” diyor. (İçim cız etti, genç ve güzel Yoko’ya yazık olacak diye geçirdim içimden.) Şimamura, kar ile ağartılan Çiçimi keteninin dokunduğu köyleri geziyor, incelemelerde bulunuyor. Bu sahneler ve kar kaplı alanları süsleyen sedir ağaçları Kavabata’nın kaleminden okurun gözüne renkli kartpostal slaytı gibi yansıtılıyor. Şimamura, artık evine dönecek, Komako onun gitmemesini istiyor, Yoko kendisini de götürmesini. Veda vakti gelip istasyona gitmek üzereyken sinema olarak kullanılan eski pamuk deposunda yangın çıkıyor. (Belki aşırı yorum olacak ama sinema motifiyle gösterilen modernliğin sosyal hayatı yakıp kül ettiğini mi anlatıyor acaba? Yahut, o anda gösterilen filmi toplum için uygun bulmayan birileri depoyu kundaklamış olmasın.) Yangında Yoko ölüyor. Roman bir anda bitiyor. Roman karla, soğukla başlıyor; yangınla, ateşle, külle bitiyor. Bu biçimsel tezatlığın içinde kadın –erkek, ruh -beden, iyilik – kötülük, gelenek- modernlik, karanlık- aydınlık, tünel ve gökyüzü, Dünya- Samanyolu (Çeviri yanlışlığı olabilir, Samanyolu yerine Evren sözcüğü daha iyi sanki. Bir başka çeviri yanlışlığı olduğunu düşündüğüm sözcükler ise erkek kahramanın,  kendine hizmet etmekten başka uğraşı olmayan bayana, Komako'ya ikide bir “aptal olma, budala olma” diye hiç de edebi olmayan hitabı. Aktarmalı çeviride Japonlara özgü, bir bayana hitap şekli uçmuş gitmiş gibi.), hatta Doğu-Batı gibi zıtlıkları, ikilikleri arayan göz rahatlıkla bulabilir. Toplumu, sosyal yapıyı dönüştürmeyi dert edinmiş Kawabata, kahramanına Fransız edebiyatından çeviriler yaptırıyor, geleneksel geyşalık yerine Rus balesini öneriyor. Kar ile geyşaların yüzlerine sürdükleri kalın pudra arasında da işlevsellik yakalamış; kar dünyayı örtüyor, pudra geyşanın, insanlığın içini, acılarını. Kar ile yalnızlığı ve üşümeyi duyumsuyoruz, yangın ile kalabalıklaşmayı ve yok olmayı. 12 yılda yazmış bu romanı Kawabata. Neden bu kadar uzun sürmüş. Bir taşını yanlış koymaktan ürktüğü mozaik desen gibi yavaş ve özenle işlemiş eserini, ondan. 1935-47 Büyük Savaş yılları...yaşadığın anı şiirleştirmek kolay değil.Atom bombalarıyla yerle bir ettiler Japonya'yı... onu yeniden kökleri üzerinde yeşerten biraz da canlarını feda eden Kawabata, Mişima gibi büyük sanatçılarıdır.(Mişima, 1970'te seppuku, harakiri, Kavabata 1973'te havagazı ile intihar ettiler.)

Romanda kahramanların iyilik yarışı başkaları için bir şeyler yapabilme uğraşı sanki Japonlara özgü bir davranışmış gibi… Böyle bir iyilikle ben de karşılaştım: İnternetten adresini bulduğum Osaka Satranç Kulübü'nü arıyorum merkez semtlerinden Namba’da akşamüzeri ama bir türlü bulamadım, hava iyice karardı, eski fotoğrafları yenileyen bir atölyeye benzeyen dükkanın açık kapısından girdim, işaret diliyle meramımı anlattım. Sıcak bir ilgi ile bilgisayarından baktı, gösterdi, bulunduğumuz yere göre kroki çizdi beni gönderdi orta yaşlardaki fotoğraf sanatçısı. Çok uzak değil üç dört sokak ileride beş yüz altı yüz metre uzaklıkta bir yere yönlendirildim. Gittim ama adresi yine bulamadım Osaka Ches Clup levhasını göremedim. Çaresiz, umudumu kestim aynı yolu geriye yürüyorum kaybolmamak için. Tam o fotoğrafçının alt sokağında, karanlıkta uzaktan gördü beni yardımsever sanatçı, halimden anladı bulamadığımı, nereye gidiyordu bilmiyorum, işini gücünü bıraktı beni yeniden satranç kulübünün olması gereken adrese, mutlaka orada olmalı kararlılığıyla götürdü. Aradığımız adres bir otopark çıktı. Aracını park eden çevre sakinlerinden bir adamla konuştu arkadaşım: meğer satranççılar Pazar günleri bu otoparkta toplanıyorlarmış, yakınlarda bir kafeteryada iddialı oynuyorlarmış. Günlerden cumaydı ve pazar günü bir daha gelemeyecektim. Arigato ey fotoğrafçı arkadaş arigato gozaimasu, çok teşekkür, zahmet oldu.   
Baştan sona şiirli bir anlatım içinde yer yer gerçeküstü ortamlarda geziniyoruz.  Yasunari Kawabata, yakın arkadaşı Yukio Mişima ile modern Japon edebiyatının kurucularından öncülerinden sayılıyor. Bu romanda da metnin geleneksel Japon şiiriyle temellendirildiği öne sürülebilir, zaten Batı romanından da bu özelliğiyle ayrılıyor.  Bizim edebiyatımızdaki mesnevilere benziyor. En çok da Galip’in Hüsn ü Aşk’ına. Galip’in şu, Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna sığmaz asumanın  (Can güneşinin, aşk ateşinin öyle bir yalımı, ışını var ki bu dünyaya, atmosfere sığmaz, galaksileri, bütün evreni dolaşır) beyti de romanın son sayfalarındaki Samanyolu metaforunu açıklayan anahtar gibidir. 
Az söz ile çok şey anlatmış Kavabata ve içli sözcüklerle tablolar çizmiş. Bu roman bu nedenle sevilir.
Hele, Kavabata’nın nerede yazdığını araştırmadığım şu sözü bütün romanlarının okuma gözlüğü gibi hep göz önünde tutulmalıdır: “Karın güzelliğini gördüğümüzde, dolunayın güzelliğini gördüğümüzde, kiraz çiçeklerinin güzelliğini gördüğümüzde kısacası dört mevsimi yüzümüzde ilk hissettiğimizde ve güzelliği ile uyandırıldığımızda en çok yakınlarımızı düşünürüz ve aldığımız keyfi bizimle paylaşmalarını isteriz.” 
Şu cümleler romandan:
Akan manzaranın zamanın geçişinin simgesi olup olmadığını düşündü.”  (s.14)
Avare bir yaşam süren Şimamura kendine karşı dürüstlüğünü kaybetme eğiliminde olduğunu fark ederek yeniden kazanmak için sık sık dağlarda tek başına yürüyüşe çıkmıştı.” (s.15)
“Bu karlar ülkesinde doğmuştu ama Tokyo’da geyşa olması için bir sözleşme imzalamıştı. Çok geçmeden onun adına borçlarını ödeyen ve dans öğretmeni olmasını isteyen bir hami bulmuştu.” (S.17)
Kadın heyecanla konuşuyordu, sanki onu dinleyecek birinin özlemini çekmişti ve artık yüreğinde zevke de yer olan bir kadın olduğunu açığa vuran bir rahatlama ve teslimiyet gösteriyordu.” (S.18)
“Kimse bir geyşaya yapmak istemediği bir şeyi zorlayamaz.”(S.18)
“Gerçek bir işi olmayan Şimamura’nın kendine ve işine giderken bile zaman zaman Batı dansına dair yaptığı tanımların ve yazınsal dünyanın sınırına getirdiği gerçeğinden haz aldığı da doğruydu.” (s.21)
“Yoko’nun sesi damıtılmış aşkın yankısı gibi onlara geri gelmişti.” (S.86)
“Şimamura, Valery ve Alain’den, Rus balesinin altın çağı üzerine yazılmış Fransız tezlerinden çeviriler yapıyordu.” (S.93)
“Şimamura merdiveni karanlıkta çıktı. Arkasına dönüp bakınca uyuyan sade yüzlerin ardındaki şekerci dükkanını gördü.” (S.102)
“Gece yuvasının dışında dolaşan bir dişi tilki kadar yalnızsın değil mi?” (s.103)
“Eskiler ayrıca soğuğun bir ürünü olan kumaşın (karda ağartılan Çiçimi) en sıcak havada bile tende serin durmasının ışık ve karanlık ilkesinin bir oyunu olduğunu söylerlermiş. Şimamura’ya bu kadar bağlanmış olan Komako da özünde serin göründüğü için olağanüstü yoğun sıcaklığı insanın ta içine işliyordu.” (s.110)
“Şimamura aslında biri uzak biri yakın iki esintinin sesini duyabiliyordu. Uzak olanın hemen gerisinde bir çıngırağın belli belirsiz sesini duyabiliyordu. Kulağını çaydanlığa dayayıp dinledi. Uzakta, çıngırağın sesiyle aynı anda adım atan Komako’yu gördü birden.” (S.111)
“Şimamura gökyüzüne baktı ve Samanyolu’nun içinde yüzdüğünü hissetti. Işık seli o kadar yakındı ki sanki Şimamura’yı içine çekiyordu. (S.117)
“Tavşanlar ve sülünler fırtınadan kaçmak için evlere sığınırlar.” (s.121)
"Şimamura'nın başı arkaya düştü ve Samanyolu uğuldayarak içine aktı." (s.125)



16 Şubat 2018 Cuma

YOKSUL ÇALGICI


Benzer yaşamlar: Ha Viyanalı Jacop Ha Kandıralı Arap Nuri

YOKSUL ÇALGICI / Franz Grillparzer

Kandıra Öğretmenevi’nin küçük kitaplığında gözüme çarptı, Avusturyalı trajedi şairi Franz Grillparzer’in Yoksul Çalgıcı adlı novellası. Ne saklayayım, alakalı alakasız herkesten bir bilgi kırıntısı koparırım ümidiyle sorup soruşturduğum Şaşkın’ın, Çalgıcı İsmail Efendi’nin yaşamına benzer bir metin beklentisi içindeydim. Kitabı evde okumak için izin istedim, görevli anlayış gösterdi. 60 sayfalık öyküyü o gece okudum.
Özyaşamöyküsel izler taşıdığı anlaşılan ve birinci tekil kişi kipiyle anlatılan öykü o zamanlar -18. ve 19 yüzyıllar- Viyana’da her temmuzda yapılan halk bayramı tasviriyle başlıyor. Bu “halk bayramı” da, şimdi üzerine halk pazarı ve spor salonu kondurulmuş çayırlıkta her yaz sonu yapılan, çocukluğumdaki Kandıra panayırlarını getirdi gözlerimin önüne. Şenlik alanından şehir merkezine giden yol üzerinde sokak çalgıcıları dizilmişler, konserler veriyorlar. Çoğu sokak çalgıcısı ezbere- doğaçlama çaldıkları parçalar karşılığında bir sürü para topladıkları halde, şairin dikkatini yoksulluğu giysilerinden ve elindeki eski çatlak kemandan belli olan yaşlı çalgıcı çekiyor, yoksul çalgıcı doğaçlama değil önüne koyduğu rahledeki notadan çalıyor ama ayaklarının dibine ters koyduğu şapkası bomboş. Kemanını  kutusuna yorgun argın koyarken bir de Latince sözler çıkıyor ağzından. Şair şöyle düşünüyor;  bu adam hem nota biliyor hem Latince, demek ki okumuş biri. Onun yaşam öyküsünü kendisinden öğrenmek için yanına gidiyor, para vermek istiyor. Yoksul çalgıcı “Lütfen şapkaya, şapkaya” diyor. Anlatıcı şair (Grillparzer) , kıyıda köşede kalmış ünsüz gariplerin yaşamlarına meraklı, “sanki Plutarkhos’un(*) bir kitabının çerçevesinden taşmış, kocaman bir yapıtından okuyor gibi o ünsüz insanların yaşamlarını okuyordum. Eğer insan, köşede bucakta kalanların içini okuyamazsa ünlüleri hiç anlayamaz.”(s.22) Şair, Yoksul Çalgıcı’yı yoksullar mahallesindeki kulübe evinde ziyaret ediyor, yaşamını anlatmasını istiyor.
“Bugün dünden farksız, yarın da bugün gibi olacak” diyerek öyküsünün önemsiz olduğunu dile getiriyor çalgıcı. Çocukluğunda başlamış keman merakı ama saray danışmanı olan babası, diğer iki çocuğu gibi Jacop’un da bürokrat olmasını istiyormuş. Memurluğa giriş sınavını öğretmeninin yardımına rağmen başaramayınca babasının gözünden düşmüş, adam olmayacağı belli olmuş. Evde kendi kendine keman çalmaya devam… Bir şarkıya takılıyor, komşu bakkalın kızının kurabiye satarken söylediği şarkıya… Sözleri önemli değil, ezgisi esir alıyor garibi. “Nasıl Tanrı’nın çocukları yeryüzü kızlarıyla birleşiyorlarsa  tıpkı öyle ruhların soluk alışverişi olan müziği bir yığın söz ekleyerek bozuyorlar.” (s.44)
Babası ölüyor, yüklüce bir miras kalıyor Jakop’a, bakkal onu kızıyla evlendirmek, elindeki parayla da  işine ortak etmek istiyor ama Jakop’un o taraklarda bezi yok. Ne aşka cesareti var ne bir işten anlıyor, babasından kalan parayı dolandırıcılara,  bakkalın kızı Barbara’yı da bir kasaba kaptırıyor. Kız öyle vefalı aşık ki yoksul çalgıcıyı unutmamak için ilk çocuğunun adını Jakop koyuyor. Aradan yıllar geçiyor, yoksul çalgıcının yaşadığı mahallede sel baskını oluyor. İki çocuğu azgın suların elinden almak isterken yaşlı çalgıcı ciğerlerini üşütüp hasta oluyor ve kısa sürede ölüyor. Şair, unuttuğu bu halk sanatkarını öteberi sarmak için eline aldığı eski gazete sayfasında gözüne çarpan sel haberiyle hatırlıyor ve kemanını hatıra olarak almak istiyor. O çatlak kemanı, yoksul çalgıcının cenaze masraflarını karşılayan kasabın karısı Barbara oğlu Jacop için saklayacağını belirterek vermiyor.
Erken dönem modern Alman edebiyatında Goethe ve Schiller’in gölgesinde kalan oyun yazarı Grilparzer'ın bu biricik öyküsünde duygulu ve etkili bir o kadar da gerçekçi anlatımı var, kahramanlarını kalın çizgilerle çiziyor, akılda kalmalarını sağlıyor.
Ben de kitabı okumayı bitirdikten sonra Yoksul Çalgıcı’da, Çalgıcı İsmail Efendi yerine, onunla aynı dönemde Kandıra’da yaşamış ve çalgıcılıkta klarnet üstadları Mustafa Kandıralı ile Şaşkın kardeşlerin gölgesinde kalmış, bahtsız cümbüş ve ud çalgıcısı Arap Nuri’yi buldum.
Çarşı Mahallesinden Hasan Bey’in oğlu, Tozlu Bey’in kardeşi Nuri’nin -Arap lakabı mutlaka derisinin fazla esmerliğinden geliyor olmalı- öğretim yılları da aynen Jacop’unki gibi başarısızlıklarla dolu. Vefalı insan, Erol Köse İzmit Belediye Başkanı olunca sınıf arkadaşı Arap Nuri’yi unutmuyor ona haber gönderiyor; işe başvuru dilekçesini ve evrakını getirsin, belediye bandosunda işe başlasın. “Benden 5 yaş büyüklerin de 5 yaş küçüklerin de sınıf arkadaşı olmuştur Arap Nuri, her sınıfı çift dikiş geçerdi, öyle yoksul ki bir lokma ekmeğe muhtaç, üstünde başında yok,  çalgıcılıktan başka elinden bir iş gelmez, hiç olmazsa ileride emekli maaşı olsun diye belediyeye almak istiyordum” diye anlattı Erol Köse. Ama bir türlü evrakı getirip işe başlamıyor Arap Nuri. Bir Kandıra ziyaretinde Belediye Başkanı, çocukluk arkadaşının köhne kulübesine gidiyor. “Oğlum Nuri, sen niye bandoda işe başlamıyorsun?” diye çıkışıyor. Arap Nuri, mahcup, “Gel Erol, içeri gel hele”diyor. "Yağmur yağmadan kar yağar! Gel hele."  Ayakta zor duran kulübenin karanlık duvarlarını gazetelerden kestiği Erol Köse'nin seçim haberleri ve fotoğraflarıyla süslemiş. “Ben seni çok seviyorum Erolcuğum, başarılarınla da övünüyorum, başkanlığın göğsümü kabartıyor ama biliyorsun ben sabah akşam içerim, işe sarhoş gelirim, sana laf getiririm beni bu işten affet, ne olur,” diyor. Başkan’ın dili tutuluyor, sözleri boğazında düğümleniyor, “şu yoksul adamdaki soyluluğa bak azizim," diyor,  işe girmek için herkesin birbirini neredeyse boğazladığı bir devirde sırf arkadaşı mahcup olur diye sadece yiyeceği ekmeği değil geleceğinin garantisi emekliliği de elinin tersiyle itiyor. Şapka çıkardım Arap Nuri’ye” 
Bir de aşk kırılganlığı var Arap Nuri’nin anlatısı sürüp giden. Çarşıbaşı’nda bir dernekte sekreterlik yapan bir kıza sevdalanmış, her sabah kızın işe gelişini bekliyor karşı sokağın köşesinde, kızın bundan haberi yok ama kazara o köşeye doğru bir dönecek olsa güzel yüzünü, Arap Nuri kendisine baktığına yoruyor, sevinçten deliye dönüyor, dünyalar onun oluyor. Ah matizim diyor. Dengesiz ve imkânsız bir aşk, platonik. Olacak gibi değil vermezler o kızı. Çaresiz başını önüne eğmiş, kadersizliğine isyan etmiş, aşkla avunamayınca kendini içkiye vermiş, karasevdadan melankolik olmuş, “kader kime şikayet edeyim seni, bilemem” şarkısını dilinden düşürmez olmuş.  Öyle derler ki sabahları dahi şarap tasına ekmek doğrayıp yediğini görenler olmuş. Bir de o ünlü "yağmur yağmadan kar yağar" sözünü diline pelesenk etmiş, "Vallahi her karşılaştığımızda söylerdi" diyor Rüştü Uygur, "ne demek isterdiyse?" .

Şairin de (Franz Grilparzer’in) yaşamında böyle kadersiz bir aşk hikayesi var. Ömrünün son yirmi iki yılını geçirdiği kadınla ne evleniyor ne sevgili oluyor, aynen Arap Nuri gibi ‘kendini öldürmeye kadar sürükleyen derin umutsuzluk içinde kıvranıp durmuş, Yoksul Çalgıcı da aslında yazarının hikayesiymiş  nasıl ki Genç Werther’in Acıları, Goethe’nin acılarıysa.

Tıpatıp benzer bir sahne: Arap Nuri bir Cuma günü Ağva’ya gidiyor – Cuma Ağva’nın pazarıdır, kalabalık olur- sokak çalgıcılığına, iskeleden Fener’e giden yol üzerinde bir taşa oturuyor, şapkasını önüne ters koyup cümbüşü tıngırdatıyor, tabii ki “kader kime şikayet edeyim seni bilemem”i çalıyor. Umursamaz kalabalık içinden sadece bir kişi, fört şapkalı ve siyah pardesülü bir beyefendi epeyi büyük bir para atıyor şapkaya, kağıt para! Aynı adam  Nuri’nin kulağına eğilip sert bir yüzle “bu şarkıyı buralarda bir daha çalma” diyor. Parayı alıyor Arap Nuri, utanmıyor, neden utansın ki zaten para toplamak için çalıyor ama adamın buyurgan sözlerinden ürküyor, sesini çıkarmadan cümbüşünü kutusuna koyup şapkasını başına geçiriyor, ilk otobüsle Kandıra’ya dönüyor. Müzisyen Nurettin’in kahvesine geliyor, olayı olduğu gibi anlatıyor. “Neden böyle söyledi o fötr şapkalı adam bana Nurettin Abi?” diyor, “neden benim şarkımı çalmamı istemedi benden?” “Ne bileyim Arap” diyor Nurettin, “belki bestekarıdır  şarkının adam ve sen çok kötü çalmışsındır, oğlum!” “Belki” diyor Arap Nuri, boynunu büküyor. Ya da adam küllenmiş aşkının o şarkıyla bir daha kıvılcımlanmasını istemiyor, belki.

Yoksul Çalgıcı – Franz Grillparzer
Çevirenler: Basir Feyzioğlu, Şahap Sıtkı İlter
Cumhuriyet Dünya Klasikleri, Haziran 2000

*Plutarkhos: ( M.S 46 - 120?) Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı. Ayrıca orta dönem Platonculardandır. Ciltlerce eser yazmış olduğu belirtilmektedir. Lampria Katalogu adlı bir antik katalog listesinde 227 eseri olduğu bildirilmiştir. Elimize geçen eserleri Paralel Yaşamlar ve Moralia adlı iki toplanmış eserdir.
Kaynak : http://www.felsefe.gen.tr/mestrius_plutarchus_kimdir.asp