12 Eylül 2017 Salı

BİR FİLOZOFUN ROMANI: BULANTI


Varoluşçuluk felsefe akımının öncüsü Jean Paul Sartre’ın 1938’de yazdığı Bulantı, bu gün de aynı akımın kült romanı(kült kitap: belli bir grubun veya akımın görüşlerini tam olarak anlattığına inanılan eser)  olarak tanınıyor, okuyucu buluyor. Romana başlamadan felsefe-edebiyat ilişkisini irdelemekte yarar var: Bir kere felsefenin de edebiyatın da malzemesi dildir. Edebiyat da felsefe de sanat gibi insanın yapıp ettiklerini konu alır, onu anlatmaya çalışırken edebiyat olur açıklamaya çalışırken felsefe… Çilingiri kullanabiliriz: insanı, hayatı evreni anlatmaya çalışırken açıklayan eserler felsefi romanlardır. Bulantı da böyle bir yapıt, felsefi roman. Varoluşçulukta insanın bireysel hayatı ve varoluşunun tasviri önemli olduğundan varoluşçu filozoflar ister istemez romancı oluyorlar. Bir de tiyatro senaryo yazarlığına yöneliyorlar.
Gelelim romana: Ailesi, çevresinde kimsesi, yakın arkadaşı dahi olmayan, adeta ağaç kovuğundan çıkmış bir yaratık gibi okuyucunun karşısına çıkartılan Antoine Raquentin, otuzlu yaşlarında ve geçen yüzyılda yaşamış Comte de Rolleben’in hayatını yazmak için geldiği Bouville (Mudvil) kasabasında geçirdiği 25 günü günlükler halinde anlatmaktadır. Uzakdoğu ve Afrika ülkeleri dahil birçok diyar gezen Raquentin’in bir zamanlar aşk yaşadığı Anny, Bouville kütüphanesinde karşısına çıkan otodidakt Ogier ve “her akşam başka bir erkekle yatmadan yaşayamayan ve hiç hayır demeyen kafe işletmecisi, patron Françose” romanın diğer kişileridir.
“Cumartesi günü çocuklar kaydırmaca oynuyorlardı; onlar gibi ben de denize bir taşı fırlatmak istedim. Tam o sırada durakladım, taşı elimden bıraktım ve oradan ayrıldım. Sersemlemiş bir halim olmalı; çocuklar ardımdan güldüler.
İşin görünen yanı bu. İçimde olup bitenler belirgin bir iz bırakmadı. Gördüğüm bir şey vardı beni tiksindirmişti. Ama o sırada denize mi yoksa çakıl taşına mı baktığımı bilemiyorum. Çakıl taşı yassıydı, bir yüzü baştan başa kuru, öteki yüzü ıslak ve çamurluydu. Elimi kirletmemek için parmaklarımın ucuyla kenarlarından tutuyordum.”
Romanın ilk sayfalarında göze çarpan insan- varlık, dünya, evren ilişkisi romanın tamamını ve yazılış gerekçesi olan varoluşçuluğu açıklıyor. Tiksinti, bulantı roman boyunca sürüyor ama neden insan bir çakıl taşına bakınca böyle bunalır -en azından ben- onu anlayamadım. Raquentin, ucuz bir otelde kalmakta, ihtiyacı olduğu bazı geceler kahvehane sahibesi Francoise ile yatmaktadır. Kadının “Çoraplarımı çıkarmasam olur mu?” sözleri, insan ilişkilerindeki çıkarcılığı anlatan çarpıcı bir soru.
Raquentin, kendisi için bunaltıcı bir hal alan hayatından değil, hayatın kendisinden de, gördüğü eşyalardan, dünyadan da nefret eder,  aklını oynattığını düşünür. Sıradan eşyalar gözüne garip şekillerde görünür, ellerini balık; parmaklarını yengeç olarak görür. Tramvay kanepelerini, şişirilmiş karnı ile sırt üstü yüzen bir eşeğe benzetir.(Kafkaesk motifler)
Bulantıdan kurtulmak için eski bir caz plağı dinler, müzik onu kısa süreliğine de olsa tiksindiği dünyadan uzaklaştırır. “Müziğin zamanı hayatın mekanik zamanını kesintiye uğratır.” Nesneler, gülünç ve amaçsızdır. Bu dünyada hiçbir şeyin varlık nedeni olmadığına inanır. Dünyanın var oluş kuralı yoktur, her şey saçmadır. Bu durumda insanların özgür olması, gerekli ve doğaldır. (Başıboşluk özgürlük müdür?) İşte bu anlamsız özgürlük insanda tiksintiye yol açar, bulantı böyle başlar.
Kendini böyle yapayalnız hisseden kahramanımızın yolu ister istemez dünyaya başka gözlerle bakan kimselerle kesişir: Kafe sahibesini öyle çok önemsemez ama düzenin yürütülmesi için  haktan hukuktan bahseden insanları iki yüzlü ve sahtekarlar olarak niteler. Bir de ikide bir karşısına çıkan Otodidakt, ukala aydın tipini temsil eder. Yazar, kendisine bu hayata akılcı bir bakışla, insanlığa aşık bir idealist görüntüsü veren Otodidakt’ı iyice karikatürize eder ve sübyancılıkla suçlayıp okurun gözünden düşürür.
Ara sıra aklına geçmişte geçirdikleri güzel anılar gelen eski sevgilisi Anny’den gelen mektupla umuda kapılır. Aşktan değil de meraktan Paris’e Anny’i görmeye gider. Her ikisi de birbirlerinde geçmişte yakaladıkları “yetkin an”ı artık bulamayacaklarını anlarlar, kadın beraber yaşadığı yaşlı adama döner. Roquentin yine yapayalnızdır. Müzikte teselli arar. Çevresindeki şekilsiz varlılara göre müzik hiç olmazsa temiz ve canlıdır, var olmanın günahından arınmıştır. Sanat bir çıkış olarak gözükür ama kahramanımızın sonunu bilemiyoruz, intihar mı etti, çıdırdı mı, kitabını yazdı mı, yoksa yazdığı kitap bizim okuduğumuz günlüğü müydü, öğrenemedik. “Yeni Gar’ın şantiyesi buram buram ıslak tahta kokuyor: Yarın Bouviile’e yağmur yağacak.” Roman böyle bitti.
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) akımının en önemli kitabı olarak bilinen Bulantı, akımın adının ortaya çıkmasından 5 yıl önce yazılmıştır. Varoluşçu felsefeye göre nesne(varlık) var olanın adlandırılmasından önceki halidir. Varoluş özden önce gelir. Bu görüş Alman filozoflar Huserl ve Heidegger’in sistematikleştirdiği fenomenoloji anlayışından alınmadır. Bu görüşe göre adlar nesneleri belirli biçimlerde görünmeye zorlar. Bir minder, ölmüş eşek gibi görünüyorsa, görünen şeyin oturulacak bir şey olarak düşünülmeden görülmesinden ileri gelir.
Romanın yazılış amacının varoluşçuluk akımının görüşlerini benimsetmek olduğu anlaşılıyor. Bu da okuru bunaltıyor. Romanda öyle ahım şahım bir kurgu, hareketlilik yok. Eğer varoluşçuluğu bir varoluşçu gibi anlayamıyorsak bu romanı okumak cendereye boynumuzu gönüllü uzatmak gibi bir şey. Sartre yer yer karşılıklı konuşmalara (diyaloglara) da ustaca yer vermese iyice sıkıcı olurmuş.
Kitaptan altını çizdiğim cümleler:
“Anılarım şeytanın kesesindeki paralara benziyor: Keseyi açınca içinde kurumuş yapraklardan başka şey bulamıyorsunuz.”
“Yalnızdım ama bir kente yürüyen ordu gibiydim.”
“Geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. Onu koyacak bir eviniz olmalı.”
“Deney satarak geçinenleri bilirim. Hayatlarını sersemlik ve dalgınlık içinde geçirip durmuşlardır. Sabırsızlanıp evlenmişler, rasgele çocuk yapmışlar, öteki insanlarla kahvelerde, evlenme törenlerinde, cenazelerde karşılaşmışlardır. Ara sıra kargaşaya kapılıp başlarına ne geldiğini anlamadan debelenip durmuşlardır. Çevrelerinde olup biten her şey onların görüş alanının dışında başlamış ve sona ermiştir.” 96
“Kullanışlı geçmiş! Cep geçmişi; güzelim özdeyişlerle dolu, küçücük yaldızlı kitap!”  97
“Kadınla yatmış olmak, hâlâ yatabilmekten iyidir.”99
“Dünya her gün aynı yüzle ortaya çıkıyorsa bunun nedeni tembelliktir sanırım.” 108
“Hak, ödevin öteki yüzünden başka bir şey değildir.” 118
“Deney denilen şey, ölüme karşı bir savunma olmaktan fazla bir şeydi: Deney bir haktı, ihtiyarların hakkı.” 119
“Yirmi yıllık baş eğmenin bir memura kazandırdığı saygıdeğerlik hakkım bile yoktu. Hayatım beni gerçekten kaygılandırmaya başlamıştı. Yoksa sadece bir dış görünüş müydüm ben?” 120
“Varım çünkü bu benim hakkımdır. Var olmak hakkım var öyleyse düşünmemek hakkım da var.” 140
“Dönen plak var, sesle titreşen hava var, plağa kazılan ses var. Onu dinleyen ben de varım. Her şey dopdolu, varoluş her yerde, yoğun, ağır ve tatlı. Ama bütün bu tatlılığın ardında ele geçmez, yakın ama yine de uzak, genç, acımasız ve durgun şu…Evet şu eğilip bükülmezlik var.”141
“Hibir şey. Var olmaklık.” 142
“Ölüydüm ama farkında değildim bunun, bir pul koleksiyonum vardı.” 155
“Efendim, Tanrı’ya inanmıyorum ben, varlığı bilim tarafında yalanlanmış bulunmaktadır, diyor ama toplama kampında insanlara inanmayı öğrendim.” 156
“klise törenindeki gerçek sırrı, insanların bir araya gelişinde aramak doğru olmaz mı? Tek kollu bir Fransız papazı töreni yönetirdi. Bir küçük orgumuz vardı. Baş açık ayakta dinlerdik. Orgun seslerine kapıldığım zaman çevremdeki insanlarla tek bir gövde haline girdiğimi hissederdim.” 157
“Hayatımı şu biçimde harcadım ve şimdi adamakıllı mutluyum diyen bir kimseyi nasıl olur da kabahatli bulabiliriz?” 158
“(Sosyalist) Partiye girme kararını vermeden önce öyle korkunç bir yalnızlık duyuyordum ki canıma kıymayı bile düşündüm. Bu işten caymamın neden, ölümümden kimsenin duygulanmayacağı, ölümde, hayatta olduğumdan daha yalnız olacağımı düşünmemdir.” 158
“Hümanist genel olarak karısını kaybetmiş, gözleri yaşlı bir kimsedir, yıldönümlerinde ağlar durur. Kedileri, köpekleri ve bütün gelişmiş memeli hayvanları da sever.”159
“Deniz de bir dua kitabıdır.” 169
“Gerçek deniz soğuk ve karadır, içinde hayvanlar kaynaşır, insanları aldatmak için yapılmış şu incecik yeşil zarın altında sürünerek ilerler.” 169
“varoluş üzerine düşündüğümü sandığımda hiçbir şey düşünmemiş olduğumu söyleyebilirim.” 173
“varoluş nedir? diye sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan nesnelere dıştan eklenen boş bir biçimdir, derdim.” 173
“Her şey kendilerini gülüşlere bırakan ve ıslak dudaklarıyla ‘gülmek iyidir’ diyen kadınlar gibi usul usul varoluşa kayıyor; karşı karşıya geçip yayılıyor, varoluş en aşağılık sırlarını birbirine açıyordu. Varoluşmayış ile şu baygın bolluk arasında bir orta yerin bulunmadığını anlamıştım. Varolunuyorsa buraya kadar var olmak, küfe, şişkinliğe, müstehcenliğe kadar var olmak gerekiyordu.” 174
“Var olan hiçbir şey gülünç olamaz.” 174
“Her zaman için fazlalıktım ben.” 175
Var olmak burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir ama hiçbir zaman çıkarsayamayız onları… hiçbir zorunlu varlık varoluşu açıklayamaz çünkü olumsallık bir sahte görünüş, ortadan kaldırılabilecek bir dış görünüş değildir; mutlak olanın kendisidir, bu yüzden yetkin bir temelsizliktir. Şu bahçe, şu kent, ben kendim, her şey temelsiz ve nedensizdir. Bunun farkına vardığınız zaman yüreğiniz bulanır… her şey salınmaya başlar. Bulantı budur işte.” 179
“varoluş uzaktan uzağa düşünülebilecek bir şey değildir. Sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir… ya hiçbir şey yoktur artık.” 179
“Hareket dediğimiz şey de yok; hareket, geçişlerden, iki varoluş arasındaki aracılardan, güçsüz anlardan başka bir şey değil.” 180
“Varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili bir tek anısı bile yoktur.”181
“Ölümlerini bir iç zorunluluk gibi kendilerinde sevinçle taşıyan yalnız melodilerdir. Ama melodi varoluşan bir şey değildir. Var olan her şey nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür.”182
“Varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.” 182
“Loyola’nın Ruhsal Egzersizleri’ni okuyorum: ‘Önce dekoru düşüneceksin, ondan sonra kişileri. Sonra görüyor insan.”diyor büyü yapar gibi. 206
“Yalnız ve özgür ama bu özgürlük ölüme benziyor biraz.” 211
“Kazanacaklarına inanan yalnız kodoşlardır.” 212
“Hastalar da kimi zaman acılarını duymayacak kadar bitkin düşerler.”212
“Biliminiz nerede? Hümanizminiz ne oldu?” 215
“Bilinç, fazlalık olmanın bilincidir.” 229
“Asfaltın da demir satan mağazaların da kışla pencerelerinin de bilinci var.” 230
“tarih, var olmuş olan bir şeyden söz eder oysa bir var olan başka bir var olanın varoluşunu haklı çıkaramaz.”239
Sartre ve Varoluşçuluk hakkında bu yıl bitirdiğim İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Felsefe Bölümü ders kitabından özetleyerek derlediğim notları, romanı, yazarını ve felsefesini anlamaya yarar diye sunuyorum: SARTRE  ve VAROLUŞÇULUK
Sartre’n varoluşçuluğunun bir ayağı fenomenolojiye bir ayağı Marksizm’e dayanır. Sartre, Bergson’dan etkilenmiş ve özgür irade konusunda araştırma yapmıştır. 1934’te Egonun Aşkınlığı adlı eserinde  Huserl’in bilincin yönelimselliği tezi ile hesaplaştı. 1938’de Bulantı’yı yazdı, 1939’da Duvar romanında ölüme mahkum edilen tutsakların yaşadıklarını varoluşçu bakış açısıyla dile getirdi. Marlau Ponty ile Modern Z amanlar (Les Temps Modernes) dergisini çıkardı.(1945)
Berlin Fransız Kültür Merkezi’nde çalışırken Huserl’in fenomenolojisini keşfetti, Varlık ve Hiçlik’i yazdı.(1943) Paris’te 1945’te yaptığı “Varoluşçuluk Hümanizmdir” adlı konuşması büyük etki yaptı. 1957’de yazdığı Yöntem Araştırmaları’nda ve 1960’da yazdığı Diyalektik Aklın Eleştirisi Varoloşçulukla Marksizm’i uzlaştırmaya çalıştı.
Sartre’ın temel düşüncesi insanın tamamlanmamış bir varlık olduğudur. Sartre için insan sadece varlıkla değil kişilikle de olan ilişkisinde anlam kazanır. İnsanın soru sorma davranışından hareket eder: Soru soruluyorsa, soran ve muhatabı vardır. Soruya alınan cevap olumluysa varlığa, olumsuzsa hiçliğe götürür. Hiçlik, insan bilincinde oluşur. Hiçliği var eden bilinç sahibi insanın varlığıdır. İnsan nasıl bir varlıktır ki hiçlik onun aracılığıyla olsun?
Sartre, varlığı, kendinde varlık ve kendi için varlık diye ikiye ayırır. İlkçağ filozoflarından Parmenides’ten ilhamla “Varlık vardır, varlık var olandır” der. Varlığın kendi başına bir şey olmamak bile olması imkânsızdır. Bilinç olmaksızın varlık kendinde olmakla sınırlıdır. Varlığa başkalık veren bilinçtir. Bir masa, masadır. Ancak bilincimiz her zaman başka bir şeyin bilincidir. Masa masa olmak için çaba sarf etmez ama insan hep bir var olma çabasındadır. Kendinde varlık başka türlü olamazken kendi için varlık her zaman eksiktir, olduğundan başka türlü olacaktır. İnsan eksik bir varlıktır. Sartre’a göre insan her zaman mümkün olanlar tarafından kuşatılır. İnsan önce eksiklik olarak var olur. İnsan varlığı sürekli bir öteye geçme edimidir. Ama bu geçiş hiçbir zaman gerçekleşmez. Değer ve özgürlük böylece ortaya çıkar. İnsan bedeni ile dünyada durum içinde var olur. Kendi için varlık olduğu kadar öteki için varlıktır aynı zamanda. İnsan belirli bedensel özellikleriyle, belirli bir kültür, toplum veya sınıf içinde var olur. Sartre buna insanın olgusallığı, der. İnsan bedeni,kendi için varlığı her zaman kendinde varlığa bağlı kılar. İnsan bedeni diğer insanlar için nesne haline gelir. Bu haliyle insan başkası için varlıktır. Bu, insanda utanma duygusunu oluşturur. Özneler arası ilişkilerin temeli bu utancı doğuran çatışmaya dayanır. Bu nedenle Sartre için başkaları Cehennemdir. Başkalarının yargılayıcı bakışlarından kaçmak ve utanmamak için çaba sarf ederiz. Böylece hep kendimizi başkalarının gözünden görerek yaşamımızı düzenleriz.
Varoluşçuluğu
İnsan her zaman başka olanaklara doğru şu an olduğu halini hiçleyerek kendi kendisinin ötesine geçer. İnsanı değerli kılan da budur. Sartre’ın varoluşçuluğu bütünüyle bir özgürlük felsefesidir. İnsanın kendi varlığını, kendi eylemleriyle sürekli ve yeniden kuran, insanı değişim içindeki tamamlanmamış bir varlık olarak ele alan ve insan varlığının belirli yasalarla şekillenen bir doğası olduğunu reddeden varoluş düşüncesi insanın özgürlüğünün temelinde yer alır. Bir masanın neye yarayacağı bilinmeden masa yapılması mümkün değildir.  Bunun anlamı, masanın varoluşunun masanın özünden önce geldiğidir. İnsanın varoluşunda bu görüş sürdürülemez. İnsanın  bütün yapıp etmelerinin taşıyıcısı kendisi olduğu için her eyleminin sorumluluğunu yine kendisi almak zorundadır.
Ateistliği
Sartre, insanın özünün varoluşundan önce belirlendiği görüşünü reddettiği için Tanrı’nın varlığını kabul etmez. Ama değerleri kabul eder. İyiyi kişi kendi bulmak zorundadır. Bu özgürüktür, bir yanıyla belirlenimcilik ve kadercilik yoktur. İnsan yaşamadan önce hayat bir şey değildir. Hayatı anlamlı kılan insandır. Değer de hayattan başka nedir? Sorun Tanrı’nın varlığı-yokluğu değil insanın kendini bulması ve var olmasıdır.
Hümanizmi
Hümanizm, insanı Tanrı’ya karşıt olarak evrenin merkezine yerleştiren ideolojik bir öğretidir. Hristiyanlar Sartre’ı ateistliği nedeniyle, Marksistler ise öznelci olduğunu vurgulayarak  materyalist olmamakla suçlamışlardır. Komünistler, varoluşçuluğun insanı umutsuzluğa, durgunluğa, miskinliğe sürüklediğini öne sürmüşlerdir. Katoliklere göre de varoluşçuluk insanı başıboşluğa iter. Sartre’a göre de varoluşçuluk Marksizm değildir, Materyalizm insana nesneymiş gibi yaklaşır, varoluşçulukta ise insanın öznelliği öne çıkarılır. Yine Sartre’a göre varoluşçuluk insanı eylem yapmaya ve sorumluluk yüklenmeye özendirir, Sartre, varoluşçuluğun hümanizm olduğunu savunur. İnsan nihai bir amaç olmaktan çok bir ilerleyiş, aşış ve oluştur. İnsan kendi dışında bir amaca yönelerek var olur. İnsanı miskinliğe iten kaderci ve özcü anlayışlardır.
Özgürlük Anlayışı - İç Daralması
Sartre’a göre özgürlüğü insanın varlığından ayırmak imkânsızdır. İnsan olmak ve eylemek bir ve aynı şeydir. İnsan özgürlüğünün bilincine iç daralması ile varır. İçimizi daraltan gelecekteki imkânlar ve bunlara karşısında takınacağımız  tavrımızın sadece bizim elimizde olacağının bilincidir. Bu da bir seçim ve sorumluluk duygusu getirir. İçimizin daralmasını bastırabiliyor muyuz? Apaçık belli ki onu ortadan kaldıramayız.  Ama kendimizi aldatabiliriz, sorumluluğu Tanrı’ya, kadere, başkalarına yükleyebiliriz. Bu, özgürlüğümüzü reddetmektir. Kendini aldatma insanı bilince götürür. Bilinçli insan kendini aldatabilir. Kendini aldatma çabamız hiçliği gerektirir. İnsan özgürlüğe mahkumdur ve bütün yaptıklarından sorumludur. Tek başına bırakılan insan varlığını kendisi seçecektir. Bu, bunaltıya götürür ve insanı eyleme sevk eder.
Bunaltı – Bulantı
Sartre’a göre insan sadece kendinden değil bütün insanlardan sorumludur. Kişi kendi olmak istediği kişiyi yaratırken herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlar. Olmak istediğini seçmek, seçilen şeyin değerli olduğunu gösterir. Herkes için iyi olan bizim için de iyidir. Kişi kendisini seçerken gerçekte insanı seçtiğinin farkında olmalıdır. Bu durumu Sartre, bunaltı terimi ile anlatır. Herkes benim gibi yaparsa ne olur? Sartre’a göre bulantı, insanın kendi sorumluluğunu  duymaktır. Bulantı insan varlığından gelmektedir. İnsan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur.
Marksizm – Tarihsellik

Var olmak Sartre’a göre her zaman tarihsel ya da politik bir durum içinde olmak demektir. Marksizm, tarihin, insanların kendilerini var etme projelerinden oluştuğunu ileri sürer. Sartre, insan ve çevresi arasındaki ilişkinin diyalektik olduğunu savunur. İnsan tarih ve kültür tarafından biçimlendirilir. Bunun özgürlüğü sınırladığı düşünülebilir. Böyle düşünüş tarihe verilen anlamla ilgilidir. İnsanın etki edeceği bir çevresi olmalıdır. Çevrenin de etki edecek birine ihtiyacı vardır. İnsan alet yapar fakat ürettiği nesnelerin kölesi de olabilir böylece kendine yabancılaşır. İnsan oluşturduğu tarihin şekillendirdiği yine o tarihi yapandır. 

20 Haziran 2017 Salı

Ödülün ölçü olmadığına örnek bir kitap: HAYATTA KALMA GÜNCESİ / Doris Lessing


İnsan beğendiği şeyleri anlatmaya daha hevesli oluyor. Hoşumuza gitmeyen, beklentilerimizi boşa çıkaran “şey”ler ise insanın hevesini kırıyor, onlar hakkında ne dilin konuşası ne de kalemin yazası geliyor.  2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz kadın yazar Doris Lessing’in Hayatta Kalma Güncesi romanı tam da böyle bir şey. İlk yirmi sayfada okuyucuyla sohbet etmeye, konuyu ortaya koymaya çalışıyor ama yazarın ne demek istediği çok da net anlaşılmıyor. Bu sayfalar bana çok sıkıcı geldi… Eğer Pendik Okuma Grubuna okuma sözü vermesem yirmi sayfaya tahammül edemez, elimden atardım bu kitabı. Okumasaydım olurmuş ama yazmasam olmaz.   
“O dönemi hepimiz hatırlıyoruz.”(s.11) Başlangıç cümlesi dahi sorunlu geldi bana. “O dönem” yalnızca söyleyenin bildiği bir zaman dilimi olabilir, “hepimizin hatırladığı” bir dönem ise yazarın muhatapları okuyucularının bileceği değil de o dönemi birlikte yaşadığı kişilerle geçirdiği bir zaman dilimi olabilir.  Neresinden baksan sorunlu görünen bir cümle. Çok değil bir iki sayfa sonra ise sözü “Şu an ‘Onlar’, ‘Şunlar’, ‘Şey’ gibi sözcüklerle özetleyiverdiğimiz genel baskılardan ve olaylardan değil o sıralarda beni fena halde sıkıştıran, bunaltan keşiflerden söz ediyorum”(s.15)’a getirince bir de üstüne “Geriye bakınca duvarın arkasındaki şu öteki yaşamın ya da var oluş biçiminin, dinlediğim, kulak kabarttığım şeyin ne olduğunu ayrımsamamdan çok daha önce zihnimin bir köşesine takıldığını kesinlikle söyleyebilirim. Ne var ki belli bir tarih, bir gün veremiyorum” deyince, “git işine be kadın!” diyesi geliyor insanın. Şu “Şey” üzerine sayfalar dolusu şey yazmış yazarımız ama ben yazdığı şeylerden hiçbir şey anlamadım. Anlayan birine rastladım internette, Hande Öğüt’ün “sanatlog” isimli kendi blogundan, buraya alıyorum yazısının büyük bir bölümünü:
“Dünyanın sonu gelmiştir; hoyratça kullandığımız doğal kaynaklar tükenmiş, tüm kamu hizmetleri durmuş, okullar eğitim verme çabasından vazgeçerek ordunun bir uzantısına, toplumu denetim altına alma aracına dönüşmüş, çevre kirlenmiş, evsizlerin sayısıyla birlikte sokak çeteleri artmış ve büyük şehirlerden göç zorunlu hale gelmiştir.
Felaketle birlikte gelen değişim, geçmişte kalan gerçekliğin etkisini sürdürmekle birlikte yeni olanakların da ortaya çıktığı bir ara duraktır. Kentin bazı bölgelerinde toprağı ekip biçen, boş evlerde hayvan yetiştiren, elektriğini üreten, lağımını gübreye dönüştüren mahalleler oluşmuştur. Ne var ki mevcut merkezi toplum mantığına karşılık, komünal bir yapılanma olarak topluluk fikri, atavistik kabile yaşantısına, yamyamlığa ve barbarlığa dönüşmekte gecikmez. Tüm karşı ütopyalar gibi Hayatta Kalma Güncesi de acımasız bir radikallik taşır. İnsanlığı daha ilkel bir yaşama dönmeye zorlayan küresel afet öngörüsünü, ütopik ve bilimkurgusal romanlarında işleyen ancak bu gerilimli dönemlerden sonra insanlığın hem biyolojik hem de ruhsal olarak evrildiğine, ileriye doğru hareket ettiğine inanan Lessing, 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında yazdığı bilimkurgu romanlarında yokoluşa giden gezegenlerin talihsiz öykülerinde hep bir varoluş imkânı arar.
Hesaplaşılamayan Bir Karakter: Emily
Geçmişin ve içinde bulunulan zamanın, izlenime dayanan bir kaleydoskopu olan, değişik katmanlarda, bilinmeyen bir tarih ve ülkede geçen Hayatta Kalma Güncesi’nin zeminini, bir evin duvarlarının arkasından görülen, yeni bir bilinç basamağıyla eşanlama gelen, hayali bir dünya oluşturur. Dilin yozlaşarak yoksullaştığı ıssızlığın ortasında ise Anna gibi alt kimliklere bölünen, bu kez daha yaşlı, daha bilge ve yazarın bizzat kendisi olduğu tartışılmaz bir anlatıcı-yazar yer alır. Hayatının ağırlık merkezinin kaydığı, dengelerin yerinden oynadığı böylesi bir dönemde, anlatıcı kadın için bir saplantıya dönüşür duvar. Onun arkasında olup bitenler, her zerresiyle şimdiki gerçek hayatı kadar önemlidir. Ömrü boyunca içinde taşıdığı ve mutlaka şiddetli, ateşli bir karşı çıkışın eşlik ettiği huzursuzluk ve açlık, duvarın gerisindeki deneyimlerin yol açtığı duygu sayesinde nihayet yatışmaya başlar. Duvardan geçip gitmek, bir daha da geri dönmemektir tek isteği. Kadını yalıtan ama aynı zamanda da koruyan duvar, hem dışarıda bırakan hem de içine alan sürgünün çift anlamlılığına ilişkin bir metafordur. Duvarın ardına gömülen kadın, burada gördüklerini çözümleyebilmek için alt benliklere bölünerek bir başkalaşım sürecinden geçer. Sokakta alabildiğine bir felaket sürmekteyken duvarın arkasındaki bakımsız, eski odalar canlanır, varlığa kavuşur. İçlerinden portreler belirir. Kendisini görünür kılmak için bir bedene ya da aynaya ihtiyaç duymayan, anlatıcının belleğine yaptığı yolculuklarla canlanan çehrelerdir bunlar: Bir anne, bir baba, küçük kız ve bir erkek bebek… Babası ve annesi tarafından sürekli taciz edilen bu küçük kız yani Emily, anlatıcıya tanımadığı bir adam tarafından, felaket başladığında teslim edilen Emily’dir. Ama onun çocukluğu, bebekliği üzerinden kendi tarihini ve şimdisini de anlamlandırmaya çalışan anlatıcının kendisi de olabilir hiç kuşkusuz. Duvarın ardından, bilinçaltının katmanlarından görünen Emily Cartright’ın çocukluk dönemi, Lessing’in çocukluğuna da çok benzemektedir zira: Katı, sevgisiz anne figürü, talihsiz asker bir baba ve okula gitmeyi reddeden bir kız çocuğu… “Bir otobiyografi denemesi” diye bahsettiği Hayatta Kalma Güncesi’yle benzer şekilde yazarın alternatif gerçekliğe olan tutkusunun bir yansıması olan Alfred ile Emily’de de anne ve babasını, kendi çocukluğunu bambaşka biçimde anlatır Lessing. Nefret ettiği annesiyle hesaplaşması, Under My Skin’de de sürer. Hayatta Kalma Güncesi’ndeyse Emily, sevgi ve tedirginlik, şefkat ve kaygı uyandıran, ansızın çocukluktan gençkızlığa ve kadınlığa geçen bir çocuk-kadın olarak kurgulanmıştır. Köpeği Hugo’ya sarılarak şekerleme yiyen bu kız bir anda ergenliğe adım atar ve sayıları her gün artmakta olan sokak çetelerinden birine katılır. Moda, güzellik, toplumsal cinsiyet kavramlarını hiç öğrenmemiş olan Emily’nin kendini genç bir kadın olarak kuruşu, anlatıcınınkinden çok farklıdır. İlk otoportresini eski bir elbiseyi onanırıp dönüştürerek yapar. Tüllerle, dantellerle, tüylerle bezeli bu elbise, muğlak bir saflık bildirgesi; cinsellik kadar taze etin geçiciliğinin de simgesidir: “Böyle bir vahşet ve anarşi ortamında, bir genç kız elbisesinin ilk örneği, arketipi olan bu elbiseyi-daha doğrusu bu arketipler bileşkesini görmek, bu çocuğun, bu küçük kızın rüyalarının malzemesini, şu yaşlı uygarlığımızın döküntü yığınlarında, çöplüklerinde bulması, bulup çıkarması, üzerinde çalışması ve kendine biçtiği imgeleri…” Yokedilemez, alabildiğine eski, günün gerçekleriyle çelişen imgeleri her şeye karşın hayata geçirmesiyle anlatıcıyı dehşete düşürür Emily. Tamamen gençliğine hapsolmuş kızı izlerken duvarın arkasındaki sahnelerle, onu biçimlendiren bu arka planla bağını sürdüren anlatıcının bir kimlikten diğerine geçişi, Emily’nin genç kızlıktan kadınlığa, tekrar çocukluğa ve bebekliğe evrilişi, öznenin oluş süreci içinde olduğunu ve asla sabitlenemeyeceğini gösterir. Kişilikten kişiliğe giren Anna (Altın Defter) gibi bu romanın anlatıcısı ve dolaylı yazarı Doris Lessing için de gerçek olan, “oluş”un kendisidir ve oluş kendinden farklı olmaktır.”


Roman gerek biçim bakımından gerek biçem(üslup) bakımından, gerek roman kişilerinin tema ile ilişkilendirilmesi açısından, gerekse içerik olarak okuru tatmin etmekten uzak: Durağan düşünce paragraflarıyla başlayan roman 3-4 kişilik kadrosuyla neresi olduğu belli olmayan dar bir çevrede, belirtilmeyen bir zaman diliminde yol almaya çalışıyor daha doğrusu yerinde sayıyor. Kaostan korkan yaşlı ve yalnız bir kadına tanımadığı bir adam yanında köpek mi kedi mi belli olmayan bir hayvanı olan (bu belirsizlikler öldürdü beni) 13 yaşında bir kız çocuğu bırakıyor, bu çocuk sokak çocukları çetelerine katılıyor, çete liderlerinden Gerald’a aşık oluyor. Çocuk çeteleri, varlıklı ailelerden boşalan apartman dairelerinin beşinci altıncı katlarında inek yetiştiriyor, tarım yapıyor (ne kadar inandırıcı?). Sanki kaosun sorumlusu bu çocuklar. Çocukların suçlarından(!) dünyanın sonu gelecek. Neymiş “ütopik” romanmış, ütopyası nerede? Yok. “Distopik” romanmış,  ama ayakları yere basmıyor. Distopik roman örnekleri Usta ile Margarita, Biz, Sineklerin Tanrısı, 1984, Hayvan Çiftliği vb. romanların –biraz iddialı olacak ama- yanından dahi geçemez bu roman. Dil ve anlatım konusuna hiç girmeyeyim, Hace-i Evvel’imiz Ahmet Mithat Efendi’yi tercih ederim.  İnsan şöyle akılda kalıcı bir cümleye rastlar değil mi o  kadar söz arasında. Şöyle avunabiliriz: Zor okunan Nobelli sadece bizde yetişmiyormuş. En bilinen sözü “Mutsuz çocuklar romancılar yaratır”mış Lessing’in, “ama nasıl romancılar?”  İngilizler, Shakespeare’den sonra bir tane bile edebiyatçı yetiştirememişler gibi geldi bana. O da "Şeyh Pir hazretleriydi" ya zaten!


Modern İspanyol Edebiyatından Yükselen Bir Ses: Arı Kovanı / Camilio Jose Cela


Dilime takıldı durup dururken okaliptus sözcüğü, nereden geldiyse, çarşıdan eve gelene kadar tekrarlayıp durdum içimden. Arı Kovanı’nı okumaya devam ettim. Birkaç sayfa sonra bahtsız şair Martin’in şu cümlesi ile afalladım:
-Anacığım anacığım, okaliptus buharı bu, okaliptus buharı, daha fazla okaliptus buharı yap, ne olur… (Bana da mı malum oluyor son günlerde?)
Meğer “dört bardak kaynamış su içine 3 tatlı kaşığı okaliptüs yaprağı atılır, buharın dağılmaması için büyükçe bir örtü altında 10 dakika kadar buhar solunur” ise öksürüğe, grip ve nezleye, boğaz ağrısına, bronşite, göğüs ağrılarına, romatizmaya şifa imiş.
Okuyucusuna bir şey katan kitap iyidir. Yukarıdaki sahne romana zor günlerde halkın başının çaresine nasıl baktığını anlatmak içinkonmuş. Arı Kovanı böyle çok kısa geçen yüzlerce sahneden oluşuyor. Her sahneyi bir petek olarak örmüş yazar, hepsini bir araya getirince kovan olmuş. Oturup saymışlar, tam 346 kişi adı var romanda, bu kişileri de arılar olarak düşünelim. Bir de anlatıcı ana arı/ yazar var. Romanın biçimi böyle tasarlanmış ve bu büyük bir yenilik. Her şeyde olduğu gibi edebiyatta da yenilik, tutulur ve kalıcı olur.
Yazarın kitabın önsözü niyetine koyduğu açıkladığı Arı Kovanı’nda İspanya İç Savaşı (1936-1939) sonrasında halkın günlük yaşayışını, dikta rejiminin halkın yaşayışına etkileri işleniyor. Araya sıkıştırdığı bir özel ad veya bir sözcük ile romanın arka planına, siyasal manzaraya göz atıyor, iç savaştan sonra katı bir yönetimle halkı ezen Falanjistleri iğneliyor. Zaten bu nedenle kitap, 1940’da yazılmış ama 1951’e kadar basılamamış ancak Arjantin’de yayımlanmış. Romanın yazarı iç savaşta Milliyetçiler safında savaşmış ama savaş sonrasında Franko’nun en dişli muhaliflerinden biri olarak tanınmış. Zaten bu, kitaptan da anlaşılıyor. Toplumların geçirdikleri ağır, zor, acı dönemler büyük sanatçılar doğuruyor. Cela da İspanyolların geçen yüzyılda yaşadığı kapalı, karanlık, felaket yılların feryadını duyuran büyük romancı olmuş.

Modern İspanyol edebiyatının en büyük yazarı kabul edilen Camilio Jose Cela, Cervantes’ten sonra eserleri en çok yabancı dile çevrilen yazar imiş. İmiş diyorum çünkü ne yazarını ne de herhangi bir eserinin adını duymuş değildim. Türk okuru tanımıyor Cela’yı, 1989 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıktan sonra iki kitabı çevrilmiş Türkçe’ye, diğeri ilk romanı Pascal Duarte ve Ailesi. Oysa, Cela, 14’ü roman 100’den fazla esere imza atmış. “Karanlık Gerçekçi” (Bu gerçekçiliğin de ne kadar çeşidi varmış yahu.) edebiyatın öncüsü olarak tanıtılan Cela, anlattığı olaylardaki inandırıcılığıyla gerçekçi, argo hatta küfürlü diliyle karanlık, yer altı edebiyatına yakın sayılıyor belli ki.
Bir kahvenin devamlı müşterileri, müşterilerin aile bireyleri, arkadaşları, tanıdıkları sırasıyla arı kovanına girer gibi kahveye giriyorlar. Kısa kısa sahnelerle 6 bölüm olarak yazmış neden altıya bölmüş işte onu ilk okumada anlayamadım. Çok kişi çok kısa anekdotlarla anıldığı için sayfalar sonra yeniden anıldığında sanki yeni kişi gibi anlaşılıyor. Ancak dikkatli okur işin içinden çıkabiliyor. Kısa kısa sahnelerle yazılması romana okuma kolaylığı sağlıyor. Biçim bakımından daha önce denenmiş böyle kahramansız roman bilmiyorum ama 10 yıl kadar önce okuduğum Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler’i de aynı biçimle yazılıydı. İlk anda göze çarpmayan bir özelliği de roman kişilerinin bir gününü anlatmasıymış doğrusu ben bunu fark edemedim, aynı kişiler sayfalar sonra yeniden sahne alınca başka bir günde yaşadıkları anlatılıyor diye düşündüm. Bu yönüyle roman, James Joyce’un Ulysses’ini akla getiriyor.
Camilio Jose Cela’nın dil ve anlatımı da biçimdeki yeniliğinden azımsanmayacak ölçüde değişik ve başarılı. Alaycı, küfürlü, metaforlarla yüklü azgın bir dil bu. Bizde “dilini eşek arısı soksun” deyimini hak eden bir dil. Cela kendini, “kıpır kıprı bir edebiyat hayvanı” olarak tanıtıyormuş. Rahatsız ediyor mu bu dil, yok etmiyor, “yakışıyor haspaya”. Ustanın dili de biçimin bir parçası.
Okumayı bitirdiğim hafta sonu İspanya’dan Bravillo, eşi ve üç arkadaşları Refik Algan’a misafirliğe geldiler. Onlar Arı Kovanı kitabını gösterdim. İspanyol nisafirlerimiz, Cela’nın İspanya’da çok popüler bir yazar olduğunu belirtip benim onun kitabını okumama sevindiler. Cela’nın iri yarı cüsseli bir adam olduğunu, agresif bir kişilik taşıdığını ve İspanya’da kendine özgü Camilio Jose Cela sözlüğü bulunduğunu söylediler.
Adnan Özer, yazarın ölümü üzerine yazdığı bir yazıda (1.2.2002, Radikal) “Cela'nın edebiyat varlığı için ne denir; o İspanyol kültürünün çağdaş bir referansıdır en başta, İspanyol klasiklerini iyice bir hıfzettikten sonra belleğinden modern bir döküm yapmıştır. Yaban imgelerle yüklü Klasik Kastilyan anlatısını; yani Tormesli Lazarillo anlatısının doğallığını Cervantes'in melankolisini, Francisko Quevedo'nun eyyamcı üslubunu, Calderon De La Barca'nın huzursuzluğunu gerçekliğe sımsıkı dayalı bir şekilde yenilemiştir. 'Gerçeklik ve sükunet' der Cela, 'işte yazmaya oradan, böyle başlarım” diye değinmiş yazarın ustalığına.

Kitaptan seçtiklerim:
“Biz babalar, çocuklarımız kötülük ya da uçarılık yaptığında belki de koruma içgüdüsüyle suçu kötü arkadaşlara atma eğilimindeyizdir.                                                                                                          …                                                                                                                                                         Kötü arkadaşlara bulaşmayan Arı Kovanı’nın öyle pitoresk ve eğlenceli, sert ve etkileyici bir hikaye anlattığı söylenemez ama hayli şatafatlı bir paye ile taçlandırıldığı söylenebilir. Onun için avutucu bir şey değil bu, onun tercihi, müptelası olduğu ve haz aldığı ızdırap duygusundan yana.” S.7-8
“Yazarlar dangalak ve bilgiç olma eğilimindedir, istisnaları bir yana bırakırsak, onların yazması için belirli uygun bir atmosfer gerekir. Kimisi, örneğin kafelerde yazan Bernanos, uyuşturucu etkisi yapan gürültülü ortamları, kimisi de , söz gelimi Juan Roman Limenez gibi histeri numuneleri, sıkı önlemler alınmış sessiz ve sakin ortamları sever. Kibirle edinilen bu sanı gerçeğin hayli uzağındadır. Yazmak için gereken tek şey vardır: Söyleyecek bir şeyinin olması; onu söylemek içinse bir tomar kağıt ve bir kalem. Bunun ötesinde her şey lüzumsuzdur, gösteridir. Bir tomar kağıt ve bir kalemle Don Kişot ve hatta arkasından İlahi Komedya yazabilirsiniz. Yapılacak şey, işe koyulmak ve ortaya çıkacak şeyi beklemektir. Ortaya, Don Kişot ya da İlahi Komedya çıkması olasılığı çok düşüktür elbette.” S.12
Her yerde pişirilir bakla; kimisi öyle ya da böyle sindirilir, kimisi de taş gibidir, kimse dişleyemez.” S.14
“Yapay olarak, zorlamayla zuhur eden şeyler, müthiş bir hızla eskiyor.” S.15
“Kimisinin sessizliği, belli belirsiz hatırlanan bir geçmişi hayal etmekte olduğu izlenimi verir, kimisi ise yüzünde zavallı bir hayvanın sevecen, yorgun, yalvaran bir hayvanın ifadesi, eli alnında, bakışlarında artık sakinleşmiş bir denizin kederi, öylece dalıp gitmiştir.” S.22
“Disiplin olmadıkça iyi bir şey yapılamaz. Disiplin yoksa hiçbir şey için çaba harcamaya değmez.” S.27
“Şu ilham perileri, kör ve sağır bir kelebekçiğe benziyor olsa gerek öyle olmasa çoğu şey karanlıkta kalırdı.” S.28
“Ve nasıl da şefkatlidirler. Bunu fark ettiniz mi hiç? (Kediler) Birini sevmeye görsünler, hayatlarının sonuna kadar devam eder o sevgi.
Kedileri örnek alması gereken ne çok insan var şu dünyada!”  s.34
“Kimisi, başkalarından daha fazla ilgi çeker bu dünyada. Böylelerinin alnında bir yıldız vardır sanki hemencecik seçilirler.” S.39
“Gelişigüzel çaldığı kapının eşiğinde su isteyen terk edilmiş çocuk gibidir.” S.41

“Yüz, ruhun aynası olmasa işimiz zor.” S.113
“Şişko ve sarhoş karılar fazla yaşamaz.” S.127
Bayan Rosa'nın kafesindeki kahve saati müşterileri,çay saati müşterilerinden farklıdır; bütün kafelerde olduğu gibi. Hepsi gedikli müşterilerdir elbette, aynı divanlarda oturur, aynı fincanlarla içer, aynı karbonattan alır, aynı parayla ödeme yapar,aynı patron edepsizliğine katlanır. Ama yine de, nedendir bilinmez,öğleden sonra saat üçte gelen müşterilerin, saat yedi otuzda gelenlerle uzaktan yakından bir alakası yoktur.” S.131
Eğer kahve saati müşterilerinden biri biraz sallanıp gitmekte gecikirse, yeni gelenler, yani çay saati müşterileri kötü kötü bakarlar ona; ne daha iyi ne de daha kötü, aynen kahve saati müşterilerinin erken gelen çay saati müşterisine baktıkları gibi bakarlar.” S.132


“Genç bir kadın, çirkin bile olsa daima para eder.”s.157
“Bütün bağırganlar gibi kendisinden daha kudretli birine çattığında kuzu kesilmektedir bayan Roza.” S.160
“Bilirsiniz eceli gelen sıçan kedinin taşaklarını kaşır.” S.161
“Her şey yolunda giderse ne âlâ! Ama her şeyin yolunda gitmesi ender rastlanan bir durumdur. Kimi zaman her şey ters gider.” S.187
“Kedi, yastığa iner, budala bir aşık gibi usulca ağzını ve göz kapaklarını yalamaya başlar bayan Elvira’nın Dili apış arası gibi sıcacık, kadife gibi yumuşacıktır.” S.205
“Sarhoşlardan çok daha fazla memnun eder insanı veremliler.” S.206
“Şans dışında her şey elindedir insanın. Ama talih kuşu ancak canı isterse gelip başına konar insanın. O da kırk yılda bir…” s.207
“Bir nevi hüzün ve mutluluk antolojisidir sokaklardaki banklar.” S.213
“Bu dünya çok boktan. Herkes kendi çıkarını kolluyor… Sesi gür çıkanlar ayda in peseta verdiniz mi susuveriyor… Ha ha! Sonuçlarına katlanmak ve bütün pis işleri halletmek ise bize, aç ve sefil olanlara düşüyor.” S.222
-Ne derseniz deyin.umurumda bile değil. Herifin birine ilaç alabilmek için başka bir herifin kollarına atmak zorundayım kendimi. Getirin şu herifi !” s.236
“Yalnız inançla iyileşemezsiniz dostum. Daha baştan ölmeye mahkumdur çabasız inanç, hiçbir işe yaramaz. Kendinizden de bir şey katmanız, itaatkar ve sabırlı, çok sabırlı olmanız gerekir.” S.245
“Erkeklerin hoppa kızlarla gönül eğlendirdiklerini ama sonunda namuslu kızlarla evlendiklerini asla unutma.” S.250
Artık, bayan Rosa’nın kafesine yerleştirilmiş bir mobilya gibidir bayan Elvira.” S.250
“Boşboğazla pis boğaz beladan kurtulmaz.” S.250
“Ölüyü örtekorlar, deliğe dürtekorlar.” S.254
“Şans diye bir şey yoktur dostum. Şans dediğin kadın gibidir, sokakta salınıp dururken sessizce seyredene değil peşinden koşana teslim olur.”s.267
“Flamenko söyleyen çocuk, yağmur yağdığında ıslanır, hava soğuyunca donar, ağustosta köprünün gölgesi pek işe yaramadığı için kavrulur, Sina tanrı’sının kanunudur bu.” 293
“Savaş ne büyük acımasızlık! Herkes kaybediyor, herkes anbean kültürden uzaklaşıyor.” S.308

Kitapla ilgili araştırma yaparken internette Arı Kovanı Metaforu adlı bir kitabın tanıtım yazısına rastladım. Yazarının da İspanyol olması dikkatimi çekti. Ramirez ve Cela tanışıyorlar mıydı, birbirlerinden etkilenmişler mi öğrenemedim. Yazıyı aynen alıyorum belki bir işe yarar.

Arı Kovanı Metaforu / Juan Antonio Ramirez, Ocak 2007 / 1. Baskı / 176 Sayfa Fiyatı: 9.00 TL
Kitabın Künyesi:
Gaudi'den Le Corbusier'ye - Uygar dünyanın kadim köklerinde yatar arılar dünyasının sırrı. İdeal toplumun, işbölümünün, örgütlü çalışmanın timsalidir arılar. Benzersiz bir uyum ve dengenin kaynağı olarak görülen arı kovanı, petek gözlerinde soluk alıp veren bir sureti olarak görülür evrenin. Bütün bunların ötesinde, yarattıkları doğal mimarinin eşsiz yapısıyla da göz kamaştıran canlılardır. Tanınmış İspanyol sanat tarihçisi Juan Antonio Ramirez, bu çıkış noktalarını esas alan çalışmasında, arıların kaynaklık ettiği bu etkinin sanattaki ve mimarideki modern eğilimleri nasıl beslediğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Arıların örgütlenmesindeki ve arı kovanlarının meydana getirilmesindeki doğal itkilerin Gaudi, Steiner, Wright, van der Rohe, Le Corbusier gibi yaratıcıların yapıtlarına ne denli güçlü bir esin kaynağı olduğunu irdeliyor. Arıların ve arıcılıkla ilgili metaforların temel olduğu ideolojik, politik, artistik ve mimari yönelimleri şaşırtıcı, engin ve derinlikli bir gözlem gücüyle çözümleyen, öncü nitelikte bir yapıt.
Konu Başlıkları
Rüstik Arı Kovanı, Aklıcı Arı Kovanı
İşçi Arı Kovanı, Mistik Arı Kovanı
Simgesel Arı Kovanı, Sanatsal Arı Kovanı
Şeffaf Arı Kovanı, Ruhsal Arı Kovanı
Mekanik Arı Kovanı, Toplumsal Arı Kovanı

24 Mayıs 2017 Çarşamba

İNSANLARIN ATLARA YAPTIKLARI FENALIKLAR Yılkı Atı ve Elveda Gülsarı


İki at romanında, Abbas Sayar’ın Yılkı Atı ve Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı adlı eserlerinde insanların atlara yaptıkları fenalıkları okudukça içim acıdı. Yılkı Atı’nda Anadolu bozkırlarının sert kışıyla da merhametsiz sahibiyle de baş eden Doru kısrak, özgürlüğe koşarken Elveda Gülsarı’da ise taypalma yorga (dörtnala koşmasını bilmeyen ama dörtnala koşan atları geçen, uzun yol koşu atı) Gülsarı, Orta Asya steplerinde, Kırgızistan yaylalarında kaderi aynen kendi kaderine benzeyen bakıcısı Tanabay’ın ellerinde ölüyor.

Önce YILKI ATI:
Abbas Sayar’ın romanda anlattığına göre Anadolu bozkırlarında yaşatılan bir gelenek var: Güçten düşen yaşlı at, kışa girerken ahırdan atılıyor, kapılar yüzüne kapanıyor, doğaya bırakılıyor. Yılkı ne yapsın? İnsanoğlunun bu zalimliği karşısında boynunu büküyor, terk edilmiş at, köprü altı çocukları gibi kader arkadaşlarını buluyor, birbirlerine sokuluyorlar, aralarında kara gün dostlukları kuruluyor, sert soğuğa karşı sürtündükleri vücutların ısısıyla ısınıyorlar, kurtların saldırılarına önder bir atın örgütlemesiyle karşı koyuyorlar, ayakta kalmaya, yaşamaya çalışıyorlar. İnsanın yaşlandığı için ata yaptığı zalimlik… Ata bunu yapan atasına ne yapmaz?
Yaz gelince yılkıyı sahibi, (romanda Hüseyin oğlu İbrahim) kışın bıraktığı doğada arıyor. Eğer sağ kalmışsa bir işe koşacak, ormanda, harmanda, çiftte çubukta utanmadan attan yararlanacak. Hay böyle geleneğe! Arka planda, halkın yoksulluk karşısında çaresizliği sezdirilse de okuyucuya yine de makbul değil ata da yapılsa böyle vefasızlık ve onursuzluk,  onur olursa en çok yoksulda olur çünkü.
Abbas Sayar, öykünün sonunda okurun içinin yağlarını eritiyor: Doru kısrak, kendisini tavlamak için getirilen tayını da alıp kaçıyor. İbrahim ele güne rezil oluyor. Atlar artık özgürdür.
Yer yer –özellikle konuşmalar- yerel dille yazıldığı için okumada zorluk çekilse de anlatımdaki canlılık ve içtenlik, kurgudaki ustalık ve akıcılık Yılkı Atı’nın bir çırpıda okunmasını sağlıyor.
Romandan birkaç sahne:
1.      Doru kısrakın doğumu: Dişi atlar, sahibinin beğendiği beygirlerle çiftleştiriliyor. Ancak, Doru kısrakın anası, İbrahim’in  bir iş için kasabaya gittiği bir günde, bıraktığı çayırda, onun haberi dahi olmadan, gençlerin kıyakçılığı ile kimin olduğu bilinmeyen bir atla çiftleştiriliyor. Doru kısrak bu çiftleşmenin ürünü. Sahibine katıldığı yarışlarda birincilikler kazandırıyor, ünleniyor. Halk arasında, çok başarılı ve sevimli çocuklara “piç” dendiğini bilerek mi böyle kurguladı bu sahneyi Sayar, bilemiyorum.
2.      Doru kısrak’ın ahırdan atılışı: İbrahim zalimliği, o kendine şan şöhret katan atı yılkıya kendisi göndermiyor, atı oğullarına taşlattırıyor. Çocuklar zalimliği babalarından öğreniyorlar. Ne acı.
3.      Hıdır Ağa’nın Doru’ya kol kanat gerişi: Zavallı Doru, kurtlarla savaştan sonra bitkin bir şekilde başka bir köyde buluyor kendini. Köyün yaramaz çocuklarının tekmelerinin altından alıyor bağrına basıyor yılkıyı, ahırında yediriyor, içiriyor, ısıtıyor hayvanı.  Bu iyilik önermesi yazarın: Dünya’da hâlâ bir yerlerde iyiler yaşıyor, iyilikten ümidini kesme ey okur!
Romanda daha çok gelenek eleştirisi öne çıkıyor, ancak romanın arka planını didikleyen okur, cahilliği, yoksulluğu, ilkelliği, geri bırakılmışlığı öne sürerek olumsuzluklardan siyasetçileri, siyasal düzeni sorumlu tutabilir. Nitekim, Yılkı Atı romanını Yılmaz Özdil, Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettiği Ergenekon ve Balyoz sanığı askerlerin kendisine hiç yorum yapmadan imzalayıp verdiklerini yazıyor. (31.12.2012, Hürriyet)
Diğer romanlarını okumadım ama Abbas Sayar’ın adı, yalnızca Yılkı Atı ile bile gelecek yüzyıllara kalır.

Romanda altını çizdiğim yerler:

“Para, şahine benzer. Gökten alimallah turnayı indirir.”s.13
“Gönülsüz köpeğin davara gittiği gibi iş görme.”
“Bir at arabaya koşulmaya görsün. Kredisi beş paralık oldu demektir. Artık o, at değil sıra alıdır.” S.32
“Köy büyük bir mapushane.”
 “Tokluk hayatı düşündürür. Toklukla birlikte hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk gavur bir şeydir. İyi bir gavurcuktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü arttırır.” S. 48
“Her işin çıkarsız olanı güzeldir. Huzur ve haklı mutluluk çıkarsızlıktan doğar.” S.59
“Eskiler ne demiş? At yedi günde, it yediği günde.” S.85
“Yılkı atları ya çok soğuk ya da tehlike karşısında birbirlerine sokulurlar. Hava ılıdı mı tehlike kalktı mı dağınık düzene geçerler. Bulduklarını midelerine atmağa çalışırlar. Karınları doyunca da ayakta durgunlaşırlar. Kıpırdamazlar, göz kapakları aşağı düşer, soluk alışları yavaşlar. Yarım bir uykudur bu… Dinlendirici bir haldir.”
“Tayı dişi kekliğe benzer yılkılığın. Onu görünce dayanamaz. Tezinden yaklaşır, gafil avlanır. Yakayı hemencecik ele verir.”

ELVEDA GÜLSARI
Her şeyden önce bir vefa romanı.Tanabay, Sovyet rejiminde doğmuş, büyümüş, askere gitmiş, Büyük Savaş’ı görmüş bir Kırgız köylüsü. Yetiştirdiği, çok yarışlar kazandığı, övündüğü aygırı taypalma yorga Gülsarı, kolhoz yönetimi tarafından elinden alınır. Özel mülkiyetin olmadığı komünist düzende, atı dahi insanın, hatta kendisi bile devletindir. Gülsarı da çıkarcı, zalim yöneticilerin elinde sıra malı olur, işkencelere maruz kalır, iğdiş edilir, yılkıya ayrılır, sonunda yine Tanabay’ın eline kalır. İnsanın ata vefası,atın insana sokulması, insanın insana vefası. Bir de tersi tutumlar, insanın insana yaptığı kötülükler, kuyu kazmalar, insanların ata yaptıkları kötülükler. Ha hayvana ha insana…
Büyük yazar Aytmatov, Tanabay ve Gülsarı’yı merkeze alarak, onların geçmişlerine dönerek sosyal ve siyasal eleştiri yapıyor.
Tanabay, II. Dünya Savaşı’ndan döndükten sonra köyünde, kolhozda, kimsenin pek yapmak istemediği yılkılıklara bakmak ve koyun üretmek işlerinde çalışıyor. Sıkı bir partici ama partinin yönetimine çöreklenen çıkarcı, iki yüzlü politikacılar ona diş bileyip Tabanay’ı partiden atıyorlar. Tanabay da Gülsarı gibi Komünist Parti’nin yılkılıklarından oluyor.
Aytmatov kitapta, tok ve tatlı anlatımıyla eşsiz tablolar gibi gözler önüne serdiği Kırgızistan manzaralarının yanı sıra Tanabay’ın çocukluk arkadaşı, can dostu Çora, karısı Caydar, yasak aşkı Bibican, partinin kötü adamı İbrahim ve daha birçok kişi ile ördüğü olay örgüsüyle,  Kırgızların Sovyet rejimi altında yaşadıkları yoksulluğu, zorlukları kusursuz kurgusuyla dile getiriyor.
Bir de her romanında yaptığı gibi bir efsane, bir halk hikayesiyle süslüyor eserini. Bir meddahı dinler gibi Caydar Hatun’un kopuz eşliğinde söylediği Karagül-Botam bozlağını toy avcı Karagül ile Boz Geyik hikayesini okuyoruz büyük ustanın kaleminden. Karagül-Botam bozlağı romanın da temel önermesini oluşturuyor: “Yalnızlıklar içinde kalan bir adamın hıçkırıklarını, ah dedikçe nefesiyle yel savuran çok büyük acılı bir insanın ahlarını,ıssız ve engin bozkırda başını vuracak, onulmaz derdini gömecek bir yer arayarak koşan bir adamın acı çığlıklarını andıran bir ezgiydi bu.”
‘Neslini kuruttun tükettin Botam
Bu eleme beni sen attın Botam
Seni ellerimle öldürdüm Botam
Yalnızım, kendimi soldurdum Botam!’

Kitaptan seçtiğim cümleler:
“Zaman kimseyi kayırmaz, her canlı yaşlanır, her şey eskir.” S.17
“Kırk yıl kırgında kalsan ecel gelmeyince ölmezsin.” S.19
“Bilirsin bir kız iyi bir ere düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır yaldır parlar, gül gibi olur. Ama kötü birine düşerse solar gider, çöp gibi kalır. Baktıkça yüreğin sızlar. Atın iyisi de öyle olur. Bakmasını bilmezsen onu mahvedersin, olduğu yere düşüp kalır.” S.25
“Demek ki düşünmemek unutmak demek değilmiş. Aslında Tanabay, unuttuğu için değil istemediği için düşünmüyordu geçmişini.” S.39
“Hırsız itten artanı yalar.” S.47
“Yürük atın ünü, futbolcunun ününe benzer. Daha düne kadar mahalle arasında top peşinde koşan bir bacaksız bir bakarsın bütün ülkeye nam salar, el üstünde tutulan bir şöhret olur. Gol atmaya, ağları dalgalandırmaya devam ettikçe de ismi yayılır. Ama giderek yıldızı sönmeye başlar, sonunda unutulup gider. Onu ilk unutanlar da genellikle vaktiyle ona övgüler düzüp göklere çıkaranlar olur. O, anlı şanlı futbolcunun yerini başkası alır. Yarış kazanan atın ünü de öyle başlar öyle biter. Yarış kazandıkça ünü yankı yankı yayılır. Atla insan arasındaki tek fark atın atı kıskanmamasıdır. Atlar bu konuda kıskançlık nedir bilmezler. Tanrı’ya şükür insanlar da atları kıskanmayı henüz öğrenemediler. Böyle diyoruz ama belki yanılıyoruz. Kıskançlığın doksan türlüsü varmış. Sahibine düşmanlık etmek için atının maytabına (toynağın yumuşak ortasına) çivi çakanları da iliyoruz. Hay atı kıskanan zavallı hay!” s.53
Bir batırlık, yiğitlik ve beceri oyunu olan kökparı bize armağan eden atalarımız nur içinde yatsınlar. Ruhları şad olsun!” s.62
“Erlik göstermek ve er meydanında başa gelene razı olmak! Bunlar bir anadan doğmuş kardeşler gibidirler.” S.63
“Malcı, yılkıcı dediğin çok çocuklu bir aile reisi gibidir. İşi hiç bitmez.” S.78
“Hayvanlara bakmak bir motorlu araca bakmak gibi olmuyor ki.” S.79
“Bir yerden bir yere taşin da haline şükredersin!” s.106
“Turnaya beylik versen tepende gagalayıp durur.” S.113
“Herkesin kaderi aynıydı. Karşısında ulu dağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl aydınlık, bir yanı gölgeli, Aydınlık ve gölge nasıl yan yana ise insanın kaderi de öyle mutluluk ve acıyı beraber getiriyordu. Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı.Hayat dediğin böyleydi işte…”s.126
“Dağlar, gecenin karanlığında kıpırdamadan duran hayalet gibiydiler.” S.130
“Umutsuzluğun canı cehenneme!” s.141
“Düşman yakana yapışınca kurt da bacağını ısırır.” S.149
 “Bakamayacak olduktan sonra neden koyun yetiştiriyoruz? Bunun suçlusu kim? Kim? Söyleyin suçlu kim? Suç sende elbet, senin gibi konuşanda: Ooo, biz her şeyi biliyoruz, işler yolunda! Çok ilerleyeceğiz, ileride onlara yetişecek, onları geride bırakacağız! Söz veriyoruz! Yaa, güzel sözler söylüyor, bülbül gibi şakıyordu. Hadi bakalım, şimdi git de ölüp kalan kuzuları koradan çıkar, dışarıya at! Şuradaki su birikintisinde boğulup yatan hayvanı çek çıkar!.. Hadi bakalım kimmişsin sen, göster kendini…” s.150
“Açlık, kıtlı hüküm sürerken tabiat da canlılarda sağ kalma içgüdüsünü uyarıyor olmalı. Acımasızların, uğursuzların ‘ben sağ kalayım da başkaları ölürse ölsün’ demeleri gibi ikiz doğuran koyun da önce kendini düşünüyordu.” S.150
“Tatlı söz hazineden değildir.” S.159
“Şu sarı yorga da eşsizdi doğrusu. Suya çamura batmıyor, engel tanımıyor, bir gemi gibi geniş dünyayı yara yara alıp götürüyordu insanı.” S.165
“- Sen komünist bir çoban olduğun halde kuzuların neden ölüyor?
-          Her halde kuzular benim komünist olduğumu bilmiyorlar.” S.169
              “Duygu denen şeyi sakız gibi uzatabilirisiniz.” S.179
             “Ah Gülsarı ah! Onun boynu, ensesi, evin girişiyle konuk odasının başköşesine giden yol gibi güzeldi. Gövdesi tunçtan bir heykel gibi güçlüydü.” S.185
              “Dağlarda gece, dipsiz bir girdap gibi döne döne akıyordu.” S.195
              “Babalar ölür ama oğullar onu yaşatır.” S.201
             “Bizim devrimiz geçmiş Gülsarı. İkimiz de kocadık. Artık kime ne yararımız olur? Bende güç kalmadı. Sonumuza varan yol evimize varan yoldan daha kısa artık…”s.219

              “İyi kadın kötü erkeği zor(güçlü) kılar, kötü kadın iyi erkeği hor kılar.” 
Okuma önerisi: Bu yazıyı hazırlarken Necip Fazıl Kısakürek'in Ata Senfoni'si aklıma geldi. İnternette üstünkörü göz gezdirdim:  at hakkında eni konu bir derleme,Üstad roman demiş yazdıklarına. Oradan öğrendim: El'adiyat suresinde Tanrı'nın övdüğü hayvan at. Tavsiye ederim.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

KAFKA'DAN ÇAĞRIŞIMLAR

KAFKA'DAN KANDIRA'YA
“Kafka’yı okurken kimden böyle utanıyorsun?
– Sen kendi gücünden utanıyorsun.”
     (Elias Canetti/ Edebiyatçılar Üzerine)
Sabah uyandım, Kafka okuyorum: İçindeki bir metnin de adı olan Akbaba’yı, kısa metinleri, hikayecikleri. Ya başlıklarından ya da içlerinde geçen bir sözden, bir cümleden kopan çağrışımlarla hafızamın derinliklerinde uyuyan bir olaya gidiyorum, yer ve zaman birliği, bütünlüğü veya herhangi bir sıralama aramaksızın, kendiliğinden. Sözgelimi, “Vazgeç” başlıklı kısa metin Kandıra çarşısını getirdi gözümün önüne; küçük ayaklarımla Türkocağı Caddesini yukarıdan aşağıya, bir karınca gibi ağır ve yavaş adımlardım, çarşamba akşamüzerleri pazar dağılırken çarşıda gezmeye bayılırdım, birbirlerine karışmış biçimde ezik sebzelerin kokusu, mandalina, portakal kokuları -hâlâ burnumda tüter- çocukluğumun aromalarıydı. Kafka, Vazgeç’te şöyle bir cümle kullanmış: “Yaptığım keşifle gelen korku yolumu şaşırttı, bu şehri henüz çok iyi tanımıyordum”. Her gezi bir keşiftir.
“Geceleri” başlıklı kısa yazıda “…ve sen nöbet tutuyorsun, nöbetçilerden birisin, yanındaki çalı yığınında yanan odunu sallayarak bir diğerini buluyorsun. Sen nöbet tutuyorsun. Deniliyor ki biri nöbet tutmalı, biri orada olmalı”  diye bir bölüm var. Şu sesler çok eskiden beri kulaklarımda: Kurtuluş Savaşı gazisi heybetli Hasan Çavuş,  çarşıda manavlık yapan oğullarının dükkânına giderken esnaf komşularına gür ve tok sesiyle hayırlı işler diliyor, selam veriyor ya da Hatipler köyünde Bayram Çavuş, bir gece köye zorla kız kaçırmaya gelenleri tuzağa düşürmek için plan yapıyor, karanlıkta etrafa nöbetçiler salıyor, parola kuruyor. Nöbetçiler gitti, nöbet bitti, her şey çürümeye yüz tutuyor.
“Taşra Yolundaki Çocuklar”
8-10 yaşlarımızda, yaz tatillerinde, köyde, Kandıra yolundaki otlaklarda hayvan güderdik. Şoseden tek tük otomobil geçerdi o zamanlar, içindekiler ya bizi ya da hayvanlarımızı merak ederlerdi, dururlardı, bize şeker, çikolata gibi şeyler verirlerdi yahut bozuk para… Durmayanlara el sallardık, güle güle…
“Çakallar ve Bedeviler” adlı öyküdeki çakal sözcüğü,  yılbaşında satmak  için Kandıra köylerinden topladıkları tavukları, horozları, kazları, hindileri günler öncesinden yola çıkarak güde güde Üsküdar pazarına götüren köylüleri,  geceledikleri çalılıklarda mallarını çakalların saldırısından korumak için tuttukları nöbetleri getirdi eski anlatılardan gözümün önüne ve o anlatıları süsleyen, Üsküdar’a gidenler köylerine dönene  değin ertelenen komşu düğünlerini.
“Bir Kardeş Cinayeti”ni okurken miras paylaşımı kavgaları, genç yaşta ölen eşinin kardeşiyle evlenenler hakkında işittiklerim sıraya giriyorlar beynimin içinde.
“Köprü” ve “Dağlarda Gezinti” metinleriyle ne kadar ilgiliyse Erikler Gölü’nde meyve ağaçlarını balta ile budarken ayağını kesen delikanlı, hafızamın derinliklerinden sahneye çıktı. Köprüye can verip onu insanmış gibi yazıyor ya Kafka, delikanlı da kendini ağaç sandı, ağacın dalını da ayağı… “Biz böyle ‘la la’ diye gidiyoruz, rüzgâr ellerimizin ve ayaklarımızın açık bıraktığı deliklerden esiyor. Boğazlar dağlarda özgür kalıyor! Şarkı söylemiyor oluşumuz mucize.” (Dağlarda Gezinti’den)
Keklik Dağlarda Çağıldar türküsü olmadan her ilham biraz noksan kalıyor. 
Canetti’nin, kibirsizliğini övdüğü, övünmeyi bilmez dediği Kafka, metinlerinin sonunu yazmıyor, sonuç bölümü yok Kafka’da, onun öykülerinin sonunu okur yazıyor.

12 Mayıs 2017 Cuma

BİR TABLO SATICISININ ANILARI / Ambroise VOLLARD


Bir gün Beyoğlu’nda aylak aylak gezinirken Çiçek Pasajı yakınlarında dar bir çarşıda, porselen ve camdan mamul hediyelik eşyalar satan rengarenk ışıl ışıl dükkanlar gördüm, fotoğraflarını çektim. Dar aralıktan çıkınca bir pasaja girdim: Avrupa Pasajı. Alt katı sahaflar çarşısı. Sahaflar denince benim aklıma İstanbul’da sadece Beyazıt Camii bahçesindeki kitap satıcıları gelirdi. Beyoğlu’ndaki sahaflar çarşısı, Beyazıt’takinden hem büyük hem de eski imiş. Kitap kokusu çeker beni sahafa, ekmek kokan fırın önleri gibi. O aralar epeyi zamandır,  şair Yavuz Bülent Bakiler tarafından yayına hazırlanan Arif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları’nı arıyordum. Birkaç dükkana sordum, yok. Zaten bu dünyada ben aradığımı ne zaman bulabildim ki. Artık ümidimi kestim aradığımdan da başka kitaplara göz atıyordum, “maden” arıyordum. İyi mal kendini nerede olsa gösterir ya pasajdan çıkmak üzereyken bir sahafın kapısına dizilmiş kitaplar arasında, bez cilt üzerine geçirilmiş kuşe kâgıt kapaklı, üzerinde solgun yeşil renkli bir yazı ve ilk bakışta resim olduğu belli olmayan bir resim olan eski bir cilt dikkatimi çekti. Kitaba uzandım, şöyle bir karıştırdım, gözüme ışıldadı, paslı çivi kutusuna düşmüş değerli bir metal gibi Bir Tablo Satıcısının Anıları.  
-Kaç lira?
-Arka kapağın içinde yazıyor abi.
Çevirdim, baktım: kurşun kalemle 55 yazıyor. Usulca yerine koydum ama meraktan sordum.
-Neden böyle pahalı?
Doğrusu, aklımdan 5-10 lira arası bir fiyat geçiyordu. 5 dese alırdım da 10 liraya düşünürdüm. Benim alıcı değil de bakıcı olduğumu anladı satıcı, sahaf değil adam sarraf.
-Beyefendi, kitap bilenin elinde değerlenir. Bir Tablo Satıcısının Anıları çok aranan ve çok uzun yıllar baskısı yapılmayan  bir kitaptır. Kitap piyasasında fiyatlar biz satıcılar değil siz alıcılar tarafından belirlenir.
Bir tereddüt geçirdim, acaba alsam mı? Yok yahu müsrifliğin alemi yok. Kaşımı kaşıya kaşıya sessizce çıktım pasajdan. 
Ama içime dert oldu, akşam eve gelince hemen internette araştırdım. Doğan Kitap yeni baskısını piyasaya sürmüş Bir Tablo Satıcısının Anıları’nın, çok bilen sahafın haberi yok.  Sipariş ettim, üç gün sonra kargodan büyük boy, birinci hamur gramajlı kağıda basılmış okkalı bir kitap geldi. Kitabın yeniden yayımlanmasına antikacılık-müzayedecilikte bir asrı deviren Portakal ailesi önayak olmuş.

Önsözde belirttiğine göre Bir Tablo Satıcısının Anılarını Vollard, sipariş üzerine yazmış. Bir Amerikan şirketi, ısrarla yazmasını istediği anıları karşılığında ünlü müzayedeciye yüklü bir önödeme yapmış. Avrupa’da sanayi devrimi sonrası teknolojik gelişmeler, hayatın her alanını etkilediği gibi sanatta da yeni akımların ortaya çıkmasına yol açtı. Ambroise Volard, tam da bu yıllarda, 19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başlarında Paris’te ressam ve edebiyatçıların yakın çevresinde romantizm, sembolizm, ekspresyonizm, empresyonizm, parnasizm, kübizm ve diğer sanat akımlarının birbiri ardına doğuşuna bizzat tanıklık etmiş, açtığı sergilerle, yayımladığı katalog ve kitaplarla ve bizzat ticaretini yaparak sanat eserlerinin değerini arttırmış, sanatçıların bütün dünyada tanınmasını sağlamış.
Kitabın en ilginç yanı kısa kısa anekdotlardan oluşması. Vollard, özyaşamını  merkeze alarak, çocukluğundan, ailesinden, eğitim ve öğretim hayatından, (hukuk okumuş ama avukatlık, savcılık veya hakimlik yapmamış, öğrenci iken resim aşkı kanına girmiş, bir trafik kazasında ölene değin ömrünü tablo satıcılığına adamış, hiç evlenmemiş)  ressamlarla ve edebiyatçılarla ilişkilerinden, müşterilerinden, konferanslarından, gezilerinden söz ediyor ama bunları yaparken kendini  arka plana atmayı, ressamları, edebiyatçıları öne çıkarmayı başarmış. Tabii ki Cezanne, Van Gogh, Degas, Renoir , Picasso… gibi dünya resim devleri, Emile Zola, Aleksander Dumas, Balzac… gibi edebiyat dehalarının yanında kim olsa sönük kalır. Başarı şurada ki Vollard dünyayı etkileyen bu kadar büyük sanatçıları sanki bir roman kahramanlarıylarmış gibi  anlatmış. Bu anlatının kotarılmasında yazarın dingin hafızası, kendiliğinden okuyucunun hayranlığını kazanıyor. Anlatımın ironilerle dolu oluşu da anekdotlara kendine özgü bir tat veriyor. Doğan Hızlan da kitap hakkındaki yazısında “Ben anıları roman gibi okudum” diyor. (Radikal Kitap, 10.02.2016) 
Kitapta, resim ile edebiyatın iç içeliğini gösteren bir küçük anekdot şöyle:
(Renoir) "Öteki ressamlar, sosyeteden hanımları resmetmeyi nasıl beceriyorlar anlayamıyorum… Hiç elleri resmedilecek bir sosyete kadınına rastladınız mı? Öyle ya da böyle kadınların ellerini resmetmek hoştur ama ev işlerini kotaran eller! Roma’da, Farnesina’da Rafello’nun Jupiter’e yalvaran bir Venüs’ü var… enfes! Mutfağına geri dönecek tombul bir kadını görüyorsunuz onda, Stendhal’e Raffaello’nun kadınlarının alelade ve ağır olduklarını söyleten buydu!” s.188
Yine, Renoir, Flaubert’in Madame Bovary romanı hakkında şöyle diyor:

“Yok artık bir eczacı boynuzlandı diye üç yüz sayfaya dayanacak halimiz yok! Salammbo gibi aynı sürekli bunu okutmak istiyorlar bana. Mumya’nın Romanı’nı yüz kere tercih ederim. Herkes karşıma geçip baştan sona yalan olduğunu söylesin, dert değil, belki de bu yüzden okuması çok keyifli geliyor bana.” S.190
Kitap aynı zamanda, kahramanları ünlü sanatçılar olan Paris romanı, Paris, ünlü caddeleriyle, sanat ve eğlence merkezleriyle…
Vollard, Paris sıkıntısını şöyle anlatıyor:
“Bir sonbahar akşamı Gare de Lyon’a indiğimde ilk gözüme çarpan inatçı, hafif bir yağmurla sırılsıklam olmuş hüzünlü sokaklar oldu. Bindiğim at arabası, sürücüleri bol bol küfür savuran bir araba yığınının ortasında sıkışıp kaldı. Quartier Latin’de tavsiye üzerine gittiğim küçük bir otelde buldum kendimi, geceyi soğuktan titreyerek geçirdim. Ama sonunda Paris’teydim işte, Paris!
Müzelere gittim, Ama sonu gelmeyen salonlarda bir saat gezindikten sonra elimde kalan koca bir sıkıntı oldu.” S.28
Raffi Portakal da kitapta “Öncelikle satıcının sadece resimle ilgilenmeyip edebiyat dünyasıyla da bağlantısı olması gerektiğini öğreneceksiniz. İkincisi, koleksiyonerin ruh halini göreceksiniz, bunun içine bilgisi, görgüsü, zevki dahil” diyor.
Picasso, Vollard’ın dünyada resmi yapılmış en güzel kadından daha fazla resminin yapıldığını söylemiş.

Başarılı bir tablo satış tekniği tüyosu da veriyor Vollard:
“Yanımda Forain’in bir deseni vardı.
-          Ne kadar istiyorsunuz bu desene diye Sordu benim resim meraklısı.
-          Yüz yirmi beş frank.
-          Yüz frank veririm.
Cüzdanından yüz franklık banknot çıkardı. Yüz frank! Çok cazipti. Yine de teslim olmadım. Bir süre önce bir Rops deseni için pazarlık eden bir meslektaşımın taktiğinden etkilenmiştim.
-          Rops ne kadar?
-          Kırk frank.
-          Yok artık! Otuz frank diyelim.
-          Nasıl bir pazarlık bu? İyi öyleyse, elli frank.
Ve resim meraklısı elli frank ödemişti.
Ben de şansımı denedim:
-          Demek Forain için pazarlık ediyorsunuz, dedim müşterime. İyi öyleyse yüz elli frank istiyorum.
-          Bak sen, ne cesaret varmış sizde dedi, müşteri.
-          Tamamdır… Alıyorum. “ s.52
Başta Vollard portreleri olmak üzere dahi ressamların ünlü birçok tablosu renkli olarak basılmış kitaba. Bir Tablo Satıcısının Anıları resim ve edebiyat alanında başlı başına bilgi ve kültür hazinesi, okuyan kazanıyor.
Kitapta adı geçen filozoflar, edebiyatçılar ve eserleri:
Viktor Hugo-Cromwell, Claude Farrere- Önder, Mark Twain- Yankı Koleksiyoncusu, Port-Royal- Mantık, Descartes-Yöntem Üzerine, Malebranche - Hakikat Arayışı, Beecher Stowe- Tom Amcanın Kulubesi, Alfonse Daudet - Küçük Şey, Huysmans- Kimileri, Gustave Geffroy - Mahpus, Alfred Jarry - Kral Ubü, Aleksandr Dumas - Kamelyalı Kadın, Balzac - Bitmeyen Başyapıt, Leon Bloy - Nankör Dilenci, Günce, Lukianos - Kibar Fahişeler, Maupassant, La Maison Tellier, Francis Tompson - Şiirler, Eduart Herriot - Normand Jie, Lafontaine- Masallar, Gogol- Ölü Canlar, Ronsard - Folostries, Heseidos-Thegonia, Suares- Sirk ve Çile,Augustinus-İtiraflar. Ayrıca herhangi bir eseri anılmadan Paul Valery, Henry Bergson, Zola, Homeros, Guillaume Apollinaire gibi şair yazar ve filozoflar ve yazarı anılmaksızın Andersenn Masalları, Meryem ya da Tanrının Bağışı (Tiyatro), Don Kişot, Hamlet, Amansız Muamma, Mösyo de Camors, Kötülük Çiçekleri, Binbir Gece Masalları, Torpillenmiş Bir Yük Gemisinin Macerası, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Uyuyan Güzel,Ressamların Tarihi, Sözde Kızlar... eser adları kitapta geçmektedir.    
Kitaptan seçtiklerim:
“Resim, insanın gözünü bir aldı mı geri vermez.” S. 37
“Doğa! Şimdi kalkmış çizim yapmayı bilmeden resim yapan ressamların yanında   yer alıyorsa doğanın kendisi kaybeder. Corot beceriksizin  teki değil mi sizce? Sanatçı doğada düzeltmeler yapmayı bilmeli demiş. Eskilerin formülüdür: Ars addit Naturae (Latince deyim: Sanat doğayı olduğu gibi aktarır.) s.47
“İnsanın kız evlatları varsa yaşadığı yeri daha ağır başlı tutması gerekir.” S.48
“İyi yapıtların kendi içlerinde gizemli bir erdem taşıdıklarına inanmak gerekir.” S.49
“Tablo satıcılığı ne hoş bir meslek! Hayatını böylesi harikaların arasında geçirmek.” S.73
“Mösyö Degas, doğayı nasıl yansıttığınızı gören biri, ona sırtınızı dönerek çalıştığınıza nasıl inanabilir?
-          Ah,  Mösyö Vollard, arabada zaman zaman burnumu cama dayıyorum.” S.83
“Şu aptal hayvanları, (kuşları) atölyemde tutabilseydim, poz vermeleri için onları nasıl sabit tutacağımı da bilirdim.” S.85
“Kaldı ki kutsanmış para, alıcının cebinden çıktığında bile size uzatıldığında bile artık sizin olduğunu söyleyemezsiniz. Bir eli geri çevirmek çok kolaydır.” S.87
“En iyi saklanmış hazineler bile nihayetinde keşfedilir.” S.88
“Hiçbir şey bir tablo kadar saçmalık işitmez.” S.113
“Tablo alıcısına kılavuzluk etmeye gelmez.” S.124
“Tabloların tedavi edici bir etkisi olabileceği bilinmez genelde.” S.126
“Doğrusunu söylemek gerekirse en büyük ressam diye bir şey yok. En büyük ressamlar var: Cezanne, Renoir, Monet, Degas…” s.131
“Bizim Lahey’de hikâyesi hiç de sıradan diyemeyeceğim biri var. İnsanlardan köşe bucak kaçtığı ve kimselerle konuşmadığı için bir düşünce adamı olarak ün yapmıştı.” S.132
“Gerçekten de Hotel des Ventes’da en yüksek fiyatlar kafası sakatların tablolarına veriliyor.” S.132
“İyi şarabın olduğu her yerde insan kendisini Fransa’da hisseder.” S.139
(Guillaumin) “D uvarlarını kaplamak için tablo alan insanlardan olmasalar bari…
(Vollard) “ Hayır.
(Guillaumin)”İyi o halde bekliyorum, onlarla şimdiden dost sayılırız.” S.166

“Resim alıcısı birinden korkup kaçabilir ama ressam ilgisini çektiyse eğer hep geri döner.” s.167
“Başarılı olmak için resim yapmaz insan, zevk için yapar.” S. 167
“Sarhoş saksılarda yumulmuş çiçekler…”
“Parfüm mü! Güzel kokan onca şey varken, mesela  kızarmış ekmek.” S.172