24 Haziran 2018 Pazar

YAŞAMAK ÜZERİNE ÇEŞİTLEME: GÜNÜ YAŞA /Saul BELLOW



ABD’li  yazar Saul Bellow, Türkiye’de fazla tanınmıyor. Edebiyatçı dostum Refik Algan’a adını söylediğimde “Ha… şu Boşlukta Sallanan Adam” dedi. O romanı daha bir bilinirmiş. Amerika’da çok tanınan, üç ayrı romanıyla ABD Ulusal Kitap Ödülü’nü üst üste üç kez kazanan yazar 1976 Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi ve daha birçok edebiyat ödülünün…  İsveç Akademisi Nobel Edebiyat  Ödülü’nün gerekçesini açıklarken “derin bir insanlık kavrayışıyla çağdaş kültürün incelikli bir çözümlemesini eserlerinde birleştirmesi”ne dikkat çekmiş ve Günü Yaşa romanını Bellow’un diğer romanlarından ayrı tutmuş, gerekçeye uygunluğuna vurgu yapmış. 1915 Kanada doğumlu yazar 2005’te Şikago’da ölmüş.Ölümü nedeniyle Hürriyet'ta çıkan haberde, "II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde ortaya çıkan ve aralarında Bernard Malamud, Philip Roth gibi isimlerin olduğu Yahudi yazarlar kuşağının en tanınan üyesi" olarak  tanıtılan Bellow, - bu arada Bellow, İngilizce'de feryat demekmiş- Günü Yaşa adlı romanında vahşi kapitalist sitem içinde insanın nasıl ezildiğini anlatıyor. 
Eski artist, eşinden boşanmış iki çocuk babası Wilhelm – artist olunca adını Thomas olarak değiştirmiş- artık yolun sonuna gelmiş, beş parasız kalmış, henüz kırklı yaşlarında ama parası olan doksanlık doktor babasından ve yoluna zor yürüyen ihtiyar borsacıdan daha bitkin görünüyor, çünkü ümidi kalmamış. Her şeyin para ile ölçüldüğü bir dünyada, aslında insan ilişkilerinin insanla ilgili hiçbir yanı kalmıyor, tamamen hayvanileşiyor her şey. Borsada oynayan bir doktor, eski artist Wilhelm’in elindeki son bin dolarını da çarpıyor onu dımdızlak bırakıyor. Bir yandan da ayrı yaşadığı karısı sömürüyor Wilhelm’i, adam ne boşanabiliyor kadından ne de kadın bir işe girip para kazanıyor, iri kıyım gövdesinin zıddına hayatın acımazsızlığı karşısında iki büklüm ezilen zavallıya yüklendikçe yükleniyor. Wilhelm’in ayda en az on beş bin dolar kazanması gerekiyor ama karşısına çıkan herkes ona hiç acımıyor, düşerken bir tekme daha atıyorlar. Yeni bir hayat kurmak için tanıştığı Olive ile olan ilişkisi de hayata tutunmak için yeterli olmuyor kahramanımıza çünkü yaşadığı ortamda parasız kalan kişi hiçbir şeydir. En son sığındığı babası, merhametsizce yüz çeviriyor zavallıdan. “Sana” diyor “bir kere para verirsem, sonu gelmez,  iliklerime kadar sömürürsününüz kardeşinizle ikiniz beni, defolun gidin başımdan.” Karısı acele telefon etsin diye otelin resepsiyonuna not bırakmış, o yine iyi niyetle belki de içi çocuklarıyla ilgili acıklı bir haberdir korkusuyla dolu, sarılıyor telefona, meğer kadın her zamanki gibi para istiyor yine. Son parası olan elindeki yüklü miktarda bozuklukları telefon kulübesinde bırakışı çok dramatik bir sahneydi. Bir de romanın final sahnesi: kendisini çarpıp kaçan adamı sokakta gördüğü herkese benzeten ve her gördüğüne o borsacı uyanık doktorun adı, “Tamkin” diye seslenen Wilhelm, savrulduğu cenaze kalabalığının ortasında ölünün yüzünü görünce hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Herkes, ölünün kardeşi olduğunu sanıyor ama ölüye renk ve boy olarak hiç benzemeyen bu iri kıyım sarı adam kendisinin ölüden bile kötürüm olduğuna inandığından ağlıyor. Ne kadar da Dostoyevski etkisinde yazılmış bir final. 
Yıllar önce, -sanki önceki yaşamımdaymış gibi şimdi- Gebze’de bankada çalışırken –yaşıyorsa kulakları çınlasın- polis emeklisi güvenlik görevlimiz Celal Bey’in ne münasebetle söylediğini şimdi unuttuğum “Bir babanın en zor anı, büyütüp de kendisine bakmasını, bir yuva kurmasını beklediği çocuğunun eli ekmek tutacakken, aylaklığa düşüp babasına el açmasıdır, bir baba her şeye katlanır da buna katlanmakta zorlanır” anlamındaki sözleri bu romanın ana teması değilse bile yardımcı temalardan biri olarak belleğimden sökün edip buraya düştü işte.
Bellov’un her cümlesi bilge bir ustanın ağzından çıkmış şiir sanatıyla yoğrulmuş ironik sözlerden oluşuyor. 3. Tekil kişi kipiyle ve her şeyi bilen Tanrısal bakış açısı anlatıcısıyla yazılan eserde, yerli yerince serpiştirilen felsefe, edebiyat ve kutsal metin göndermeleri ayrı bir kültürel ağırlık olarak göze çarpıyor. Adamın bir günü içine sığdırılmış sadece koca bir ömür değil anlattığı yazarın, kısa kısa ayırdığı yedi bölüm, koskoca bir ülkenin ekonomik ve siyasal sisteminin insanlık acılarına duyarsız, insaf ve merhamet duygularından uzak bir yaşamı nasıl olur da iyi diye kurulduğuna isyan ve lanet okuma olarak da okunabilir. Romanın başkişisi fizik olarak Amerikalı ama ruhsal yönden öyle zavallı ki sanırsınız Gogol’ün yahut Dostoyevski’nin kahramanlarının komşusu. Zaten, Bellow, Amerikan edebiyatına “kahraman olmayan kahramanları” kazandıran yazar olarak ünlenmiş. 
Günü Yaşa'da Wilhelm de bir baltaya sap olamamış, hayatta hiç hayır diyememiş, ensesine vur lokmasını ağzından al cinsinden beceriksiz bir anti-kahraman. Bu yönüyle Kafka'nın kahramanlarını da andırıyor. Bir baba oğul kurgulaması yönüyle de Günü Yaşa, en çok Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nı akla getiriyor. Vahşi kapitalizm insanın babasını bile babalıktan çıkartıyor, para herkesin babasını oluyor.
Günü Yaşa adında da ironi olduğunu sanıyorum, kapitalist sistemin felsefesinden çok, karşısındakini kandırma yöntemi olarak vurgulamış Bellov, günü yaşamayı. Adamın parasının üstüne yatmak için bugün var bugün yaşa yarını merak etme diyor madrabaz doktor Tamkin, onun hayat felsefesi o, tamam da sistemi o değil Wilhelm'in babası Doktor Adler ile yumurta spekülatörü yaşlı borsacı. 
Günü yaşa demekle romanda yazar, antik Roma dönemi bilgelerinden Horatius'un dün geçti nasılsa yarın da geçecek en iyisi gününü gün et anlamındaki Carpe Diem felsefesini vurgulamıyor, aksine gençliğinde har vurup harman savuranın yaşlılığı hüsran olur demeye çalışıyor. Bir cırcır böceği hikayesi...  
Romandan seçtiğim cümleler:
“…puro içip şapka takanların bir avantajı vardır: ne hissettiklerini anlamak zorlaşır.” S.5
“İnsan ancak sevdiği şey kadar iyidir.”
 “Oğlumla benim soyadlarımız farklı. Ben geleneklere bağlıyım. O yenilikten yana.”s.16 
“Iyy! Parayı nası da severler diye düşündü Wilhelm. Paraya tapıyorlar! Kutsal para. Güzel para! İşler o hale gelmişti ki insanların aklı paradan başka şeye çalışmıyordu. Paran yoksa sersemin tekiydin.” S.39
“Ölümden söz ediyorsan mezarın bu tarafındaki herkes oraya eşit uzaklıkta.”S.51
“İş kadınlara ve paraya gelince kara cahil sayılırım.” S.52
“Zengin bir insan net bir milyonu varsa özgür olabilir. Yoksul bir insan, ne yaptığına kimse aldırmadığı için özgür olabilir. Ama benim durumdaki bir adamın ölene dek ter dökmesi gerekir.” S.54

“Deniz yosunu olmanın nasıl bir his olduğunu anlamak için suya girmen gerekir.” S.69
“Zafere giden yolun düz bir çizgi olmadığını  anlamıyor musun? Öklit’ten Newton’a düz çizgilerle yaşadık. Modern çağda dalgalanmalar ölçülüyor.” S.72
“Gerçekler daima sansasyoneldir.” S.73
Geçmiş bize hiçbir yarar sağlamaz. Gelecek endişelerle doludur. Sadece şimdi gerçektir, şimdi ve burada. Günü yaşa.” S.74
“Ben bir insanın yalnız olduğunda kendini hayvan gibi hissetmeye başlamasının ne demek olduğunu bilirim. Gece olduğunda pencereden bir kurt gibi ulumak istediğinde.” S.75
“Mangır ve mort ikisi de M ile başlıyor. Makineler, maskaralık. Ya merhamet? İnsanî şefkatin meyvesi.” S.77
Bir şeyi anlamış olman gerekir; para kazanmak saldırganlıktır. Bütün olay bu. Tek açıklama işlevsel açıklamadır: İnsanlar borsaya öldürme duygusuyla gidiyorlar. ‘turnayı gözünden vuracağım’ diyorlar. Yalnız birini vuracak cesaretleri yok, bu yüzden bir simge buluyorlar: Para. Öldürme fantezisini gerçekleştiriyorlar. Bak sayı saymak, rakam vermek her zaman sadistçe bir faaliyet olmuştur. Birine vurmak gibi.” S.77
“İnsan göğsünde –benimkinde, seninkinde, herkesinkinde- sadece bir tane ruh yok. Pek çok ruh var. Ama bunların başlıcaları gerçek ruh ve varmış gibi yapan yalan ruh.
Mış gibi yapan ruhun kendini sevdirmek için bulduğu yollardan biri, kibir, sadece kibir.  Ve toplumsal denetim. Mış gibi yapan yalan ruhun çıkarları, toplumsal hayatın, toplumsal mekanizmanın çıkarlarıyla aynı. İnsan hayatının temel trajedisi budur. Ah bu korkunç bir şey. Korkunç. Özgür değilsin. Sana ihanet eden ruhu içinde taşıyorsun. Bir köle gibi hizmet ediyordun ona. Seni at gibi çalıştırıyor. Ve ne için, kimin uğruna?
Amaç düzenin devam etmesini sağlamak. Bedelini gerçek ruh ödüyor. Acı çekiyor, hastalanıyor ve mış gibi yapan ruhu sevemeyeceğini anlıyor. Çünkü mış gibi yapan ruh bir yalan. Gerçek ruh, hakikati seviyor. Ve gerçek ruh bunu hissedince yalancıyı öldürmek istiyor. Sevgi nefrete dönüşüyor. O zaman tehlikeli biri oluyorsun, bir katil oluyorsun.
Katil silahını kullandığında içindeki yalancı, düzenbaz ruhu öldürmek istiyor. Düşman kim? Kendisi. Ya sevgilisi? O da kendisi. Bu yüzden her intihar bir cinayettir, her cinayet bir intihar.” S.79
“Bu ülkenin yüzde yedisi alkolle intihar ediyor. Yüzde üçü muhtemelen uyuşturucuyla. Yüzde altmışı sıkıntıdan helak olmuş ağır ağır ölmekte. Yüzde yirmisi ruhunu şeytana satmış. Bir de yaşamak isteyen küçük bir yüzde var. Bugün bütün dünyadaki en önemli şey bu. Herkes bu iki sınıftan birine giriyor. Bazıları yaşamak istiyor ama büyük çoğunluk yaşamak istemiyor. İstemiyorlar. Yoksa savaşlar olur muydu? Dahasını söyleyeyim: Ölüm sevgisi şöyle bir sonuca yol açıyor; senin de onlarla birlikte ölmeni istiyorlar. Çünkü seni seviyorlar!” s.112
“Doktor Tamkin; hem rezil bir adam hatta sahtekar bir dalavereci olup hem dünyayı nasıl bu kadar iyi anlayabiliyor?”
“Param olunca beni canlı canlı yiyorlar, Brezilya cangıllarında geçen şu filmdeki piranalar gibi.” S.84
Para elbette yıkıcıdır, Son mezar kazıldığında mezarcının parası ödenmeli. Tabiat yaratıcıdır. Hızlıdır. Bereketlidir. Esin verir. Yaprakları biçimlendirir. Yeryüzünün sularını akıtır. İnsanoğlu bunların efendisidir. Bütün yaratılış onun mirasıdır. İnsan ya yapar ya yıkar. Ortası yok bunun.” S.85
Doğa, sadece bir tek şeyden anlar, o da şimdidir. Şimdi, şimdi, ebedi şimdi, iri kocaman, muazzam bir dalga gibi – devasa, parlak ve güzel, hayat ve ölüm dolu, gökyüzüne tırmanan, denizlerde yükselen, Gerçekliğe ayak uydurmalısın, şimdi ve burada’ya, zafere-“ s.99




6 Mart 2018 Salı

DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI / Kazuo İşiguro


DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI/ Kazuo İşiguro

Kazuo İshuguro, evet adıyla sanıyla tipik bir Japon ama 1959’da, o, 5 yaşında iken ailesinin Nagazaki’den Londra’ya göç etmesi nedeniyle İngiltere’de yetişmiş bir edebiyatçı. Felsefe okumuş, yazarlık dersleri almış. Her romanıyla birçok ödül kazanan yazar en son 2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nü de kazandı. Tabii ki bu ödüllerin tamamı bir Japon edebiyatı başarısı sayılmıyor, özellikle son aldığı Nobel Ödülü, Japon edebiyatından çok, İngiliz edebiyatının Dünya’daki seviyesini gösteriyor. Yine de ilk romanı Uzak Tepeler ve şimdi okuduğum ikinci romanı Değişen Dünyada Bir Sanatçı’da çevre-yer Japonya, yazar üçüncü romanı Günden Kalanlar’dan itibaren olayların zemini olarak Japonya’dan uzaklaşmış. Bir röpotajında ilk üç romanını kast ederek aynı romanı üç kez yazdığını ama bunun anlaşılmadığını belirtmiş. İşlediği ana tema, değişim, Dünyadaki tarihsel ve siyasal olayların toplum ve özellikle bireyin üzerinde bıraktığı etkiler. Değişen Dünyada Bir Sanatçı’da da bu değişim konusu artık kendini emekliye ayırmış ünlü bir ressam üzerinden ele alınıyor. Değişimi yaşlı bir kişi üzerinden anlatışı yazarın ikna gücünü gösteriyor, resimde de kullanılan altın ölçü kurallarını yazıda hissettiriyor yazar. Yaşlı yerine genç bir karakter üzerinde değişim bu kadar gerçekçi anlatılamazdı. 
Savaş yıllarının savaş yanlısı ressamının savaş sonrasında üç ayrı tarihte, Ekim 1948, Nisan 1949 ve Haziran 1950’de kaleme aldığı anılarını okuyoruz İşuguro’nun kurgusunda. Ama geri gidişlerle romanın kozmik zamanı 1930’lara kadar gidiyor. Devlet Sanatçısı unvanına sahip Ressam Masuji Ono, büyük savaşta karısını ve oğlunu kaybetmiş. Büyük kızı savaştan önce evlenmiş, ondan 8 yaşında bir erkek torunu var, küçük kızını da evlendirmek istiyor ama Japonya’da evlilik görüşmeleri bir istihbarat savaşı gibi anlatılıyor romanda. Bir yıl önceki dünürler belki de ressamın savaş sırasındaki politik görüşlerinden dolayı kızını almaktan vazgeçmişler şimdi ikinci dünürlerin de aynı nedenle kızıyla evlenme işini askıya almaları ürkütüyor yaşlı ressamı. Bu evlilik dolayısıyla geçmişini yargılıyor sanatçı; yenilenlerin tarafından, ezik ve kabullenilmiş bir bakışla değerlendiriyor olan biteni. Kendisi henüz 10-15 sene önce büyük evlerde otururken şimdi kızları kutu gibi evlerde oturuyorlar, torunu, Japon gelenekleri yerine Amerikan kovboylarına, Temel Reis’e özeniyor, İngilizce konuşuyor. Kendisinin de aslında yenilikçi bir sanat anlayışına sahip olduğunu, geleneksel Japon resmi Utamaro yerine Batı resim sanatını geliştirmek istediğini böylelikle yeni kuşaklarla arasında birlik kurmakla teselli ediyor kendini. Kazananlar kendi kültürlerini kabul ettiriyorlar, bu acı veriyor, geçmişle kıyaslayınca ama yaşlı adam artık kendini değil kızlarını ve torunlarını, onların +geleceğini düşünüyor, bir köşeye çekilip ülkesinin yeniden kalkınmasıyla avunuyor. Olay örgüsü yatay bir düzlemde izleniyor Değişen Dünyada Bir Sanatçı’da: İzlediğimiz örgü küçük kızı Noriko’nun evlilik görüşmeleri ama perde gerisinde 2. Dünya Savaşı’nın en çok zarar verdiği ülke olan Japonya’nın uğradığı değişimin aile ve bireyler üzerindeki etkileri. Bir müzisyen aynı ressam Ono gibi kendini savaş suçlusu olarak görüp intihar ediyor, kızları da korkuyorlar acaba babaları da intihar edecek mi diye ama yaşlı ressam olan bitenden kendinden çok politikacıları, yüksek rütbeli askerleri sorumlu tutuyor, kendisi oğlunu kaybetmenin acısını torunuyla oynayarak dindirmeye çalışıyor. Genel olarak olaydan çok değişim üzerine görüşler tartışılıyor, öyküden çok deneme havası egemen romana. “Değişen gerçekten Dünya mıdır yoksa zaman mı hatta insan mıdır” sorularını sorduruyor okura. İddiasız, olağan ve oldukça inandırıcı, “evet, aynen böyledir” diyeceğimiz bir hikâye. İddiasız fakat etkili bir anlatımı var İşuguro’nun ilk kez okunduğunda bile sanki çoktandır okuduğumuz bir kalemmiş gibi geliyor, öyle ki inandırıcılığı ve bilgece bakış açısıyla sezdirmeden tiryakilik yapması bile muhtemel. Onun hakkında Guardian’da şöyle bir yargı var: “İşiguro’nun romanlarında sayfalardaki sözcükler buzdağının ucu gibidir, çok daha fazla şey altta cereyan eder.” Nilüfer Kuyaş da Kazuo İşiguro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması üzerine yazdığı değerlendirme yazısında “Duygularını bastıran sır dolu kahramanlar, yüzeyde son derece gerçekçi, ölçülü anlatım, gayet sıkı örülmüş yalın bir dil, romanlarının en çarpıcı özellikleridir” diyor.
Yukarıda andıklarımızın dışında Avunamayanlar, Beni Asla Bırakma, Çocukluğumu Ararken, Gömülü Dev yazarın diğer romanları, bir de Noktürnler adlı hikâye kitabı var, hepsi Türkçe’ye çevrilmiş.
Utamaro Japon resim sanatı.

Şu cümleler romandan:
“Bu dünya hakkında söyleyecekleri vardır. Çoğu zaman onlara kulak asmam. Fakat, din adamları bazen insana dilenciden farksız görünseler de terbiye icabı onlara saygılı davranmak gerekir.” S.39
İnsan gençken birçok şey ona can sıkıcı ve cansız gelir. Ama yaşı ilerledikçe asıl önemli şeylerin bunlar olduğunu anlar. S.41
Sadakatin hak edilmesi gerek. Bu konuyu çok abartıyorlar. Herkes durmadan sadakatten söz edip birilerinin peşinden körü körüne gidiyor...S.61

En iyi şeyler, derdi, gecede toplanır ve sabah gelince dağılır. S.118
Ne olursa olsun, temiz bir niyetle yapılan yanlışlar kesinlikle büyük bir utanç kaynağı sayılmamalı. Asıl büyük utanç kaynağı, yanlışları kabul edememek veya etmemek olur. S.102
Kenji gibileri böyle cesurca ölsünler diye oralara gönderenler bugün nerede? Tıpkı eskisi gibi hayatlarına devam ediyorlar. Amerikalılara ne istiyorlarsa verip eskisinden daha iyi olanların birçoğu, bizi felakete sürükleyenlerin ta kendisi. Yasını tuttuklarımızsa Kenji ve benzerleri. Cesur gençler aptalca davalar uğruna öldüler, asıl suçlularsa hâlâ aramızda. Gerçek yüzlerini göstermeye, sorumluluklarını kabul etmeye korkuyorlar. S.50
“ Çünkü ortalamanın üstüne çıkmayı, sıradanlığı aşıp farklı olmayı amaçlayan biri takdir edilmeye layıktır, sonunda hedefine ulaşamasa ve bu uğurda servetini yitirse de…Öbürlerinin deneyecek cesaret veya irade gösteremedikleri bir konuda başarısızlığa uğradıysanız sonradan hayatınızın muhasebesini yaparken bununla teselli bulmalı hatta derin bir hoşnutluk duymalısınız. S.106
Gençliğimizde çokça takdir ettiğimiz bir öğretmen veya akıl hocası da bizde iz bırakır ,o kadar ki onun öğrettiklerinin çoğunu eleştiri süzgecinden geçirdikten hatta reddettikten uzun zaman sonra bile bazı huylar o etkinin bir gölgesi gibi sürer ve ömrümüzün sonuna kadar bizde yer eder.” S.108
“Morisan bilinçli olarak Utamaro geleneğini çağdaşlaştırmaya çalışıyordu.” S.111
“Meşriyetinden kuşku duyduğun bir dünyanın güzelliğini takdir etmek zor.” S.119
“Derin bir nefes çek Ono, lağım kokusunu buradan bile alabilirsin.” S.132
“Zaman geliyor, Japonya yabancı bir yetişkinden bir şeyler öğrenmeye çalışan bir çocuktan farksız bir duruma düşüyor.” S.147
“Fakat kendimize o kadar da haksızlık etmeyelim. En azından inandığımız şey için elimizden geleni yaptık. Sıradan insanlar olduğumuz sonunda ortaya çıktı.  Olayların içyüzünü kavramak konusunda hiçbir özel yeteneği olmayan sıradan insanlar olduğumuz. Bizim de talihsizliğimiz buymuş – öyle bir zamanda sıradan insanlar olmak.” S.157
“Subaylar, siyasetçiler, işadamları…Bu ülkenin başına gelenler için hep onları suçladılar. Fakat bizim gibiler Ono, bizim payımız hep sınırlı kaldı. Artık kimse senin ve benim gibilerin yaptıklarına aldırmıyor. Bize baktıklarında yalnızca bastonlu iki ihtiyar görüyorlar.” S.158
“İnançlarınız yeterince güçlüyse onlar konusunda bir yere kadar kaçamak davransanız da sonrasını içinize sindiremezsiniz.” 159
“Utamaro geleneğini Avrupa etkilerine açma çabaları artık vatanseverliğe kökten aykırı olarak değerlendirildiği için (Mori-san’ın) giderek daha gözden düşmüş mekanlarda zaman zaman sergiler açmaya çalıştığını duyuyordum.” S.159

"... Tabi bazen ışıl ışıl aydınlatılan barları ve lambaların altında toplanıp belki o dünkü gençlerden biraz daha yaygaracı ama kesinlikle aynı içten edayla gülen insanları hatırladıkça geçmişi ve semtimizin eski halini özlemiyor değilim. Fakat şehrimizin nasıl onarımdan geçirildiğini ve şu geçen yıllarda her şeyin nasıl hızla yoluna girdiğini gördükçe içimi samimi bir sevinç kaplıyor. Milletimiz geçmişte hatalar yapmış olabilir ama belli ki artık daha doğru bir yola girme fırsatını yakaladı. Bize de şimdiki gençlere iyi dileklerde bulunmak düşüyor
(s.162)

20 Şubat 2018 Salı

Kaybolmayan Şiir KARLAR ÜLKESİ / Yasunari KAVABATA


Üç yıl önce kiraz çiçeklerinin açtığı mevsimde gittiğim Japonya bana bir yanda modern yolları, hızlı tren istasyonları, dev binaları, teknoloji harikası dijital merkezleri diğer yanda sanki hiç dokunulmamış gibi duran çok uzun geçmişi gözler önüne seren bahçeleri, o bahçelerin içinde özgün mimarisiyle yine bambaşka bir dünyanın işaretiymiş gibi oturan evleri, ilk görende insan eli değmemiş izlenimi bırakan doğal güzellikleri, şehrin caddelerinde insanlar arasında dolaşan geyikleri, köşe başlarında, kapı önlerinde üstlerinde rengarenk kimonoları, ellerinde narin şemsiyeleri, yüzleri kalın beyaz pudralı  davetkar geyşalarıyla, içlerindeki kalabalıkların meraklı gezginler mi inançlı müminler mi olduğu anlaşılmayan tapınaklarıyla bu dünyada ama bambaşka egzotik bir alem gibi görünmüştü. Şöyle diz yerine yukarıdan kalçadan çıkan adımlarıyla yürüyüşleri dahi değişik, ilginç gelmişti Japonların.
Japonya’ya 1968’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesi de gerçek ile gerçeküstü arasında gidip gelerek okurun başını döndürüyor. Konusu basit, kişi sayısı az,  ama aktarmalı çevirisine (Japonca aslından direkt değil İngilizce baskısından çevrilmiş) rağmen şiirselliği derinden hissettiren anlatımı ve sıradanmış gibi gözüken ama Uzak-Doğu’nun dış alemini peysaj peysaj yansıtan iç alemini ise yer yer insanın içini ürperten, yer yer kıskandıran özverili ve duygulu sahneleriyle insanı büyüleyici bir eser Karlar Ülkesi. Karşılıklı konuşma, diyalog yöntemi de çok sık kullanılmış. Bu yöntemle yazar kendini aradan çekiyor, mümkün olduğunca anlatım dışına çıkıyor, okuyucu kahramanların bakışıyla görmeye başlıyor olayları ve çevreyi. Ama anlatımda şiirselliğin doruğa ulaştığı yerler yazarın betimlemeleri ve aktarımları… “Uzun tünelden çıkan tren karlar ülkesine girdi. Yeryüzü gece göğünün altında bembeyaz uzanıyordu.” Bu ilk cümledeki sanatlı söyleyiş roman boyunca sürüyor.
Belirli bir mesleği olmayan Şimamura, - Batı sanatları, dans ve bale arşivciği yaptığı ve bu konularda makaleler, eleştiriler yazdığı belirtiliyor gerçi ileride bir yerlerde-  karısını Tokyo’da bırakıp kaplıcalar bölgesinde kısa süreli tatile geliyor. Bu geliş gidişlerinde Komako adındaki geyşaya tutuluyor, aralarında garip en azından bize garip gelen bir ilişki kuruluyor. Şimamura, Komako’da şefkat ve muhabbet arıyor, kaplıca otelindeki diğer geyşa Yoko’ya ise cinsellikle, şehvetle bakıyor. İki geyşa Şimamura sözkonusu olduğunda birbirlerini kıskanıyorlar. Komako ile Yoko’nun Şimamura ile tanışmadan da ortak ilişkide oldukları bir müzik öğretmeninin oğlu Yukio var. Yukio hasta ve ona Yoko bakıyor, Komako’nun da eski sözlüsü olan Yükio’nun tedavi giderlerini karşılamak için geyşa olduğu söyleniyor. (İki kadının da fedakârlıklarına bakar mısınız?) Hasta Yukio ölüyor. Komako çok içiyor, müşterileriyle içiyor. Körkütük Şimamura’sına geliyor “Bu günlerde biri öldürülecek” diyor. (İçim cız etti, genç ve güzel Yoko’ya yazık olacak diye geçirdim içimden.) Şimamura, kar ile ağartılan Çiçimi keteninin dokunduğu köyleri geziyor, incelemelerde bulunuyor. Bu sahneler ve kar kaplı alanları süsleyen sedir ağaçları Kavabata’nın kaleminden okurun gözüne renkli kartpostal slaytı gibi yansıtılıyor. Şimamura, artık evine dönecek, Komako onun gitmemesini istiyor, Yoko kendisini de götürmesini. Veda vakti gelip istasyona gitmek üzereyken sinema olarak kullanılan eski pamuk deposunda yangın çıkıyor. (Belki aşırı yorum olacak ama sinema motifiyle gösterilen modernliğin sosyal hayatı yakıp kül ettiğini mi anlatıyor acaba? Yahut, o anda gösterilen filmi toplum için uygun bulmayan birileri depoyu kundaklamış olmasın.) Yangında Yoko ölüyor. Roman bir anda bitiyor. Roman karla, soğukla başlıyor; yangınla, ateşle, külle bitiyor. Bu biçimsel tezatlığın içinde kadın –erkek, ruh -beden, iyilik – kötülük, gelenek- modernlik, karanlık- aydınlık, tünel ve gökyüzü, Dünya- Samanyolu (Çeviri yanlışlığı olabilir, Samanyolu yerine Evren sözcüğü daha iyi sanki. Bir başka çeviri yanlışlığı olduğunu düşündüğüm sözcükler ise erkek kahramanın,  kendine hizmet etmekten başka uğraşı olmayan bayana, Komako'ya ikide bir “aptal olma, budala olma” diye hiç de edebi olmayan hitabı. Aktarmalı çeviride Japonlara özgü, bir bayana hitap şekli uçmuş gitmiş gibi.), hatta Doğu-Batı gibi zıtlıkları, ikilikleri arayan göz rahatlıkla bulabilir. Toplumu, sosyal yapıyı dönüştürmeyi dert edinmiş Kawabata, kahramanına Fransız edebiyatından çeviriler yaptırıyor, geleneksel geyşalık yerine Rus balesini öneriyor. Kar ile geyşaların yüzlerine sürdükleri kalın pudra arasında da işlevsellik yakalamış; kar dünyayı örtüyor, pudra geyşanın, insanlığın içini, acılarını. Kar ile yalnızlığı ve üşümeyi duyumsuyoruz, yangın ile kalabalıklaşmayı ve yok olmayı. 12 yılda yazmış bu romanı Kawabata. Neden bu kadar uzun sürmüş. Bir taşını yanlış koymaktan ürktüğü mozaik desen gibi yavaş ve özenle işlemiş eserini, ondan. 1935-47 Büyük Savaş yılları...yaşadığın anı şiirleştirmek kolay değil.Atom bombalarıyla yerle bir ettiler Japonya'yı... onu yeniden kökleri üzerinde yeşerten biraz da canlarını feda eden Kawabata, Mişima gibi büyük sanatçılarıdır.(Mişima, 1970'te seppuku, harakiri, Kavabata 1973'te havagazı ile intihar ettiler.)

Romanda kahramanların iyilik yarışı başkaları için bir şeyler yapabilme uğraşı sanki Japonlara özgü bir davranışmış gibi… Böyle bir iyilikle ben de karşılaştım: İnternetten adresini bulduğum Osaka Satranç Kulübü'nü arıyorum merkez semtlerinden Namba’da akşamüzeri ama bir türlü bulamadım, hava iyice karardı, eski fotoğrafları yenileyen bir atölyeye benzeyen dükkanın açık kapısından girdim, işaret diliyle meramımı anlattım. Sıcak bir ilgi ile bilgisayarından baktı, gösterdi, bulunduğumuz yere göre kroki çizdi beni gönderdi orta yaşlardaki fotoğraf sanatçısı. Çok uzak değil üç dört sokak ileride beş yüz altı yüz metre uzaklıkta bir yere yönlendirildim. Gittim ama adresi yine bulamadım Osaka Ches Clup levhasını göremedim. Çaresiz, umudumu kestim aynı yolu geriye yürüyorum kaybolmamak için. Tam o fotoğrafçının alt sokağında, karanlıkta uzaktan gördü beni yardımsever sanatçı, halimden anladı bulamadığımı, nereye gidiyordu bilmiyorum, işini gücünü bıraktı beni yeniden satranç kulübünün olması gereken adrese, mutlaka orada olmalı kararlılığıyla götürdü. Aradığımız adres bir otopark çıktı. Aracını park eden çevre sakinlerinden bir adamla konuştu arkadaşım: meğer satranççılar Pazar günleri bu otoparkta toplanıyorlarmış, yakınlarda bir kafeteryada iddialı oynuyorlarmış. Günlerden cumaydı ve pazar günü bir daha gelemeyecektim. Arigato ey fotoğrafçı arkadaş arigato gozaimasu, çok teşekkür, zahmet oldu.   
Baştan sona şiirli bir anlatım içinde yer yer gerçeküstü ortamlarda geziniyoruz.  Yasunari Kawabata, yakın arkadaşı Yukio Mişima ile modern Japon edebiyatının kurucularından öncülerinden sayılıyor. Bu romanda da metnin geleneksel Japon şiiriyle temellendirildiği öne sürülebilir, zaten Batı romanından da bu özelliğiyle ayrılıyor.  Bizim edebiyatımızdaki mesnevilere benziyor. En çok da Galip’in Hüsn ü Aşk’ına. Galip’in şu, Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna sığmaz asumanın  (Can güneşinin, aşk ateşinin öyle bir yalımı, ışını var ki bu dünyaya, atmosfere sığmaz, galaksileri, bütün evreni dolaşır) beyti de romanın son sayfalarındaki Samanyolu metaforunu açıklayan anahtar gibidir. 
Az söz ile çok şey anlatmış Kavabata ve içli sözcüklerle tablolar çizmiş. Bu roman bu nedenle sevilir.
Hele, Kavabata’nın nerede yazdığını araştırmadığım şu sözü bütün romanlarının okuma gözlüğü gibi hep göz önünde tutulmalıdır: “Karın güzelliğini gördüğümüzde, dolunayın güzelliğini gördüğümüzde, kiraz çiçeklerinin güzelliğini gördüğümüzde kısacası dört mevsimi yüzümüzde ilk hissettiğimizde ve güzelliği ile uyandırıldığımızda en çok yakınlarımızı düşünürüz ve aldığımız keyfi bizimle paylaşmalarını isteriz.” 
Şu cümleler romandan:
Akan manzaranın zamanın geçişinin simgesi olup olmadığını düşündü.”  (s.14)
Avare bir yaşam süren Şimamura kendine karşı dürüstlüğünü kaybetme eğiliminde olduğunu fark ederek yeniden kazanmak için sık sık dağlarda tek başına yürüyüşe çıkmıştı.” (s.15)
“Bu karlar ülkesinde doğmuştu ama Tokyo’da geyşa olması için bir sözleşme imzalamıştı. Çok geçmeden onun adına borçlarını ödeyen ve dans öğretmeni olmasını isteyen bir hami bulmuştu.” (S.17)
Kadın heyecanla konuşuyordu, sanki onu dinleyecek birinin özlemini çekmişti ve artık yüreğinde zevke de yer olan bir kadın olduğunu açığa vuran bir rahatlama ve teslimiyet gösteriyordu.” (S.18)
“Kimse bir geyşaya yapmak istemediği bir şeyi zorlayamaz.”(S.18)
“Gerçek bir işi olmayan Şimamura’nın kendine ve işine giderken bile zaman zaman Batı dansına dair yaptığı tanımların ve yazınsal dünyanın sınırına getirdiği gerçeğinden haz aldığı da doğruydu.” (s.21)
“Yoko’nun sesi damıtılmış aşkın yankısı gibi onlara geri gelmişti.” (S.86)
“Şimamura, Valery ve Alain’den, Rus balesinin altın çağı üzerine yazılmış Fransız tezlerinden çeviriler yapıyordu.” (S.93)
“Şimamura merdiveni karanlıkta çıktı. Arkasına dönüp bakınca uyuyan sade yüzlerin ardındaki şekerci dükkanını gördü.” (S.102)
“Gece yuvasının dışında dolaşan bir dişi tilki kadar yalnızsın değil mi?” (s.103)
“Eskiler ayrıca soğuğun bir ürünü olan kumaşın (karda ağartılan Çiçimi) en sıcak havada bile tende serin durmasının ışık ve karanlık ilkesinin bir oyunu olduğunu söylerlermiş. Şimamura’ya bu kadar bağlanmış olan Komako da özünde serin göründüğü için olağanüstü yoğun sıcaklığı insanın ta içine işliyordu.” (s.110)
“Şimamura aslında biri uzak biri yakın iki esintinin sesini duyabiliyordu. Uzak olanın hemen gerisinde bir çıngırağın belli belirsiz sesini duyabiliyordu. Kulağını çaydanlığa dayayıp dinledi. Uzakta, çıngırağın sesiyle aynı anda adım atan Komako’yu gördü birden.” (S.111)
“Şimamura gökyüzüne baktı ve Samanyolu’nun içinde yüzdüğünü hissetti. Işık seli o kadar yakındı ki sanki Şimamura’yı içine çekiyordu. (S.117)
“Tavşanlar ve sülünler fırtınadan kaçmak için evlere sığınırlar.” (s.121)
"Şimamura'nın başı arkaya düştü ve Samanyolu uğuldayarak içine aktı." (s.125)



16 Şubat 2018 Cuma

YOKSUL ÇALGICI


Benzer yaşamlar: Ha Viyanalı Jacop Ha Kandıralı Arap Nuri

YOKSUL ÇALGICI / Franz Grillparzer

Kandıra Öğretmenevi’nin küçük kitaplığında gözüme çarptı, Avusturyalı trajedi şairi Franz Grillparzer’in Yoksul Çalgıcı adlı novellası. Ne saklayayım, alakalı alakasız herkesten bir bilgi kırıntısı koparırım ümidiyle sorup soruşturduğum Şaşkın’ın, Çalgıcı İsmail Efendi’nin yaşamına benzer bir metin beklentisi içindeydim. Kitabı evde okumak için izin istedim, görevli anlayış gösterdi. 60 sayfalık öyküyü o gece okudum.
Özyaşamöyküsel izler taşıdığı anlaşılan ve birinci tekil kişi kipiyle anlatılan öykü o zamanlar -18. ve 19 yüzyıllar- Viyana’da her temmuzda yapılan halk bayramı tasviriyle başlıyor. Bu “halk bayramı” da, şimdi üzerine halk pazarı ve spor salonu kondurulmuş çayırlıkta her yaz sonu yapılan, çocukluğumdaki Kandıra panayırlarını getirdi gözlerimin önüne. Şenlik alanından şehir merkezine giden yol üzerinde sokak çalgıcıları dizilmişler, konserler veriyorlar. Çoğu sokak çalgıcısı ezbere- doğaçlama çaldıkları parçalar karşılığında bir sürü para topladıkları halde, şairin dikkatini yoksulluğu giysilerinden ve elindeki eski çatlak kemandan belli olan yaşlı çalgıcı çekiyor, yoksul çalgıcı doğaçlama değil önüne koyduğu rahledeki notadan çalıyor ama ayaklarının dibine ters koyduğu şapkası bomboş. Kemanını  kutusuna yorgun argın koyarken bir de Latince sözler çıkıyor ağzından. Şair şöyle düşünüyor;  bu adam hem nota biliyor hem Latince, demek ki okumuş biri. Onun yaşam öyküsünü kendisinden öğrenmek için yanına gidiyor, para vermek istiyor. Yoksul çalgıcı “Lütfen şapkaya, şapkaya” diyor. Anlatıcı şair (Grillparzer) , kıyıda köşede kalmış ünsüz gariplerin yaşamlarına meraklı, “sanki Plutarkhos’un(*) bir kitabının çerçevesinden taşmış, kocaman bir yapıtından okuyor gibi o ünsüz insanların yaşamlarını okuyordum. Eğer insan, köşede bucakta kalanların içini okuyamazsa ünlüleri hiç anlayamaz.”(s.22) Şair, Yoksul Çalgıcı’yı yoksullar mahallesindeki kulübe evinde ziyaret ediyor, yaşamını anlatmasını istiyor.
“Bugün dünden farksız, yarın da bugün gibi olacak” diyerek öyküsünün önemsiz olduğunu dile getiriyor çalgıcı. Çocukluğunda başlamış keman merakı ama saray danışmanı olan babası, diğer iki çocuğu gibi Jacop’un da bürokrat olmasını istiyormuş. Memurluğa giriş sınavını öğretmeninin yardımına rağmen başaramayınca babasının gözünden düşmüş, adam olmayacağı belli olmuş. Evde kendi kendine keman çalmaya devam… Bir şarkıya takılıyor, komşu bakkalın kızının kurabiye satarken söylediği şarkıya… Sözleri önemli değil, ezgisi esir alıyor garibi. “Nasıl Tanrı’nın çocukları yeryüzü kızlarıyla birleşiyorlarsa  tıpkı öyle ruhların soluk alışverişi olan müziği bir yığın söz ekleyerek bozuyorlar.” (s.44)
Babası ölüyor, yüklüce bir miras kalıyor Jakop’a, bakkal onu kızıyla evlendirmek, elindeki parayla da  işine ortak etmek istiyor ama Jakop’un o taraklarda bezi yok. Ne aşka cesareti var ne bir işten anlıyor, babasından kalan parayı dolandırıcılara,  bakkalın kızı Barbara’yı da bir kasaba kaptırıyor. Kız öyle vefalı aşık ki yoksul çalgıcıyı unutmamak için ilk çocuğunun adını Jakop koyuyor. Aradan yıllar geçiyor, yoksul çalgıcının yaşadığı mahallede sel baskını oluyor. İki çocuğu azgın suların elinden almak isterken yaşlı çalgıcı ciğerlerini üşütüp hasta oluyor ve kısa sürede ölüyor. Şair, unuttuğu bu halk sanatkarını öteberi sarmak için eline aldığı eski gazete sayfasında gözüne çarpan sel haberiyle hatırlıyor ve kemanını hatıra olarak almak istiyor. O çatlak kemanı, yoksul çalgıcının cenaze masraflarını karşılayan kasabın karısı Barbara oğlu Jacop için saklayacağını belirterek vermiyor.
Erken dönem modern Alman edebiyatında Goethe ve Schiller’in gölgesinde kalan oyun yazarı Grilparzer'ın bu biricik öyküsünde duygulu ve etkili bir o kadar da gerçekçi anlatımı var, kahramanlarını kalın çizgilerle çiziyor, akılda kalmalarını sağlıyor.
Ben de kitabı okumayı bitirdikten sonra Yoksul Çalgıcı’da, Çalgıcı İsmail Efendi yerine, onunla aynı dönemde Kandıra’da yaşamış ve çalgıcılıkta klarnet üstadları Mustafa Kandıralı ile Şaşkın kardeşlerin gölgesinde kalmış, bahtsız cümbüş ve ud çalgıcısı Arap Nuri’yi buldum.
Çarşı Mahallesinden Hasan Bey’in oğlu, Tozlu Bey’in kardeşi Nuri’nin -Arap lakabı mutlaka derisinin fazla esmerliğinden geliyor olmalı- öğretim yılları da aynen Jacop’unki gibi başarısızlıklarla dolu. Vefalı insan, Erol Köse İzmit Belediye Başkanı olunca sınıf arkadaşı Arap Nuri’yi unutmuyor ona haber gönderiyor; işe başvuru dilekçesini ve evrakını getirsin, belediye bandosunda işe başlasın. “Benden 5 yaş büyüklerin de 5 yaş küçüklerin de sınıf arkadaşı olmuştur Arap Nuri, her sınıfı çift dikiş geçerdi, öyle yoksul ki bir lokma ekmeğe muhtaç, üstünde başında yok,  çalgıcılıktan başka elinden bir iş gelmez, hiç olmazsa ileride emekli maaşı olsun diye belediyeye almak istiyordum” diye anlattı Erol Köse. Ama bir türlü evrakı getirip işe başlamıyor Arap Nuri. Bir Kandıra ziyaretinde Belediye Başkanı, çocukluk arkadaşının köhne kulübesine gidiyor. “Oğlum Nuri, sen niye bandoda işe başlamıyorsun?” diye çıkışıyor. Arap Nuri, mahcup, “Gel Erol, içeri gel hele”diyor. "Yağmur yağmadan kar yağar! Gel hele."  Ayakta zor duran kulübenin karanlık duvarlarını gazetelerden kestiği Erol Köse'nin seçim haberleri ve fotoğraflarıyla süslemiş. “Ben seni çok seviyorum Erolcuğum, başarılarınla da övünüyorum, başkanlığın göğsümü kabartıyor ama biliyorsun ben sabah akşam içerim, işe sarhoş gelirim, sana laf getiririm beni bu işten affet, ne olur,” diyor. Başkan’ın dili tutuluyor, sözleri boğazında düğümleniyor, “şu yoksul adamdaki soyluluğa bak azizim," diyor,  işe girmek için herkesin birbirini neredeyse boğazladığı bir devirde sırf arkadaşı mahcup olur diye sadece yiyeceği ekmeği değil geleceğinin garantisi emekliliği de elinin tersiyle itiyor. Şapka çıkardım Arap Nuri’ye” 
Bir de aşk kırılganlığı var Arap Nuri’nin anlatısı sürüp giden. Çarşıbaşı’nda bir dernekte sekreterlik yapan bir kıza sevdalanmış, her sabah kızın işe gelişini bekliyor karşı sokağın köşesinde, kızın bundan haberi yok ama kazara o köşeye doğru bir dönecek olsa güzel yüzünü, Arap Nuri kendisine baktığına yoruyor, sevinçten deliye dönüyor, dünyalar onun oluyor. Ah matizim diyor. Dengesiz ve imkânsız bir aşk, platonik. Olacak gibi değil vermezler o kızı. Çaresiz başını önüne eğmiş, kadersizliğine isyan etmiş, aşkla avunamayınca kendini içkiye vermiş, karasevdadan melankolik olmuş, “kader kime şikayet edeyim seni, bilemem” şarkısını dilinden düşürmez olmuş.  Öyle derler ki sabahları dahi şarap tasına ekmek doğrayıp yediğini görenler olmuş. Bir de o ünlü "yağmur yağmadan kar yağar" sözünü diline pelesenk etmiş, "Vallahi her karşılaştığımızda söylerdi" diyor Rüştü Uygur, "ne demek isterdiyse?" .

Şairin de (Franz Grilparzer’in) yaşamında böyle kadersiz bir aşk hikayesi var. Ömrünün son yirmi iki yılını geçirdiği kadınla ne evleniyor ne sevgili oluyor, aynen Arap Nuri gibi ‘kendini öldürmeye kadar sürükleyen derin umutsuzluk içinde kıvranıp durmuş, Yoksul Çalgıcı da aslında yazarının hikayesiymiş  nasıl ki Genç Werther’in Acıları, Goethe’nin acılarıysa.

Tıpatıp benzer bir sahne: Arap Nuri bir Cuma günü Ağva’ya gidiyor – Cuma Ağva’nın pazarıdır, kalabalık olur- sokak çalgıcılığına, iskeleden Fener’e giden yol üzerinde bir taşa oturuyor, şapkasını önüne ters koyup cümbüşü tıngırdatıyor, tabii ki “kader kime şikayet edeyim seni bilemem”i çalıyor. Umursamaz kalabalık içinden sadece bir kişi, fört şapkalı ve siyah pardesülü bir beyefendi epeyi büyük bir para atıyor şapkaya, kağıt para! Aynı adam  Nuri’nin kulağına eğilip sert bir yüzle “bu şarkıyı buralarda bir daha çalma” diyor. Parayı alıyor Arap Nuri, utanmıyor, neden utansın ki zaten para toplamak için çalıyor ama adamın buyurgan sözlerinden ürküyor, sesini çıkarmadan cümbüşünü kutusuna koyup şapkasını başına geçiriyor, ilk otobüsle Kandıra’ya dönüyor. Müzisyen Nurettin’in kahvesine geliyor, olayı olduğu gibi anlatıyor. “Neden böyle söyledi o fötr şapkalı adam bana Nurettin Abi?” diyor, “neden benim şarkımı çalmamı istemedi benden?” “Ne bileyim Arap” diyor Nurettin, “belki bestekarıdır  şarkının adam ve sen çok kötü çalmışsındır, oğlum!” “Belki” diyor Arap Nuri, boynunu büküyor. Ya da adam küllenmiş aşkının o şarkıyla bir daha kıvılcımlanmasını istemiyor, belki.

Yoksul Çalgıcı – Franz Grillparzer
Çevirenler: Basir Feyzioğlu, Şahap Sıtkı İlter
Cumhuriyet Dünya Klasikleri, Haziran 2000

*Plutarkhos: ( M.S 46 - 120?) Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı. Ayrıca orta dönem Platonculardandır. Ciltlerce eser yazmış olduğu belirtilmektedir. Lampria Katalogu adlı bir antik katalog listesinde 227 eseri olduğu bildirilmiştir. Elimize geçen eserleri Paralel Yaşamlar ve Moralia adlı iki toplanmış eserdir.
Kaynak : http://www.felsefe.gen.tr/mestrius_plutarchus_kimdir.asp

  

12 Eylül 2017 Salı

BİR FİLOZOFUN ROMANI: BULANTI


Varoluşçuluk felsefe akımının öncüsü Jean Paul Sartre’ın 1938’de yazdığı Bulantı, bu gün de aynı akımın kült romanı(kült kitap: belli bir grubun veya akımın görüşlerini tam olarak anlattığına inanılan eser)  olarak tanınıyor, okuyucu buluyor. Romana başlamadan felsefe-edebiyat ilişkisini irdelemekte yarar var: Bir kere felsefenin de edebiyatın da malzemesi dildir. Edebiyat da felsefe de sanat gibi insanın yapıp ettiklerini konu alır, onu anlatmaya çalışırken edebiyat olur açıklamaya çalışırken felsefe… Çilingiri kullanabiliriz: insanı, hayatı evreni anlatmaya çalışırken açıklayan eserler felsefi romanlardır. Bulantı da böyle bir yapıt, felsefi roman. Varoluşçulukta insanın bireysel hayatı ve varoluşunun tasviri önemli olduğundan varoluşçu filozoflar ister istemez romancı oluyorlar. Bir de tiyatro senaryo yazarlığına yöneliyorlar.
Gelelim romana: Ailesi, çevresinde kimsesi, yakın arkadaşı dahi olmayan, adeta ağaç kovuğundan çıkmış bir yaratık gibi okuyucunun karşısına çıkartılan Antoine Raquentin, otuzlu yaşlarında ve geçen yüzyılda yaşamış Comte de Rolleben’in hayatını yazmak için geldiği Bouville (Mudvil) kasabasında geçirdiği 25 günü günlükler halinde anlatmaktadır. Uzakdoğu ve Afrika ülkeleri dahil birçok diyar gezen Raquentin’in bir zamanlar aşk yaşadığı Anny, Bouville kütüphanesinde karşısına çıkan otodidakt Ogier ve “her akşam başka bir erkekle yatmadan yaşayamayan ve hiç hayır demeyen kafe işletmecisi, patron Françose” romanın diğer kişileridir.
“Cumartesi günü çocuklar kaydırmaca oynuyorlardı; onlar gibi ben de denize bir taşı fırlatmak istedim. Tam o sırada durakladım, taşı elimden bıraktım ve oradan ayrıldım. Sersemlemiş bir halim olmalı; çocuklar ardımdan güldüler.
İşin görünen yanı bu. İçimde olup bitenler belirgin bir iz bırakmadı. Gördüğüm bir şey vardı beni tiksindirmişti. Ama o sırada denize mi yoksa çakıl taşına mı baktığımı bilemiyorum. Çakıl taşı yassıydı, bir yüzü baştan başa kuru, öteki yüzü ıslak ve çamurluydu. Elimi kirletmemek için parmaklarımın ucuyla kenarlarından tutuyordum.”
Romanın ilk sayfalarında göze çarpan insan- varlık, dünya, evren ilişkisi romanın tamamını ve yazılış gerekçesi olan varoluşçuluğu açıklıyor. Tiksinti, bulantı roman boyunca sürüyor ama neden insan bir çakıl taşına bakınca böyle bunalır -en azından ben- onu anlayamadım. Raquentin, ucuz bir otelde kalmakta, ihtiyacı olduğu bazı geceler kahvehane sahibesi Francoise ile yatmaktadır. Kadının “Çoraplarımı çıkarmasam olur mu?” sözleri, insan ilişkilerindeki çıkarcılığı anlatan çarpıcı bir soru.
Raquentin, kendisi için bunaltıcı bir hal alan hayatından değil, hayatın kendisinden de, gördüğü eşyalardan, dünyadan da nefret eder,  aklını oynattığını düşünür. Sıradan eşyalar gözüne garip şekillerde görünür, ellerini balık; parmaklarını yengeç olarak görür. Tramvay kanepelerini, şişirilmiş karnı ile sırt üstü yüzen bir eşeğe benzetir.(Kafkaesk motifler)
Bulantıdan kurtulmak için eski bir caz plağı dinler, müzik onu kısa süreliğine de olsa tiksindiği dünyadan uzaklaştırır. “Müziğin zamanı hayatın mekanik zamanını kesintiye uğratır.” Nesneler, gülünç ve amaçsızdır. Bu dünyada hiçbir şeyin varlık nedeni olmadığına inanır. Dünyanın var oluş kuralı yoktur, her şey saçmadır. Bu durumda insanların özgür olması, gerekli ve doğaldır. (Başıboşluk özgürlük müdür?) İşte bu anlamsız özgürlük insanda tiksintiye yol açar, bulantı böyle başlar.
Kendini böyle yapayalnız hisseden kahramanımızın yolu ister istemez dünyaya başka gözlerle bakan kimselerle kesişir: Kafe sahibesini öyle çok önemsemez ama düzenin yürütülmesi için  haktan hukuktan bahseden insanları iki yüzlü ve sahtekarlar olarak niteler. Bir de ikide bir karşısına çıkan Otodidakt, ukala aydın tipini temsil eder. Yazar, kendisine bu hayata akılcı bir bakışla, insanlığa aşık bir idealist görüntüsü veren Otodidakt’ı iyice karikatürize eder ve sübyancılıkla suçlayıp okurun gözünden düşürür.
Ara sıra aklına geçmişte geçirdikleri güzel anılar gelen eski sevgilisi Anny’den gelen mektupla umuda kapılır. Aşktan değil de meraktan Paris’e Anny’i görmeye gider. Her ikisi de birbirlerinde geçmişte yakaladıkları “yetkin an”ı artık bulamayacaklarını anlarlar, kadın beraber yaşadığı yaşlı adama döner. Roquentin yine yapayalnızdır. Müzikte teselli arar. Çevresindeki şekilsiz varlılara göre müzik hiç olmazsa temiz ve canlıdır, var olmanın günahından arınmıştır. Sanat bir çıkış olarak gözükür ama kahramanımızın sonunu bilemiyoruz, intihar mı etti, çıdırdı mı, kitabını yazdı mı, yoksa yazdığı kitap bizim okuduğumuz günlüğü müydü, öğrenemedik. “Yeni Gar’ın şantiyesi buram buram ıslak tahta kokuyor: Yarın Bouviile’e yağmur yağacak.” Roman böyle bitti.
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) akımının en önemli kitabı olarak bilinen Bulantı, akımın adının ortaya çıkmasından 5 yıl önce yazılmıştır. Varoluşçu felsefeye göre nesne(varlık) var olanın adlandırılmasından önceki halidir. Varoluş özden önce gelir. Bu görüş Alman filozoflar Huserl ve Heidegger’in sistematikleştirdiği fenomenoloji anlayışından alınmadır. Bu görüşe göre adlar nesneleri belirli biçimlerde görünmeye zorlar. Bir minder, ölmüş eşek gibi görünüyorsa, görünen şeyin oturulacak bir şey olarak düşünülmeden görülmesinden ileri gelir.
Romanın yazılış amacının varoluşçuluk akımının görüşlerini benimsetmek olduğu anlaşılıyor. Bu da okuru bunaltıyor. Romanda öyle ahım şahım bir kurgu, hareketlilik yok. Eğer varoluşçuluğu bir varoluşçu gibi anlayamıyorsak bu romanı okumak cendereye boynumuzu gönüllü uzatmak gibi bir şey. Sartre yer yer karşılıklı konuşmalara (diyaloglara) da ustaca yer vermese iyice sıkıcı olurmuş.
Kitaptan altını çizdiğim cümleler:
“Anılarım şeytanın kesesindeki paralara benziyor: Keseyi açınca içinde kurumuş yapraklardan başka şey bulamıyorsunuz.”
“Yalnızdım ama bir kente yürüyen ordu gibiydim.”
“Geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. Onu koyacak bir eviniz olmalı.”
“Deney satarak geçinenleri bilirim. Hayatlarını sersemlik ve dalgınlık içinde geçirip durmuşlardır. Sabırsızlanıp evlenmişler, rasgele çocuk yapmışlar, öteki insanlarla kahvelerde, evlenme törenlerinde, cenazelerde karşılaşmışlardır. Ara sıra kargaşaya kapılıp başlarına ne geldiğini anlamadan debelenip durmuşlardır. Çevrelerinde olup biten her şey onların görüş alanının dışında başlamış ve sona ermiştir.” 96
“Kullanışlı geçmiş! Cep geçmişi; güzelim özdeyişlerle dolu, küçücük yaldızlı kitap!”  97
“Kadınla yatmış olmak, hâlâ yatabilmekten iyidir.”99
“Dünya her gün aynı yüzle ortaya çıkıyorsa bunun nedeni tembelliktir sanırım.” 108
“Hak, ödevin öteki yüzünden başka bir şey değildir.” 118
“Deney denilen şey, ölüme karşı bir savunma olmaktan fazla bir şeydi: Deney bir haktı, ihtiyarların hakkı.” 119
“Yirmi yıllık baş eğmenin bir memura kazandırdığı saygıdeğerlik hakkım bile yoktu. Hayatım beni gerçekten kaygılandırmaya başlamıştı. Yoksa sadece bir dış görünüş müydüm ben?” 120
“Varım çünkü bu benim hakkımdır. Var olmak hakkım var öyleyse düşünmemek hakkım da var.” 140
“Dönen plak var, sesle titreşen hava var, plağa kazılan ses var. Onu dinleyen ben de varım. Her şey dopdolu, varoluş her yerde, yoğun, ağır ve tatlı. Ama bütün bu tatlılığın ardında ele geçmez, yakın ama yine de uzak, genç, acımasız ve durgun şu…Evet şu eğilip bükülmezlik var.”141
“Hibir şey. Var olmaklık.” 142
“Ölüydüm ama farkında değildim bunun, bir pul koleksiyonum vardı.” 155
“Efendim, Tanrı’ya inanmıyorum ben, varlığı bilim tarafında yalanlanmış bulunmaktadır, diyor ama toplama kampında insanlara inanmayı öğrendim.” 156
“klise törenindeki gerçek sırrı, insanların bir araya gelişinde aramak doğru olmaz mı? Tek kollu bir Fransız papazı töreni yönetirdi. Bir küçük orgumuz vardı. Baş açık ayakta dinlerdik. Orgun seslerine kapıldığım zaman çevremdeki insanlarla tek bir gövde haline girdiğimi hissederdim.” 157
“Hayatımı şu biçimde harcadım ve şimdi adamakıllı mutluyum diyen bir kimseyi nasıl olur da kabahatli bulabiliriz?” 158
“(Sosyalist) Partiye girme kararını vermeden önce öyle korkunç bir yalnızlık duyuyordum ki canıma kıymayı bile düşündüm. Bu işten caymamın neden, ölümümden kimsenin duygulanmayacağı, ölümde, hayatta olduğumdan daha yalnız olacağımı düşünmemdir.” 158
“Hümanist genel olarak karısını kaybetmiş, gözleri yaşlı bir kimsedir, yıldönümlerinde ağlar durur. Kedileri, köpekleri ve bütün gelişmiş memeli hayvanları da sever.”159
“Deniz de bir dua kitabıdır.” 169
“Gerçek deniz soğuk ve karadır, içinde hayvanlar kaynaşır, insanları aldatmak için yapılmış şu incecik yeşil zarın altında sürünerek ilerler.” 169
“varoluş üzerine düşündüğümü sandığımda hiçbir şey düşünmemiş olduğumu söyleyebilirim.” 173
“varoluş nedir? diye sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan nesnelere dıştan eklenen boş bir biçimdir, derdim.” 173
“Her şey kendilerini gülüşlere bırakan ve ıslak dudaklarıyla ‘gülmek iyidir’ diyen kadınlar gibi usul usul varoluşa kayıyor; karşı karşıya geçip yayılıyor, varoluş en aşağılık sırlarını birbirine açıyordu. Varoluşmayış ile şu baygın bolluk arasında bir orta yerin bulunmadığını anlamıştım. Varolunuyorsa buraya kadar var olmak, küfe, şişkinliğe, müstehcenliğe kadar var olmak gerekiyordu.” 174
“Var olan hiçbir şey gülünç olamaz.” 174
“Her zaman için fazlalıktım ben.” 175
Var olmak burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir ama hiçbir zaman çıkarsayamayız onları… hiçbir zorunlu varlık varoluşu açıklayamaz çünkü olumsallık bir sahte görünüş, ortadan kaldırılabilecek bir dış görünüş değildir; mutlak olanın kendisidir, bu yüzden yetkin bir temelsizliktir. Şu bahçe, şu kent, ben kendim, her şey temelsiz ve nedensizdir. Bunun farkına vardığınız zaman yüreğiniz bulanır… her şey salınmaya başlar. Bulantı budur işte.” 179
“varoluş uzaktan uzağa düşünülebilecek bir şey değildir. Sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir… ya hiçbir şey yoktur artık.” 179
“Hareket dediğimiz şey de yok; hareket, geçişlerden, iki varoluş arasındaki aracılardan, güçsüz anlardan başka bir şey değil.” 180
“Varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili bir tek anısı bile yoktur.”181
“Ölümlerini bir iç zorunluluk gibi kendilerinde sevinçle taşıyan yalnız melodilerdir. Ama melodi varoluşan bir şey değildir. Var olan her şey nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür.”182
“Varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.” 182
“Loyola’nın Ruhsal Egzersizleri’ni okuyorum: ‘Önce dekoru düşüneceksin, ondan sonra kişileri. Sonra görüyor insan.”diyor büyü yapar gibi. 206
“Yalnız ve özgür ama bu özgürlük ölüme benziyor biraz.” 211
“Kazanacaklarına inanan yalnız kodoşlardır.” 212
“Hastalar da kimi zaman acılarını duymayacak kadar bitkin düşerler.”212
“Biliminiz nerede? Hümanizminiz ne oldu?” 215
“Bilinç, fazlalık olmanın bilincidir.” 229
“Asfaltın da demir satan mağazaların da kışla pencerelerinin de bilinci var.” 230
“tarih, var olmuş olan bir şeyden söz eder oysa bir var olan başka bir var olanın varoluşunu haklı çıkaramaz.”239
Sartre ve Varoluşçuluk hakkında bu yıl bitirdiğim İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Felsefe Bölümü ders kitabından özetleyerek derlediğim notları, romanı, yazarını ve felsefesini anlamaya yarar diye sunuyorum: SARTRE  ve VAROLUŞÇULUK
Sartre’n varoluşçuluğunun bir ayağı fenomenolojiye bir ayağı Marksizm’e dayanır. Sartre, Bergson’dan etkilenmiş ve özgür irade konusunda araştırma yapmıştır. 1934’te Egonun Aşkınlığı adlı eserinde  Huserl’in bilincin yönelimselliği tezi ile hesaplaştı. 1938’de Bulantı’yı yazdı, 1939’da Duvar romanında ölüme mahkum edilen tutsakların yaşadıklarını varoluşçu bakış açısıyla dile getirdi. Marlau Ponty ile Modern Z amanlar (Les Temps Modernes) dergisini çıkardı.(1945)
Berlin Fransız Kültür Merkezi’nde çalışırken Huserl’in fenomenolojisini keşfetti, Varlık ve Hiçlik’i yazdı.(1943) Paris’te 1945’te yaptığı “Varoluşçuluk Hümanizmdir” adlı konuşması büyük etki yaptı. 1957’de yazdığı Yöntem Araştırmaları’nda ve 1960’da yazdığı Diyalektik Aklın Eleştirisi Varoloşçulukla Marksizm’i uzlaştırmaya çalıştı.
Sartre’ın temel düşüncesi insanın tamamlanmamış bir varlık olduğudur. Sartre için insan sadece varlıkla değil kişilikle de olan ilişkisinde anlam kazanır. İnsanın soru sorma davranışından hareket eder: Soru soruluyorsa, soran ve muhatabı vardır. Soruya alınan cevap olumluysa varlığa, olumsuzsa hiçliğe götürür. Hiçlik, insan bilincinde oluşur. Hiçliği var eden bilinç sahibi insanın varlığıdır. İnsan nasıl bir varlıktır ki hiçlik onun aracılığıyla olsun?
Sartre, varlığı, kendinde varlık ve kendi için varlık diye ikiye ayırır. İlkçağ filozoflarından Parmenides’ten ilhamla “Varlık vardır, varlık var olandır” der. Varlığın kendi başına bir şey olmamak bile olması imkânsızdır. Bilinç olmaksızın varlık kendinde olmakla sınırlıdır. Varlığa başkalık veren bilinçtir. Bir masa, masadır. Ancak bilincimiz her zaman başka bir şeyin bilincidir. Masa masa olmak için çaba sarf etmez ama insan hep bir var olma çabasındadır. Kendinde varlık başka türlü olamazken kendi için varlık her zaman eksiktir, olduğundan başka türlü olacaktır. İnsan eksik bir varlıktır. Sartre’a göre insan her zaman mümkün olanlar tarafından kuşatılır. İnsan önce eksiklik olarak var olur. İnsan varlığı sürekli bir öteye geçme edimidir. Ama bu geçiş hiçbir zaman gerçekleşmez. Değer ve özgürlük böylece ortaya çıkar. İnsan bedeni ile dünyada durum içinde var olur. Kendi için varlık olduğu kadar öteki için varlıktır aynı zamanda. İnsan belirli bedensel özellikleriyle, belirli bir kültür, toplum veya sınıf içinde var olur. Sartre buna insanın olgusallığı, der. İnsan bedeni,kendi için varlığı her zaman kendinde varlığa bağlı kılar. İnsan bedeni diğer insanlar için nesne haline gelir. Bu haliyle insan başkası için varlıktır. Bu, insanda utanma duygusunu oluşturur. Özneler arası ilişkilerin temeli bu utancı doğuran çatışmaya dayanır. Bu nedenle Sartre için başkaları Cehennemdir. Başkalarının yargılayıcı bakışlarından kaçmak ve utanmamak için çaba sarf ederiz. Böylece hep kendimizi başkalarının gözünden görerek yaşamımızı düzenleriz.
Varoluşçuluğu
İnsan her zaman başka olanaklara doğru şu an olduğu halini hiçleyerek kendi kendisinin ötesine geçer. İnsanı değerli kılan da budur. Sartre’ın varoluşçuluğu bütünüyle bir özgürlük felsefesidir. İnsanın kendi varlığını, kendi eylemleriyle sürekli ve yeniden kuran, insanı değişim içindeki tamamlanmamış bir varlık olarak ele alan ve insan varlığının belirli yasalarla şekillenen bir doğası olduğunu reddeden varoluş düşüncesi insanın özgürlüğünün temelinde yer alır. Bir masanın neye yarayacağı bilinmeden masa yapılması mümkün değildir.  Bunun anlamı, masanın varoluşunun masanın özünden önce geldiğidir. İnsanın varoluşunda bu görüş sürdürülemez. İnsanın  bütün yapıp etmelerinin taşıyıcısı kendisi olduğu için her eyleminin sorumluluğunu yine kendisi almak zorundadır.
Ateistliği
Sartre, insanın özünün varoluşundan önce belirlendiği görüşünü reddettiği için Tanrı’nın varlığını kabul etmez. Ama değerleri kabul eder. İyiyi kişi kendi bulmak zorundadır. Bu özgürüktür, bir yanıyla belirlenimcilik ve kadercilik yoktur. İnsan yaşamadan önce hayat bir şey değildir. Hayatı anlamlı kılan insandır. Değer de hayattan başka nedir? Sorun Tanrı’nın varlığı-yokluğu değil insanın kendini bulması ve var olmasıdır.
Hümanizmi
Hümanizm, insanı Tanrı’ya karşıt olarak evrenin merkezine yerleştiren ideolojik bir öğretidir. Hristiyanlar Sartre’ı ateistliği nedeniyle, Marksistler ise öznelci olduğunu vurgulayarak  materyalist olmamakla suçlamışlardır. Komünistler, varoluşçuluğun insanı umutsuzluğa, durgunluğa, miskinliğe sürüklediğini öne sürmüşlerdir. Katoliklere göre de varoluşçuluk insanı başıboşluğa iter. Sartre’a göre de varoluşçuluk Marksizm değildir, Materyalizm insana nesneymiş gibi yaklaşır, varoluşçulukta ise insanın öznelliği öne çıkarılır. Yine Sartre’a göre varoluşçuluk insanı eylem yapmaya ve sorumluluk yüklenmeye özendirir, Sartre, varoluşçuluğun hümanizm olduğunu savunur. İnsan nihai bir amaç olmaktan çok bir ilerleyiş, aşış ve oluştur. İnsan kendi dışında bir amaca yönelerek var olur. İnsanı miskinliğe iten kaderci ve özcü anlayışlardır.
Özgürlük Anlayışı - İç Daralması
Sartre’a göre özgürlüğü insanın varlığından ayırmak imkânsızdır. İnsan olmak ve eylemek bir ve aynı şeydir. İnsan özgürlüğünün bilincine iç daralması ile varır. İçimizi daraltan gelecekteki imkânlar ve bunlara karşısında takınacağımız  tavrımızın sadece bizim elimizde olacağının bilincidir. Bu da bir seçim ve sorumluluk duygusu getirir. İçimizin daralmasını bastırabiliyor muyuz? Apaçık belli ki onu ortadan kaldıramayız.  Ama kendimizi aldatabiliriz, sorumluluğu Tanrı’ya, kadere, başkalarına yükleyebiliriz. Bu, özgürlüğümüzü reddetmektir. Kendini aldatma insanı bilince götürür. Bilinçli insan kendini aldatabilir. Kendini aldatma çabamız hiçliği gerektirir. İnsan özgürlüğe mahkumdur ve bütün yaptıklarından sorumludur. Tek başına bırakılan insan varlığını kendisi seçecektir. Bu, bunaltıya götürür ve insanı eyleme sevk eder.
Bunaltı – Bulantı
Sartre’a göre insan sadece kendinden değil bütün insanlardan sorumludur. Kişi kendi olmak istediği kişiyi yaratırken herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlar. Olmak istediğini seçmek, seçilen şeyin değerli olduğunu gösterir. Herkes için iyi olan bizim için de iyidir. Kişi kendisini seçerken gerçekte insanı seçtiğinin farkında olmalıdır. Bu durumu Sartre, bunaltı terimi ile anlatır. Herkes benim gibi yaparsa ne olur? Sartre’a göre bulantı, insanın kendi sorumluluğunu  duymaktır. Bulantı insan varlığından gelmektedir. İnsan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur.
Marksizm – Tarihsellik

Var olmak Sartre’a göre her zaman tarihsel ya da politik bir durum içinde olmak demektir. Marksizm, tarihin, insanların kendilerini var etme projelerinden oluştuğunu ileri sürer. Sartre, insan ve çevresi arasındaki ilişkinin diyalektik olduğunu savunur. İnsan tarih ve kültür tarafından biçimlendirilir. Bunun özgürlüğü sınırladığı düşünülebilir. Böyle düşünüş tarihe verilen anlamla ilgilidir. İnsanın etki edeceği bir çevresi olmalıdır. Çevrenin de etki edecek birine ihtiyacı vardır. İnsan alet yapar fakat ürettiği nesnelerin kölesi de olabilir böylece kendine yabancılaşır. İnsan oluşturduğu tarihin şekillendirdiği yine o tarihi yapandır. 

20 Haziran 2017 Salı

Ödülün ölçü olmadığına örnek bir kitap: HAYATTA KALMA GÜNCESİ / Doris Lessing


İnsan beğendiği şeyleri anlatmaya daha hevesli oluyor. Hoşumuza gitmeyen, beklentilerimizi boşa çıkaran “şey”ler ise insanın hevesini kırıyor, onlar hakkında ne dilin konuşası ne de kalemin yazası geliyor.  2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz kadın yazar Doris Lessing’in Hayatta Kalma Güncesi romanı tam da böyle bir şey. İlk yirmi sayfada okuyucuyla sohbet etmeye, konuyu ortaya koymaya çalışıyor ama yazarın ne demek istediği çok da net anlaşılmıyor. Bu sayfalar bana çok sıkıcı geldi… Eğer Pendik Okuma Grubuna okuma sözü vermesem yirmi sayfaya tahammül edemez, elimden atardım bu kitabı. Okumasaydım olurmuş ama yazmasam olmaz.   
“O dönemi hepimiz hatırlıyoruz.”(s.11) Başlangıç cümlesi dahi sorunlu geldi bana. “O dönem” yalnızca söyleyenin bildiği bir zaman dilimi olabilir, “hepimizin hatırladığı” bir dönem ise yazarın muhatapları okuyucularının bileceği değil de o dönemi birlikte yaşadığı kişilerle geçirdiği bir zaman dilimi olabilir.  Neresinden baksan sorunlu görünen bir cümle. Çok değil bir iki sayfa sonra ise sözü “Şu an ‘Onlar’, ‘Şunlar’, ‘Şey’ gibi sözcüklerle özetleyiverdiğimiz genel baskılardan ve olaylardan değil o sıralarda beni fena halde sıkıştıran, bunaltan keşiflerden söz ediyorum”(s.15)’a getirince bir de üstüne “Geriye bakınca duvarın arkasındaki şu öteki yaşamın ya da var oluş biçiminin, dinlediğim, kulak kabarttığım şeyin ne olduğunu ayrımsamamdan çok daha önce zihnimin bir köşesine takıldığını kesinlikle söyleyebilirim. Ne var ki belli bir tarih, bir gün veremiyorum” deyince, “git işine be kadın!” diyesi geliyor insanın. Şu “Şey” üzerine sayfalar dolusu şey yazmış yazarımız ama ben yazdığı şeylerden hiçbir şey anlamadım. Anlayan birine rastladım internette, Hande Öğüt’ün “sanatlog” isimli kendi blogundan, buraya alıyorum yazısının büyük bir bölümünü:
“Dünyanın sonu gelmiştir; hoyratça kullandığımız doğal kaynaklar tükenmiş, tüm kamu hizmetleri durmuş, okullar eğitim verme çabasından vazgeçerek ordunun bir uzantısına, toplumu denetim altına alma aracına dönüşmüş, çevre kirlenmiş, evsizlerin sayısıyla birlikte sokak çeteleri artmış ve büyük şehirlerden göç zorunlu hale gelmiştir.
Felaketle birlikte gelen değişim, geçmişte kalan gerçekliğin etkisini sürdürmekle birlikte yeni olanakların da ortaya çıktığı bir ara duraktır. Kentin bazı bölgelerinde toprağı ekip biçen, boş evlerde hayvan yetiştiren, elektriğini üreten, lağımını gübreye dönüştüren mahalleler oluşmuştur. Ne var ki mevcut merkezi toplum mantığına karşılık, komünal bir yapılanma olarak topluluk fikri, atavistik kabile yaşantısına, yamyamlığa ve barbarlığa dönüşmekte gecikmez. Tüm karşı ütopyalar gibi Hayatta Kalma Güncesi de acımasız bir radikallik taşır. İnsanlığı daha ilkel bir yaşama dönmeye zorlayan küresel afet öngörüsünü, ütopik ve bilimkurgusal romanlarında işleyen ancak bu gerilimli dönemlerden sonra insanlığın hem biyolojik hem de ruhsal olarak evrildiğine, ileriye doğru hareket ettiğine inanan Lessing, 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında yazdığı bilimkurgu romanlarında yokoluşa giden gezegenlerin talihsiz öykülerinde hep bir varoluş imkânı arar.
Hesaplaşılamayan Bir Karakter: Emily
Geçmişin ve içinde bulunulan zamanın, izlenime dayanan bir kaleydoskopu olan, değişik katmanlarda, bilinmeyen bir tarih ve ülkede geçen Hayatta Kalma Güncesi’nin zeminini, bir evin duvarlarının arkasından görülen, yeni bir bilinç basamağıyla eşanlama gelen, hayali bir dünya oluşturur. Dilin yozlaşarak yoksullaştığı ıssızlığın ortasında ise Anna gibi alt kimliklere bölünen, bu kez daha yaşlı, daha bilge ve yazarın bizzat kendisi olduğu tartışılmaz bir anlatıcı-yazar yer alır. Hayatının ağırlık merkezinin kaydığı, dengelerin yerinden oynadığı böylesi bir dönemde, anlatıcı kadın için bir saplantıya dönüşür duvar. Onun arkasında olup bitenler, her zerresiyle şimdiki gerçek hayatı kadar önemlidir. Ömrü boyunca içinde taşıdığı ve mutlaka şiddetli, ateşli bir karşı çıkışın eşlik ettiği huzursuzluk ve açlık, duvarın gerisindeki deneyimlerin yol açtığı duygu sayesinde nihayet yatışmaya başlar. Duvardan geçip gitmek, bir daha da geri dönmemektir tek isteği. Kadını yalıtan ama aynı zamanda da koruyan duvar, hem dışarıda bırakan hem de içine alan sürgünün çift anlamlılığına ilişkin bir metafordur. Duvarın ardına gömülen kadın, burada gördüklerini çözümleyebilmek için alt benliklere bölünerek bir başkalaşım sürecinden geçer. Sokakta alabildiğine bir felaket sürmekteyken duvarın arkasındaki bakımsız, eski odalar canlanır, varlığa kavuşur. İçlerinden portreler belirir. Kendisini görünür kılmak için bir bedene ya da aynaya ihtiyaç duymayan, anlatıcının belleğine yaptığı yolculuklarla canlanan çehrelerdir bunlar: Bir anne, bir baba, küçük kız ve bir erkek bebek… Babası ve annesi tarafından sürekli taciz edilen bu küçük kız yani Emily, anlatıcıya tanımadığı bir adam tarafından, felaket başladığında teslim edilen Emily’dir. Ama onun çocukluğu, bebekliği üzerinden kendi tarihini ve şimdisini de anlamlandırmaya çalışan anlatıcının kendisi de olabilir hiç kuşkusuz. Duvarın ardından, bilinçaltının katmanlarından görünen Emily Cartright’ın çocukluk dönemi, Lessing’in çocukluğuna da çok benzemektedir zira: Katı, sevgisiz anne figürü, talihsiz asker bir baba ve okula gitmeyi reddeden bir kız çocuğu… “Bir otobiyografi denemesi” diye bahsettiği Hayatta Kalma Güncesi’yle benzer şekilde yazarın alternatif gerçekliğe olan tutkusunun bir yansıması olan Alfred ile Emily’de de anne ve babasını, kendi çocukluğunu bambaşka biçimde anlatır Lessing. Nefret ettiği annesiyle hesaplaşması, Under My Skin’de de sürer. Hayatta Kalma Güncesi’ndeyse Emily, sevgi ve tedirginlik, şefkat ve kaygı uyandıran, ansızın çocukluktan gençkızlığa ve kadınlığa geçen bir çocuk-kadın olarak kurgulanmıştır. Köpeği Hugo’ya sarılarak şekerleme yiyen bu kız bir anda ergenliğe adım atar ve sayıları her gün artmakta olan sokak çetelerinden birine katılır. Moda, güzellik, toplumsal cinsiyet kavramlarını hiç öğrenmemiş olan Emily’nin kendini genç bir kadın olarak kuruşu, anlatıcınınkinden çok farklıdır. İlk otoportresini eski bir elbiseyi onanırıp dönüştürerek yapar. Tüllerle, dantellerle, tüylerle bezeli bu elbise, muğlak bir saflık bildirgesi; cinsellik kadar taze etin geçiciliğinin de simgesidir: “Böyle bir vahşet ve anarşi ortamında, bir genç kız elbisesinin ilk örneği, arketipi olan bu elbiseyi-daha doğrusu bu arketipler bileşkesini görmek, bu çocuğun, bu küçük kızın rüyalarının malzemesini, şu yaşlı uygarlığımızın döküntü yığınlarında, çöplüklerinde bulması, bulup çıkarması, üzerinde çalışması ve kendine biçtiği imgeleri…” Yokedilemez, alabildiğine eski, günün gerçekleriyle çelişen imgeleri her şeye karşın hayata geçirmesiyle anlatıcıyı dehşete düşürür Emily. Tamamen gençliğine hapsolmuş kızı izlerken duvarın arkasındaki sahnelerle, onu biçimlendiren bu arka planla bağını sürdüren anlatıcının bir kimlikten diğerine geçişi, Emily’nin genç kızlıktan kadınlığa, tekrar çocukluğa ve bebekliğe evrilişi, öznenin oluş süreci içinde olduğunu ve asla sabitlenemeyeceğini gösterir. Kişilikten kişiliğe giren Anna (Altın Defter) gibi bu romanın anlatıcısı ve dolaylı yazarı Doris Lessing için de gerçek olan, “oluş”un kendisidir ve oluş kendinden farklı olmaktır.”


Roman gerek biçim bakımından gerek biçem(üslup) bakımından, gerek roman kişilerinin tema ile ilişkilendirilmesi açısından, gerekse içerik olarak okuru tatmin etmekten uzak: Durağan düşünce paragraflarıyla başlayan roman 3-4 kişilik kadrosuyla neresi olduğu belli olmayan dar bir çevrede, belirtilmeyen bir zaman diliminde yol almaya çalışıyor daha doğrusu yerinde sayıyor. Kaostan korkan yaşlı ve yalnız bir kadına tanımadığı bir adam yanında köpek mi kedi mi belli olmayan bir hayvanı olan (bu belirsizlikler öldürdü beni) 13 yaşında bir kız çocuğu bırakıyor, bu çocuk sokak çocukları çetelerine katılıyor, çete liderlerinden Gerald’a aşık oluyor. Çocuk çeteleri, varlıklı ailelerden boşalan apartman dairelerinin beşinci altıncı katlarında inek yetiştiriyor, tarım yapıyor (ne kadar inandırıcı?). Sanki kaosun sorumlusu bu çocuklar. Çocukların suçlarından(!) dünyanın sonu gelecek. Neymiş “ütopik” romanmış, ütopyası nerede? Yok. “Distopik” romanmış,  ama ayakları yere basmıyor. Distopik roman örnekleri Usta ile Margarita, Biz, Sineklerin Tanrısı, 1984, Hayvan Çiftliği vb. romanların –biraz iddialı olacak ama- yanından dahi geçemez bu roman. Dil ve anlatım konusuna hiç girmeyeyim, Hace-i Evvel’imiz Ahmet Mithat Efendi’yi tercih ederim.  İnsan şöyle akılda kalıcı bir cümleye rastlar değil mi o  kadar söz arasında. Şöyle avunabiliriz: Zor okunan Nobelli sadece bizde yetişmiyormuş. En bilinen sözü “Mutsuz çocuklar romancılar yaratır”mış Lessing’in, “ama nasıl romancılar?”  İngilizler, Shakespeare’den sonra bir tane bile edebiyatçı yetiştirememişler gibi geldi bana. O da "Şeyh Pir hazretleriydi" ya zaten!


Modern İspanyol Edebiyatından Yükselen Bir Ses: Arı Kovanı / Camilio Jose Cela


Dilime takıldı durup dururken okaliptus sözcüğü, nereden geldiyse, çarşıdan eve gelene kadar tekrarlayıp durdum içimden. Arı Kovanı’nı okumaya devam ettim. Birkaç sayfa sonra bahtsız şair Martin’in şu cümlesi ile afalladım:
-Anacığım anacığım, okaliptus buharı bu, okaliptus buharı, daha fazla okaliptus buharı yap, ne olur… (Bana da mı malum oluyor son günlerde?)
Meğer “dört bardak kaynamış su içine 3 tatlı kaşığı okaliptüs yaprağı atılır, buharın dağılmaması için büyükçe bir örtü altında 10 dakika kadar buhar solunur” ise öksürüğe, grip ve nezleye, boğaz ağrısına, bronşite, göğüs ağrılarına, romatizmaya şifa imiş.
Okuyucusuna bir şey katan kitap iyidir. Yukarıdaki sahne romana zor günlerde halkın başının çaresine nasıl baktığını anlatmak içinkonmuş. Arı Kovanı böyle çok kısa geçen yüzlerce sahneden oluşuyor. Her sahneyi bir petek olarak örmüş yazar, hepsini bir araya getirince kovan olmuş. Oturup saymışlar, tam 346 kişi adı var romanda, bu kişileri de arılar olarak düşünelim. Bir de anlatıcı ana arı/ yazar var. Romanın biçimi böyle tasarlanmış ve bu büyük bir yenilik. Her şeyde olduğu gibi edebiyatta da yenilik, tutulur ve kalıcı olur.
Yazarın kitabın önsözü niyetine koyduğu açıkladığı Arı Kovanı’nda İspanya İç Savaşı (1936-1939) sonrasında halkın günlük yaşayışını, dikta rejiminin halkın yaşayışına etkileri işleniyor. Araya sıkıştırdığı bir özel ad veya bir sözcük ile romanın arka planına, siyasal manzaraya göz atıyor, iç savaştan sonra katı bir yönetimle halkı ezen Falanjistleri iğneliyor. Zaten bu nedenle kitap, 1940’da yazılmış ama 1951’e kadar basılamamış ancak Arjantin’de yayımlanmış. Romanın yazarı iç savaşta Milliyetçiler safında savaşmış ama savaş sonrasında Franko’nun en dişli muhaliflerinden biri olarak tanınmış. Zaten bu, kitaptan da anlaşılıyor. Toplumların geçirdikleri ağır, zor, acı dönemler büyük sanatçılar doğuruyor. Cela da İspanyolların geçen yüzyılda yaşadığı kapalı, karanlık, felaket yılların feryadını duyuran büyük romancı olmuş.

Modern İspanyol edebiyatının en büyük yazarı kabul edilen Camilio Jose Cela, Cervantes’ten sonra eserleri en çok yabancı dile çevrilen yazar imiş. İmiş diyorum çünkü ne yazarını ne de herhangi bir eserinin adını duymuş değildim. Türk okuru tanımıyor Cela’yı, 1989 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıktan sonra iki kitabı çevrilmiş Türkçe’ye, diğeri ilk romanı Pascal Duarte ve Ailesi. Oysa, Cela, 14’ü roman 100’den fazla esere imza atmış. “Karanlık Gerçekçi” (Bu gerçekçiliğin de ne kadar çeşidi varmış yahu.) edebiyatın öncüsü olarak tanıtılan Cela, anlattığı olaylardaki inandırıcılığıyla gerçekçi, argo hatta küfürlü diliyle karanlık, yer altı edebiyatına yakın sayılıyor belli ki.
Bir kahvenin devamlı müşterileri, müşterilerin aile bireyleri, arkadaşları, tanıdıkları sırasıyla arı kovanına girer gibi kahveye giriyorlar. Kısa kısa sahnelerle 6 bölüm olarak yazmış neden altıya bölmüş işte onu ilk okumada anlayamadım. Çok kişi çok kısa anekdotlarla anıldığı için sayfalar sonra yeniden anıldığında sanki yeni kişi gibi anlaşılıyor. Ancak dikkatli okur işin içinden çıkabiliyor. Kısa kısa sahnelerle yazılması romana okuma kolaylığı sağlıyor. Biçim bakımından daha önce denenmiş böyle kahramansız roman bilmiyorum ama 10 yıl kadar önce okuduğum Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler’i de aynı biçimle yazılıydı. İlk anda göze çarpmayan bir özelliği de roman kişilerinin bir gününü anlatmasıymış doğrusu ben bunu fark edemedim, aynı kişiler sayfalar sonra yeniden sahne alınca başka bir günde yaşadıkları anlatılıyor diye düşündüm. Bu yönüyle roman, James Joyce’un Ulysses’ini akla getiriyor.
Camilio Jose Cela’nın dil ve anlatımı da biçimdeki yeniliğinden azımsanmayacak ölçüde değişik ve başarılı. Alaycı, küfürlü, metaforlarla yüklü azgın bir dil bu. Bizde “dilini eşek arısı soksun” deyimini hak eden bir dil. Cela kendini, “kıpır kıprı bir edebiyat hayvanı” olarak tanıtıyormuş. Rahatsız ediyor mu bu dil, yok etmiyor, “yakışıyor haspaya”. Ustanın dili de biçimin bir parçası.
Okumayı bitirdiğim hafta sonu İspanya’dan Bravillo, eşi ve üç arkadaşları Refik Algan’a misafirliğe geldiler. Onlar Arı Kovanı kitabını gösterdim. İspanyol nisafirlerimiz, Cela’nın İspanya’da çok popüler bir yazar olduğunu belirtip benim onun kitabını okumama sevindiler. Cela’nın iri yarı cüsseli bir adam olduğunu, agresif bir kişilik taşıdığını ve İspanya’da kendine özgü Camilio Jose Cela sözlüğü bulunduğunu söylediler.
Adnan Özer, yazarın ölümü üzerine yazdığı bir yazıda (1.2.2002, Radikal) “Cela'nın edebiyat varlığı için ne denir; o İspanyol kültürünün çağdaş bir referansıdır en başta, İspanyol klasiklerini iyice bir hıfzettikten sonra belleğinden modern bir döküm yapmıştır. Yaban imgelerle yüklü Klasik Kastilyan anlatısını; yani Tormesli Lazarillo anlatısının doğallığını Cervantes'in melankolisini, Francisko Quevedo'nun eyyamcı üslubunu, Calderon De La Barca'nın huzursuzluğunu gerçekliğe sımsıkı dayalı bir şekilde yenilemiştir. 'Gerçeklik ve sükunet' der Cela, 'işte yazmaya oradan, böyle başlarım” diye değinmiş yazarın ustalığına.

Kitaptan seçtiklerim:
“Biz babalar, çocuklarımız kötülük ya da uçarılık yaptığında belki de koruma içgüdüsüyle suçu kötü arkadaşlara atma eğilimindeyizdir.                                                                                                          …                                                                                                                                                         Kötü arkadaşlara bulaşmayan Arı Kovanı’nın öyle pitoresk ve eğlenceli, sert ve etkileyici bir hikaye anlattığı söylenemez ama hayli şatafatlı bir paye ile taçlandırıldığı söylenebilir. Onun için avutucu bir şey değil bu, onun tercihi, müptelası olduğu ve haz aldığı ızdırap duygusundan yana.” S.7-8
“Yazarlar dangalak ve bilgiç olma eğilimindedir, istisnaları bir yana bırakırsak, onların yazması için belirli uygun bir atmosfer gerekir. Kimisi, örneğin kafelerde yazan Bernanos, uyuşturucu etkisi yapan gürültülü ortamları, kimisi de , söz gelimi Juan Roman Limenez gibi histeri numuneleri, sıkı önlemler alınmış sessiz ve sakin ortamları sever. Kibirle edinilen bu sanı gerçeğin hayli uzağındadır. Yazmak için gereken tek şey vardır: Söyleyecek bir şeyinin olması; onu söylemek içinse bir tomar kağıt ve bir kalem. Bunun ötesinde her şey lüzumsuzdur, gösteridir. Bir tomar kağıt ve bir kalemle Don Kişot ve hatta arkasından İlahi Komedya yazabilirsiniz. Yapılacak şey, işe koyulmak ve ortaya çıkacak şeyi beklemektir. Ortaya, Don Kişot ya da İlahi Komedya çıkması olasılığı çok düşüktür elbette.” S.12
Her yerde pişirilir bakla; kimisi öyle ya da böyle sindirilir, kimisi de taş gibidir, kimse dişleyemez.” S.14
“Yapay olarak, zorlamayla zuhur eden şeyler, müthiş bir hızla eskiyor.” S.15
“Kimisinin sessizliği, belli belirsiz hatırlanan bir geçmişi hayal etmekte olduğu izlenimi verir, kimisi ise yüzünde zavallı bir hayvanın sevecen, yorgun, yalvaran bir hayvanın ifadesi, eli alnında, bakışlarında artık sakinleşmiş bir denizin kederi, öylece dalıp gitmiştir.” S.22
“Disiplin olmadıkça iyi bir şey yapılamaz. Disiplin yoksa hiçbir şey için çaba harcamaya değmez.” S.27
“Şu ilham perileri, kör ve sağır bir kelebekçiğe benziyor olsa gerek öyle olmasa çoğu şey karanlıkta kalırdı.” S.28
“Ve nasıl da şefkatlidirler. Bunu fark ettiniz mi hiç? (Kediler) Birini sevmeye görsünler, hayatlarının sonuna kadar devam eder o sevgi.
Kedileri örnek alması gereken ne çok insan var şu dünyada!”  s.34
“Kimisi, başkalarından daha fazla ilgi çeker bu dünyada. Böylelerinin alnında bir yıldız vardır sanki hemencecik seçilirler.” S.39
“Gelişigüzel çaldığı kapının eşiğinde su isteyen terk edilmiş çocuk gibidir.” S.41

“Yüz, ruhun aynası olmasa işimiz zor.” S.113
“Şişko ve sarhoş karılar fazla yaşamaz.” S.127
Bayan Rosa'nın kafesindeki kahve saati müşterileri,çay saati müşterilerinden farklıdır; bütün kafelerde olduğu gibi. Hepsi gedikli müşterilerdir elbette, aynı divanlarda oturur, aynı fincanlarla içer, aynı karbonattan alır, aynı parayla ödeme yapar,aynı patron edepsizliğine katlanır. Ama yine de, nedendir bilinmez,öğleden sonra saat üçte gelen müşterilerin, saat yedi otuzda gelenlerle uzaktan yakından bir alakası yoktur.” S.131
Eğer kahve saati müşterilerinden biri biraz sallanıp gitmekte gecikirse, yeni gelenler, yani çay saati müşterileri kötü kötü bakarlar ona; ne daha iyi ne de daha kötü, aynen kahve saati müşterilerinin erken gelen çay saati müşterisine baktıkları gibi bakarlar.” S.132


“Genç bir kadın, çirkin bile olsa daima para eder.”s.157
“Bütün bağırganlar gibi kendisinden daha kudretli birine çattığında kuzu kesilmektedir bayan Roza.” S.160
“Bilirsiniz eceli gelen sıçan kedinin taşaklarını kaşır.” S.161
“Her şey yolunda giderse ne âlâ! Ama her şeyin yolunda gitmesi ender rastlanan bir durumdur. Kimi zaman her şey ters gider.” S.187
“Kedi, yastığa iner, budala bir aşık gibi usulca ağzını ve göz kapaklarını yalamaya başlar bayan Elvira’nın Dili apış arası gibi sıcacık, kadife gibi yumuşacıktır.” S.205
“Sarhoşlardan çok daha fazla memnun eder insanı veremliler.” S.206
“Şans dışında her şey elindedir insanın. Ama talih kuşu ancak canı isterse gelip başına konar insanın. O da kırk yılda bir…” s.207
“Bir nevi hüzün ve mutluluk antolojisidir sokaklardaki banklar.” S.213
“Bu dünya çok boktan. Herkes kendi çıkarını kolluyor… Sesi gür çıkanlar ayda in peseta verdiniz mi susuveriyor… Ha ha! Sonuçlarına katlanmak ve bütün pis işleri halletmek ise bize, aç ve sefil olanlara düşüyor.” S.222
-Ne derseniz deyin.umurumda bile değil. Herifin birine ilaç alabilmek için başka bir herifin kollarına atmak zorundayım kendimi. Getirin şu herifi !” s.236
“Yalnız inançla iyileşemezsiniz dostum. Daha baştan ölmeye mahkumdur çabasız inanç, hiçbir işe yaramaz. Kendinizden de bir şey katmanız, itaatkar ve sabırlı, çok sabırlı olmanız gerekir.” S.245
“Erkeklerin hoppa kızlarla gönül eğlendirdiklerini ama sonunda namuslu kızlarla evlendiklerini asla unutma.” S.250
Artık, bayan Rosa’nın kafesine yerleştirilmiş bir mobilya gibidir bayan Elvira.” S.250
“Boşboğazla pis boğaz beladan kurtulmaz.” S.250
“Ölüyü örtekorlar, deliğe dürtekorlar.” S.254
“Şans diye bir şey yoktur dostum. Şans dediğin kadın gibidir, sokakta salınıp dururken sessizce seyredene değil peşinden koşana teslim olur.”s.267
“Flamenko söyleyen çocuk, yağmur yağdığında ıslanır, hava soğuyunca donar, ağustosta köprünün gölgesi pek işe yaramadığı için kavrulur, Sina tanrı’sının kanunudur bu.” 293
“Savaş ne büyük acımasızlık! Herkes kaybediyor, herkes anbean kültürden uzaklaşıyor.” S.308

Kitapla ilgili araştırma yaparken internette Arı Kovanı Metaforu adlı bir kitabın tanıtım yazısına rastladım. Yazarının da İspanyol olması dikkatimi çekti. Ramirez ve Cela tanışıyorlar mıydı, birbirlerinden etkilenmişler mi öğrenemedim. Yazıyı aynen alıyorum belki bir işe yarar.

Arı Kovanı Metaforu / Juan Antonio Ramirez, Ocak 2007 / 1. Baskı / 176 Sayfa Fiyatı: 9.00 TL
Kitabın Künyesi:
Gaudi'den Le Corbusier'ye - Uygar dünyanın kadim köklerinde yatar arılar dünyasının sırrı. İdeal toplumun, işbölümünün, örgütlü çalışmanın timsalidir arılar. Benzersiz bir uyum ve dengenin kaynağı olarak görülen arı kovanı, petek gözlerinde soluk alıp veren bir sureti olarak görülür evrenin. Bütün bunların ötesinde, yarattıkları doğal mimarinin eşsiz yapısıyla da göz kamaştıran canlılardır. Tanınmış İspanyol sanat tarihçisi Juan Antonio Ramirez, bu çıkış noktalarını esas alan çalışmasında, arıların kaynaklık ettiği bu etkinin sanattaki ve mimarideki modern eğilimleri nasıl beslediğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Arıların örgütlenmesindeki ve arı kovanlarının meydana getirilmesindeki doğal itkilerin Gaudi, Steiner, Wright, van der Rohe, Le Corbusier gibi yaratıcıların yapıtlarına ne denli güçlü bir esin kaynağı olduğunu irdeliyor. Arıların ve arıcılıkla ilgili metaforların temel olduğu ideolojik, politik, artistik ve mimari yönelimleri şaşırtıcı, engin ve derinlikli bir gözlem gücüyle çözümleyen, öncü nitelikte bir yapıt.
Konu Başlıkları
Rüstik Arı Kovanı, Aklıcı Arı Kovanı
İşçi Arı Kovanı, Mistik Arı Kovanı
Simgesel Arı Kovanı, Sanatsal Arı Kovanı
Şeffaf Arı Kovanı, Ruhsal Arı Kovanı
Mekanik Arı Kovanı, Toplumsal Arı Kovanı